Türkiye kan kaybediyor!


YÖK «Dingonun Ahırı» mı?

dingo

© photocredit

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu sorunlar ancak bilimin üreteceği bilgi ve yol göstericiliği ile aşılabir. Ama mevcut YÖK ile değil. Çünkü; artık Türkiye’nin sorunlarının çözümüne katkıda bulunacak ortamı ve motivasyonu sağlamada acz içinde. Köklü reform gerekiyor. Liyakate değil, kayırma ve yandaşlığa bağlı kadroların paradigmasını değiştirmiş, özgürlükçü ve özgür bilgi üreten zihniyet
ve kafalarla değişmesi zorunlu.

***

33 Yıllık YÖK Sistemi: Bilimde İlerleme veya Gerileme

ortas

© Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

1982 yılında YÖK’ün kuruluşu ile ülkemiz biliminin ve yükseköğretiminin olumsuz yönde etkilendiği konusunda çok sayıda görüş oluştu. O dönemde YÖK’ün uzun sürede Türkiye için olumsuzluklar oluşturacağı konusundaki endişeler yılar içinde gerçekleşti.

Zaman içinde yaşanan birçok sorunun YÖK’ün kendi işleyiş ve sisteminden kaynaklandığı görüldü. İlgili kesimler üniversite onun bileşenlerinden hatta toplumun ilgili kesimlerinden yapılan bütün eleştiriler göz ardı edildi. Bir önceki YÖK başkanlarımız Prof. Dr. Erdoğan Teziç ve Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya artık YÖK sisteminde reformun yapılmasının kaçınılmaz olduğunu belirttiler. Bütün siyasi partiler değişimin önemini programlarında belirtiler ancak şu ana kadar olumlu yönde bir değişim gerçekleşmedi. YÖK’ün artık‘yönetilemez’ hale geldiği gerçeği artık gün gibi ortada. YÖK yasası ile yaşıt üniversite hayatı olan bir akademisyen olarak bütün yaşananlardan öğrendiğim yeni bir yükseköğretim yasasının veya reformunun zorunlu olduğunu gösteriyor.

YÖK ile birlikte yapılan eski veya güncel eleştiriler

* Üniversite ortamı kendini ifade etmekten alıkonuldu ve özerk yapısı sınırlandırıldı ve adeta bir devlet dairesi konumuna indirgendi.

* Akademik, idari ve mali özerklik yok edildi

* Üniversiteler adeta tek merkezden ortaöğretim okulları gibi tek tip hale getirildi. Eğitim programları bile YÖK ’tarafından belirlenir” oldu ki bu evrensel üniversite ilkeleri ile tezatlık oluştururdu.

* Hiyerarşik olarak yukarıdan aşağıya bir yapı oluştu ve üniversiteler kendilerini gerçekleştiremediler.

* Üniversite üst yönetimleri YÖK yapılanasından dolayı dolaylı olarak iktidarların siyasi eğilimlerine göre şekillendi ve yavaş yavaş üniversitelerde siyasi klikler ve huzursuzluklar olmaya başladı. Zaman zaman siyasetin doğrudan ve dolaylı telkinleri üniversite yaşamını zorlamaktadır.

* Üniversitelerde akademik kadro oluşturmasında bilimsel liyakatten çok tarafgirlikler, yönetici belirlemede oy kaygıları dikkate alındı. Üniversite üst yönetimi yöneticiliğe giderek oy almak için“her yol mubahtır” eksenine kadar geldiği için üniversitelerde akademik kalite ve değerlendirmeler rafa kaldırılmış. Adam sendecilik kıymete geçmiştir. Salt oy verecek diye akademik yeterliliği olmayan insanlara kadronun verildiği dedikodusunun üniversitede konuşulması bile yanlış.

* Üniversite üst yönetimleri rektör ve dekan atanmalarında halen belirlenmiş bilimsel kriterler olmadığı için koltuklar sübjektif (ben böyle uygun gördüm) denilebilecek durama göre belirleniyor olması liyakatsizlikten dolayı üniversitelerin bilimsel işleyişi büyük yara almış ve akademik çevrelerde büyük rahatsızlık yaratmaktadır.

* Siyasi iktidarların talebi ile akademik ve laboratuvar alt yapısı oluşturmadan hesapsız kitapsız çok sayıda yeni üniversite, fakülte ve yüksekokul açıldı. Üniversite ortamı olmadığı için çok sayıda iyi donatılmamış diplomalı insan işlevsiz konumda.

* Ülkemizin bilimsel bilgi üretkenlik kâğıt üzerinde iyi (ilk 19. Sıradayız). Ancak bilimsel makalelere yapılan atıf, üretilen makalelerin toplum hizmetine, teknolojiye ve ulusal kalkınmaya katkısı yok denecek kadar sınırlı (Ortaş, 2015a). Daha önce CBT dergisinde yayınladığım “Türkiye Bilim Dünyasından Kopuyor mu” makalemde (Ortaş, 2015b) belirtiğim gibi niceliksel büyüme şu ana kadar kaliteye yansımadı. Ayrıca Türkiye’de halen bilim yapmak için çırpınan ve dünyadaki gelişmeleri ülkemize kazandırmaya çalışan belirli sayıda değerli bilim insanı ve sınırlı sayıda üniversite ve teknoparklarımız da var. Ancak halen tek bir konuda bile kendimize özgü bir yaratıcılığımız ve modelimiz maalesef oluşmadı.

Hükümetlerin gölgesinde bir YÖK ve Üniversite görüntüsü güven kaybettiriyor

Çok sayıda vakıf üniversitesi kontrolsüz olarak açıldı ve büyük çoğunluğu öğrenci bulmakta zorlanmakta ve bazıları ileride ciddi sorun oluşturacağa benziyor.

Üniversitelerde gelenekler bozuldu, etik ilkeler, intihaller ve kalitesizlik basına yansıyanın da ötesinde geliştiği konuşulur oldu. Özel hizmet, danışmanlık, ikinci iş arayışı, ek ders beklentisi giderek yaygınlaşıyor.

Üniversite yönetimlerinin doğrudan veya dolaylı olarak üniversite, YÖK, Cumhurbaşkanı makamı tarafından belirlenmiş ölçülebilir liyakate dayalı ölçütlerden ziyade kişisel ilişkilere bağlı olarak atanması sistemi üniversitelerde zaman zaman yönetilememe durumunu doğurmuş. Bugün üniversiteler üniversite gerçekleri yerine atama makamlarının etkisinde işlevsiz duruma gelmiş durumadırlar. Üniversite ve kamuoyuna liyakate dayalı üst yönetici belirleme sistemin oluşturması üniversitelere güven verecektir.

Gazeteci Taha Akyol 9 Şubat 2008 tarihli köşesinde “YÖK Başkanı’na açık mektup” da YÖK başkanına açıkça “Fakat Hocam, şunu bütün samimiyetimle belirteyim, YÖK’ün hükümetten talimat aldığı izlenimi yayılıyor!” diyor. Ayrıca bir başka uyarıda da “Elbette YÖK “İsterse konuşmasın” diye bakılabilecek bir genel müdürlük değildir; bağımsız bir kuruluştur. Ama bu izlenim YÖK’e de reforma da çok zarar verir! Eski YÖK yönetimlerinin hükümetle zıtlaşması yanlıştı; hükümetin gölgesinde bir YÖK görüntüsü de aynı derece yanlıştır” diyor.

Geleceğin bilim insanı yetiştirme programı hızla gözden geçirilmeli

Asistan yetiştirme, doktoralı insan yetiştirmek, bilime yeni canlılık kazandırmak nerdeyse ihmal edilmiştir. Üniversite eğitim sistemimiz sorun çözmeye endeksli olmadığı için çoğunlukla teorik bilgiden öteye geçemediğimiz için bir fiil üretmek ve bu konuda üniversitelerin öz güvene sahip olması önemlidir. Bu ancak özek üniversitede bilim insanın merakını özgürce gerçekleşmesi ile sağlanır.

Üniversiteler hızla akademisyen yetiştirme programları başlatmalı, mevcut hali ile akademisyen yetiştirme programı üretken olmadığı gibi evrensel ölçekte bilim insanı yetiştirmekten çok uzaklaşmış görülüyor. 2015 Nobel Kimya Ödüllü Prof. Aziz Sancar, 1970’li yıllarda Türkiye’de aldığım üniversite eğitimi beni Nobel almaya hazırladı demiştir. Ülkemiz yükseköğretimi tekrar nitelikli yükseköğretim sistemine ve özerkliğe kavuşması şart.

Türkiye’nin sorunları özerk üniversite ortamında üretilecek proje ve fikirler ile aşılır

Türkiye’de uzun zamandır bir bir iç ve dış tehdit olgusu yaşadığı için, sorunun kaynağı üniversite ve gençliği gösterilerek üniversitelerin kontrol altına alınması ile başlayan YÖK oluşumu ve benzer anlayışın halen devem ediyor olması üniversiteleri helen korkulan bir güç olarak görülmesine neden oluyor. Üniversiteleri özgürce bilgi üretmeyen hiçbir ülke karşılaştığı sorunların üstesinden gelemeyeceği bilimsel gerçeklerdendir. Türkiye’nin yaşadığı devasa sorunlarını çözmesi mevcut anlayışla değil, paradigmasını değiştirmiş, özgürlükçü ve özgür bilgi üretimi ile daha kolay aşacağını düşünüyorum.

Türkiye’nin 21.yy da dünyada hak ettiği yeri alması için bilim ve üniversitelerin özgürlüklerden yana olması için mutlaka özerk kuruluşlar olarak varlıklarını devam etmesine kapı aralanmalıdır. Merkez Bankası’nın özerkliğini kabul eden devletimiz, doğası gereği üniversite özerkliğini hayli hayli kabul etmelidir diye düşünürüm. Özerk kuruluşlar üzerinden yeni gelişen nesiller ancak özgürlüğü daha rahat ifade edilirler. Üniversitelerin artık üst yönetimlerinin tepeden sübjektif olarak atanmak yerine, bilimsel liyakate uygun, üniversite dinamikleri içinden belirli bir süreliğine bir defa olacak şekilde selekte edilerek belirlenmesi ve hemen atanması en uygun çıkış yolu olarak görülüyor.

Türkiye Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet toptan batmamış ve halen bazı kurumlar ayakta. Bazı üniversiteler halen sorumluklarını yerine getirmeye çabalıyor. Türkiye 70 milyon nüfusu olan dünyanın 20. büyük ekonomisine sahip bir ülke. Ülkemizde kamunun dışında ciddi dinamik ve girişimci bir kesimin olduğu aşikâr. Kamu üniversiteleri ve araştırama geliştirme kurmaları içinde yürütülen bütün çabalarda yine oradaki diri dinamik araştırıcıların çabaları ile yürütülmektedir. Ancak görebildiği kadarı ile insanların hevesleri artık azalmış ve rutin sorumlulukları olan ders verme, bir iki öğrenci tezleri ile uğraşmanın ötesinde sürükleyici, dönüştürücü istekleri kaybolma noktasındadır.

YÖK’ün Üniversite yönetim anlayışı ile Türkiye’nin sorunlarına çözüm üretmediği 33 yıllık pratik ile anlaşılmıştır.

Sonuç olarak bugün üniversiteler toplumun en çok eleştiri aldığı kurumların başında geliyor. Üniversitelerin üretkenliği düşük olduğu gibi akademik kadroların motivasyonu ve heyecanı da kaybolmuş durumdadır. Son 30 yıldır öğrendiklerim, binlerce insandan aldığım bilgiler ve somut ölçülebilir veriler ülkemiz bilimsel üretkenliğinin sayısal büyüklüğüne yakışır ölçüde olmadığı izlenimini veriyor. Ülkemiz bilim ve akademik hayatı günden güne üretkenliğini kaybetmektedir. Üretkenliği sağlayan potansiyel yetişmiş insan faktörüne bağlıdır. Maalesef üniversitelerde yaşanan liyakate bağlı olmayan yapılanma ve kadrolaşma, üniversiteleri ilerletemez durma getirmiştir.

En kötüsü bilim çevrelerinde ciddi bir yılgınlık ve yorgunluk var. Sanki üzerine ölü toprak serpilmiş gibi kimisi çok zorunlu değilse kendinden beklenenin ötesinde bir çabanın içine girmek istemediği izlenimi oluşmaya başlamış gibime geliyor. Çoğu akademisyen bilimsel haz yerine kendilerini gerçekleştirme ortamı olarak idareciliğe/yöneticiliğe yönelmesi giderek yaygınlaşıyor.

Öneri

ACİLEN üniversiteler ve diğer bilim kuruluşlarının (TÜBİTAK, TÜBA) özerkliğe kavuşturulmalı ve üzerlerinde otoritelerin etkisinden uzak olmalı ki özgürce iş yapabilsinler. Geçmişte çok sayıda rektör arkadaşımızın ”ne yapacağımızı bilemez durumdayız” diye serzenişte bulunduğunu hatırlıyorum. Üniversiteler hızla özerk olmalı ve kendine ve topluma karşı sorumluluk oluşturmalıdır.

Ülkenin siyaset üstü bir bilim politikasının oluşturması ve izlenmesi gerekiyor. Bütçeden GSMH’nin % 2.5- 3 kadarı bilime ve araştırmaya ayrılmalı.
Üniversitelerin kaliteli eğitim sitemine hızla dönmesi, öğretim üyesi yetiştirmede daha etkili yol ve yöntemler oluşturmalı ve çağın gereklerine uygun bir yükseköğretim yapılanmasına acilen geçiş yapılması gerekiyor.
Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu sorunlar ancak bilimin üreteceği bilgi ve yol göstericiliği ile aşılacaktır. Bunun için temel şart özerk üniversite ve araştırma kurumlarıdır.

Bu bağlamda YÖK artık Türkiye’nin sorunlarının çözümüne katkıda bulunacak ortamı ve motivasyonu sağlayamadığı için değişimi/veya köklü reform şart. 5 Kasım 2015, Adana

*

email

facebook

twitter

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: