İslam’ın «siyasallaşma» ve «militanlaşma»sının anatomisi…


…ve Çin destekli muhtemel ciddi gelişmeler!

 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

islam

Çin’in dış politikaya ilişkin söz konusu ilkelerini muhafaza ederek Orta Doğu’daki varlığını öne çıkarması, Orta Doğu’da ülke yöneticilerinin yönetim politikalarını etkileyecek, onları değişime zorlayacak, belki de bölge ülkelerinde yönetim değişikliklerine yol açabilecektir. Çin’in Orta Doğu’ya girişinin ve Orta Doğu’da varlık bulundurmasının, politik ve askeri açılardan, İran karşısında, Orta Doğu’nun Sünni Arap ülkelerine destek anlamına geleceğini de dikkate almak icap eder.

***

ORTA DOĞU: TOPLUMSAL VE SİYASAL YAPIYA BAKIŞ
25 Ekim 2015

Orta Doğu, oldukça kritik bir süreçten geçiyor. Bölge, oldukça ciddi gelişmelere açık gözüküyor. Bu durum, işbu çalışmanın ortaya çıkmasına neden olmuştur.

1. Avrupa’nın, Orta Doğu’nun toplumsal ve siyasal yapısı üzerinde devam eden bir etkisi vardır. Bu etkinin arkasında aşağıda sıralanan hususlar yer alır, öne çıkar:

a. 1789 Fransız İhtilali’nin de etkisiyle, Osmanlı’nın gerileme döneminde kendisini gösteren Milliyetçiliğinin, hem Avrupa’dan etkilenmesi, hem de Avrupa tarafından desteklenmesi.

b. Bölge ülkelerinin bugünkü sınırlarının, genellikle, Arap Milliyetçilerinin çabalarından çok, dönemin önde gelen Avrupa ülkeleri tarafından ve onların mevcut/muhtemel çıkarları gözetilerek çizilmiş olması.

c. Başlangıçta, bölge ülkelerinin yöneticilerinin çoğunlukla Avrupa ülkeleri tarafından o mevkie getirilmesi ve bu durumun, ilerleyen yıllarda, yöneticilerin sırtlarını Avrupa ülkelerine dayayarak iktidarlarını sürdürme alışkanlıklarına dönüşmesi.

d. Orta Doğu’nun, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, güneyden İstanbul’un baskı altına alınmasında Avrupa’nın elini kuvvetlendirmesi ve bunun Avrupa’yı Orta Doğu ile ilgilenmeye itmesi.

e. Birinci Dünya Savaşı’nda, Milli Mücadele yıllarında ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasından hemen sonraki yıllarda; Anadolu’nun işgali ve parçalanarak sömürgeleştirilmesi ile, Musul ve Hatay sorunlarında, Orta Doğu’nun, güneyden cephe açılmasına imkan vermek suretiyle, Anadolu’daki güç/irade karşısında Avrupa’ya avantaj sağlaması ve bunun da yine Avrupa’yı Orta Doğu ile ilgilenmeye itmesi.

f. Orta Doğu’nun Avrupa ülkelerinin Hindistan ve Uzakdoğu yolu üzerinde olması; Avrupa ile Hindistan ve Uzakdoğu arasındaki iki yönlü ulaşımı-ticareti kontrol etmesi.

g. Sanayi Devrimi ile birlikte, Avrupa’nın petrol ihtiyacının kendisini belli etmesi ve bu bağlamda, 1910’lu yıllarda İran’ın, 1920’li yıllarda Irak’ın ve 1930’lu yıllarda da Suudi Arabistan’ın petrol kaynaklarının keşfedilmesinin Avrupa’yı Orta Doğu’ya itmesi.

Yukarıda belirtilenler, Avrupa’nın Orta Doğu’daki etkisi bağlamında anlamlı olan, bu etkiye yol açan hususlardır.

Ancak Avrupa’nın Orta Doğu’daki etkisi, Orta Doğu’yu Avrupalılaştırmamıştır, böyle bir sonucu doğurmamıştır. Avrupa’nın Orta Doğu’daki etkisi; Orta Doğu’nun gelişmemiş, zayıf ve Avrupa’ya muhtaç görüntüsünün süreklilik kazanması yönünde olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Orta Doğu’da, yavaş yavaş Avrupa ülkelerinin yerini ABD almaya başlamıştır.

2. Orta Doğu’nun toplumsal ve siyasal yapısı karşısında öne çıkan ikinci husus, bölgedeki Batı karşıtlığıdır. Batı karşıtlığının arkasındaki nedenler ya da bu karşıtlığın nasıl ortaya çıkmış olduğu konusunda çok şey söylenebilir. Hatta bu karşıtlığın, Orta Doğu-Batı ilişkilerinde bir çelişkiyi içinde barındırdığı da ileri sürülebilir. Aşağıda, Orta Doğu’daki Batı karşılığının arkasında olduğu düşünülen hususlar sıralanmıştır. Sıralanan hususlar, aynı zamanda, söz konusu çelişkiye de işaret eder.

a. İngiltere’nin, 1917 Balfour Deklarasyonu ile, tarihi Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulmasına destek vereceğini açıklaması.

b. Devamında, Mayıs 1948’de, Batının açık desteği ile İsrail devletinin kurulması.

c. İsrail’in kurulmasından hemen sonra, aynı yıl (1948) içinde ortaya çıkan Arap- İsrail Savaşı’nda, ABD’nin ve İngiltere’nin Filistin kıyılarını abluka altına alıp Filistin’e silah sevkiyatını engellemesi (Sovyetler de, bu savaşta, hava köprüsü kurarak, Çekoslovakya’dan Yahudilere silah sevk etmiştir. ).

d. 1956 Süveyş Krizinde, İngiltere’nin ve Fransa’nın, Mısır’ın karşısında, İsrail’in yanında yer almaları.

e. 1967 Arap- İsrail Savaşında (Altı Gün Savaşında), ABD’nin ve İngiltere’nin, yine Araplar karşısında İsrail’e yardım etmesi (ABD’ye/İngiltere’ye ait uçak gemilerinden kalkan uçakların Mısır’a karşı sortiler yapması, ABD’nin o tarihte Libya’da sahip olduğu hava üssünden kalkan uçaklarının Mısır’ı vurması, ABD’ye ait casus uyduların İsrail’e görüntü desteği vermesi gibi. ).

f. 1973 Yom Kippur Savaşı’nda, ABD’nin İsrail’den yana açıkça tavır alması.

g. Filistinlilerin, bu süreç içerisinde İsrail’in toprak işgalleri nedeniyle, giderek daha çok, yurtlarından, evlerinden, tarlalarından, bahçelerinden ve işyerlerinden ayrılmak zorunda kalmaları; yersiz-yurtsuz Filistinlilerin komşu ülkelere sığınmaları, buralarda olumsuz koşullarda mülteci kamplarında yaşamak zorunda bırakılmaları; daha sonra yine Batının zorlamalarıyla buralarda da barınmalarına izin verilmeyerek daha uzak yerlerde yaşamaya zorlanmaları; BM’de alınan kararlar da dahil kurulan çeşitli komitelerde ve komisyonlarda alınan Filistin lehine kararların, -Batının bu anlaşmaların/kararların arkasında durmaması nedeniyle- uygulanamaması.

h. 1979’da İran’dan çekilmek zorunda kalan ABD’nin, Irak’ı ve Arap Dünyasını İran’ın karşısına sürerek, 8 yıl sürecek bir savaşı başlatması ve bu suretle Orta Doğu’daki acı, ızdırap ve fakirliği beslemesi ve bunların süreklilik kazanmasına yol açması.

i. Batının, Saddam’ı Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmeye isteklendirmek suretiyle Arapları biri birine düşürmesi ve yine bu suretle Orta Doğu’daki acı, ızdırap ve fakirliği beslemesi, kalıcılaştırması.

j. Önce Saddam’ı Kuveyt’ten çıkarmak, sonra da Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri Saddam’dan korumak için 1991’de oluşturulan, çapı giderek küçülerek ve adı değişerek 2003 yılına kadar görev yapan ABD merkezli çok uluslu gücün (Çekiç Güç’ün), yine Arapları karşı karşıya getirmesi ve Irak’ın parçalanmasının alt yapısını oluşturması.

k. ABD’nin Mart 2003’te girdiği ve geride bazı askeri unsurlarını bırakarak çekildiği Aralık 2011’e kadar geçen 9 yıla yakın süre içerisinde, Irak’ın giderek istikrarsızlaşması, fakirleşmesi ve Orta Doğu’ya istikrarsızlık ihraç eden bir ülke kimliğini kazanması.

l. Arkasında ABD’nin ve Batının yer aldığı, 2010 yılında Kuzey Afrika’da başlayıp oradan Orta Doğu’ya sirayet eden Arap Baharının, Orta Doğu’yu ciddi bir çatışma ve kaos (karışıklık) ortamına itmesi.

m. Arkasından, yine merkezinde ABD’nin yer aldığı, Mart 2011’de başlayan ve o tarihten günümüze giderek kötüleşen Suriye krizi ve bu krizin Orta Doğu’daki kaos ve çatışma ortamını derinleştirici bir etkiye yol açması.

Tarihsel bir süreç içinde yukarıda sıralanan hususlar, Orta Doğu’da, içten içe Batı karşıtlığına yol açmış, bu karşıtlık her geçen güçlenmiş, bugün çok ciddi bir noktaya ulaşmış ve adeta Orta Doğu ile özdeşlemiştir. Bölge ülkelerinin yönetimlerinin genelde ABD’ye ve/veya Avrupa ülkelerine yakın olmaları, bu toplumsal ve siyasal gerçeği değiştirmemektedir.

Aslında toplumsal ve siyasal bir gerçeklik olarak Orta Doğu’da belirgin bir Batı karşıtlığı varken, Batının Orta Doğu’da kendisine geniş yer bulabilmesi ve Orta Doğu ülkeleri ile yakın olabilmesi, bir çelişkidir.

Bu çelişkiyi doğuran en önemli etken ise, Orta Doğu ülkelerinin yöneticilerinin, bedeli ne olursa olsun, iktidarı bırakmak istememeleri ve bunun için -kendi halklarına rağmen- Batıya yanaşmalarıdır.

Orta Doğu’nun çoğu ülkesinde, ülkelerin halkları ile yöneticileri arasında derin görüş ayrılıkları ve “mesafe” vardır. ABD, Avrupa ve genel olarak Batı, adeta Orta Doğu’da halklarının fakirlik nedeni iken, yöneticilerinin zenginlik nedenidir. Halktan kopuk ülke yöneticileri ile Batı arasındaki çıkar (menfaat) ilişkisi, Orta Doğu halklarını iki kere fakirleştirmekte; ülkenin zenginliği, ülke yöneticilerine ve Batıya gitmektedir.

Orta Doğu’da halkın bu duruma genelde fazla sesinin çıkmamasında, bölgede hâkim din olan İslamiyet’in “kaderci” yanının da etkisinin olduğunu söylemek mümkündür.

3. Bugün Orta Doğu’da kendisini gösteren bir başka husus, İslam’ın Orta Doğu’da “siyasallaşmış” ve “militanlaşmış” bir görüntü vermesidir. Bunda, Şubat 1979’da İran’da gerçekleşen İslam Devriminin payı büyüktür. İran’daki rejim değişikliğini kendisi için bir fırsat olarak gören o zamanki SSCB, Aralık 1979’da Afganistan’a girmiş ve bu giriş, Afganistan’da, Sovyetlere karşı (çekildiği tarih olan) Mayıs 1988’e kadar İslami bir direnişe yol açmıştır. 2001 yılındaki 11 Eylül hadisesinden hemen sonra, aynı yıl içinde, Afganistan’a giren ve 2016 yılı sonunda çekilme kararı alan ABD de Afganistan’da ciddi bir İslami direniş ile karşılaşmıştır. Bu İslami direnişler de, söz konusu görüntünün oluşmasında pay sahibidir. Yani günümüz Orta Doğusundaki “siyasallaşmış” ve “militanlaşmış” İslam görüntüsünün oluşumunda, hem İran İslam Devriminin, hem de Afganistan’daki İslami direnişlerin büyük rolü (payı) vardır. Elbette ki Orta Doğu’daki bu görüntü, sadece belirtilen iki nedene bağlanamaz. Ancak bu iki nedenin, söz konusu görüntünün ortaya çıkmasında oldukça etkili olduğunu da ifade etmek gerekir.

1979’daki İran İslam Devrimi, “siyasal İslam” olgusunun ortaya çıkmasına yol açmıştır. İran’ın halen yürürlükte bulunan Anayasasına göre; İslam Devrimi, ezilenlerin, kendilerini büyük görenlere (ezenlere) karşı kazandığı bir zaferdir. Anayasada ifadesini bulan bu bakış açısı, İran Hükümetine, sadece içeride değil, dışarıda da sorumluluk yüklemektedir. 1979 Anayasası, İran Hükümetine;

a. Devrimin dışarıda da sürdürülmesi (ihraç edilmesi),

b. Dünyanın başka yerlerindeki ezilenlere sahip çıkılması,

c. Bunların kurtuluşu için savaş verilmesi ve,

d. Bu suretle tek Dünya Ümmeti yolunun açılması, sorumluluklarını yüklemiştir. İran’ın bu sorumluluğunu yerine getirmek için 1979’dan sonra attığı adımlar, siyasal İslam’ın giderek öne çıktığı bir sürece yol açmıştır.

Böyle bir sürecin ortaya çıkmasında, İran’ın Şii kimliği nedeniyle, Sünni İslam Dünyasında başlayan “karşı” hareketliliğin (İran’a verilen tepkinin ve İran ile girişilen rekabetin) de payı olmuştur.

Bu tabloda, (i) gerek İran’ın ezilenlere sahip çıkmasının güce başvurmayı gerektirmesi, (ii) gerek Şiiliğin içinde saklı olduğu kabul edilen mağduriyet psikolojisi, (iii) gerekse Şii-Sünni rekabeti; öne çıkan “siyasal İslam” olgusuna şiddet boyutunu da katmış ve bu katış, “militan İslamist” ya da İslam’ın “militanlaşması” algısının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Afganistan’da yaşanan Sovyet işgalinin ve bugün yaşanmakta olan ABD işgalinin, İslam’ın Orta Doğu’da “siyasallaşmış” ve “militanlaşmış” bir görüntü vermesindeki payı hiç şüphesiz büyüktür. Afganistan’daki “büyük” İslami direnişler ile, Kafkasya’daki “küçük” İslami direnişler; siyasal İslam olgusunu güçlendirmekle kalmamış, yeni bir olgu olarak “militan İslami aşırıcılık” olgusunu öne çıkarmıştır.

Belki bu noktada, 1979’daki rejim değişikliği ile beraber ortaya çıkan askeri güçsüzlüğün etkisinde, İran’ın, o yıllarda, ucuz bir dış politika aracı olarak terörizme başvurmasının da, siyasal İslam’ın militan bir görüntü vermesinde pay sahibi olduğu ifade edilebilir.

Yukarıda belirtilenlere bakarak, Batının bugün kullandığı “ İslami terörizm” nitelemesi ile, Orta Doğu’ya bugün hakim olan kaos ve çatışma ortamının arkasında, temelde İran İslam Devrimini ve bu devrim ile başlayan süreci görmek mümkündür.

4. Orta Doğu’da bugün gözlemlenen bir başka olgu da, bölge ülkelerinin yöneticileri arasında görülen dayanışmanın, bölge ülkelerinin halkları arasında görülmemesidir.

Orta Doğu’nun yakın tarihinde, düne kadar belirgin bir yere sahip olan “Baas İdeolojisi” benzeri bir ortak paydadan bugün söz etmek güçtür. Dinin arka planda tutulduğu, Pan-Arabizm ile Marksizmin bir sentezini içerdiği kabul edilen Baas Hareketi, bütün Arapların tek bir sosyalist devlet çatısı altında birleşmesini öngörür. Suriye, Mısır ve Irak’ta öne çıkan bu hareketin, Şubat 1958-Eylül 1961 tarihleri arasında, Suriye ile Mısır’ın siyasi birleşmesi sonucu “Birleşik Arap Cumhuriyeti” olarak kısmen ve kısa süreli hayata geçtiği bir dönem de olmuştur. Ancak Baasçılığın (Baas ideolojisinin) taşıyıcısı siyasal partiler, yakın zamana kadar varlıklarını koruyabilmişlerdir.

Arap dünyası, Orta Doğu, kısmen bile olsa, bugün bu tür homojenitelerden yoksundur. Baas İdeolojisine nasıl bakılırsa bakılsın, bu ideoloji bir kısım Orta Doğu ülkelerinin yöneticilerini ve halklarını bir araya getirebilmiştir. Bugün Orta Doğu’da bu şekilde birleştirici bir işlevi yerine getiren siyasal bir hareket bulunmamaktadır. Bölünmüşlük ve parçalanmışlık oldukça yaygındır. Filistin’in bugün Orta Doğu’daki yalnızlığı, aynı zamanda, bölgedeki bölünmüşlüğe ve parçalanmışlığa işaret eder.

Bunda, daha önce de değinildiği üzere İslam’ın siyasallaşmış ve militanlaşmış bir görüntü vermesinin ve mezhepsel çatışmanın payı olduğu kadar, Sovyetlerin dağılması sonrasında yeni bir dünya düzeninin bugüne kadar oluşturulamamasının ve Orta Doğu’da kendisini belli eden güç boşluğunun da payı vardır.

5. Çin, bugün itibarıyla, Orta Doğu için yeni bir aktördür ve güncel Orta Doğu’nun giderek daha çok Çin ile ilişkilendirileceğini söylemek mümkündür.

Çin’in Orta Doğu’da öne çıkan/çıkacak “yeni” bir aktör olması ya da görülmesi iki husustan ileri gelir: Birincisi, fiziki olarak, varlık olarak, Orta Doğu’da yenidir. Bugün konuşulduğu şekliyle daha önce Orta Doğu’da yer almamıştır. Orta Doğu’nun yakın tarihine bakıldığında Avrupa’nın, ABD’nin ve SSCB’nin bölgeye girişlerinin, genellikle;

a. Örtülü faaliyetler üzerinden olduğu,

b. Orta Doğu halkının konjonktürel beklentisinin ve ihtiyaçlarının istismarı şeklinde gözüktüğü,

c. Orta Doğu’da istikrarsızlığa ve kaosa yol açtığı ve bunlara süreklilik kazandırdığı,

d. Orta Doğu’ya kavga, kan ve gözyaşı getirdiği ve Orta Doğu halklarının refah ve mutluluğuna hizmet etmediği, görülür. Çin’in Orta Doğu’ya girişinin bunlardan (diğer süper güçlerin girişinden) farklı bir özellik arz edeceğine dair işaretler mevcuttur. Çin’in askeri yaklaşımları (çözümleri) geriye iten ve barış içinde bir arada yaşamayı öngören bir dış politika anlayış ve uygulaması, Orta Doğu için bir umut/ümit olabilir. Bu, Çin’in Orta Doğu için yeni bir aktör (süper güç) olarak görülmesinin arkasındaki ikinci hususu teşkil eder. Çin’in dış politika anlayış ve uygulaması;

a. Toprak bütünlüğüne ve egemenliğe saygıyı,

b. İç işlerine karışmamayı,

c. Karşılıklı saldırmazlığı,

d. Karşılıklı yarar için eşitlik ve işbirliğini,

e. Barış içinde bir arada yaşamayı, öngörür, bunlar üzerine kuruludur. Çin’in dış politikada dikkate aldığı bu ilkeler, Orta Doğu ülkelerinin yöneticilerinden çok, halklarına cazip gelecek ilkelerdir. Ancak Çin ile ilgili bu cazibenin sadece Çin’in dış politika anlayış ve uygulamasına dayandırılması eksik bir yaklaşım olacaktır. Bunda, Orta Doğu halklarının Avrupa, ABD ve Sovyet merkezli acı hatıralarının da payı vardır.

Çin’in dış politikaya ilişkin söz konusu ilkelerini muhafaza ederek Orta Doğu’daki varlığını öne çıkarması, Orta Doğu’da ülke yöneticilerinin yönetim politikalarını etkileyecek, onları değişime zorlayacak, belki de bölge ülkelerinde yönetim değişikliklerine yol açabilecektir.

Ancak eğer insan doğasındaki değişime direnme olgusu ve bu bağlamda bölge ülkelerinin yöneticilerinin güç ve zenginlik kaynağı olarak gördükleri iktidardan ayrılmadaki isteksizlikleri; (i) Doğu Türkistan ve potansiyel olarak da Keşmiş üzerinden Pekin’in algıladığı “militan İslami Aşırıcılık” tehdidi ile birlikte düşünülür ve (ii) Orta Doğu’da öne çıkan “Militan İslami Aşırıcılık” ile birlikte dikkate alınır ise, Çin’in söz konusu ilkelerini muhafaza ederek Orta Doğu’ya girmesinin, hem çok anlamlı olmayacağı, hem de oldukça zor olabileceği gibi bir sonuca ulaşmak da mümkündür. Benzer şekilde, (i) Pekin’in Sovyet İşgal yıllarında, Afganistan’daki İslami direnişçilere destek vermiş olması, (ii) bugün bu desteğini ABD karşısında sürdürmesi ve (ill) , Çin’in Pakistan ve Suudi Arabistan ile yakınlaşmayı yaşaması, Çin’in Orta Doğu’da işine gelecek ve ona avantaj sağlayacak gibi gözükse de, İran’ın bu yerleşmeden/yakınlaşmadan hoşnut olmayacağı ve bu hoşnutsuzluğunu “bir şekilde” Çin’e yansıtabileceği de düşünülmektedir.

Çünkü Şii-Sünni ayrışması ve rekabeti Orta Doğu’da çok belirgin hale gelmiş ve öne çıkmıştır. Onun içindir ki, Çin’in Orta Doğu’da Sünni İslam Dünyasına yaklaşması, İran’ı rahatsız edecektir. Ayrıca (i) Çin’in günde 10,76 milyon varil petrol ve yılda 181 milyar m3 doğal gaz tükettiği, (il) bu tüketimde İran’dan aldığı petrolün ve gazın belirgin bir yeri olduğu, ve (ill) 2014 yılı rakamları ile, İran’ın toplam ihracatında % 29’luk pay ile Çin’in ilk sırada yer aldığı hususları birlikte mütalaa edildiğinde, İran’ın, Çin pazarını Orta Doğu’da Suudi Arabistan’a kaptırmak istemeyeceğini de görmek gerekir. Bu bağlamda, Çin’in yukarıda belirtildiği şekilde Orta Doğu’ya girişinin ve Orta Doğu’da varlık bulundurmasının, politik ve askeri açılardan, İran karşısında, Orta Doğu’nun Sünni Arap ülkelerine destek anlamına geleceğini de dikkate almak icap eder.

Belki bu noktada, Batının 1979’dan yakın zaman kadar İran’a uyguladığı ambargolu yıllarda İran ile Çin arasında yaşanan yakınlaşmanın halen devam ettiği ve bunun yukarıda belirtilenleri tartışılır yapacağı ileri sürülebilir, ancak uluslararası ilişkilerin doğası bunu dışlar. Çin’in enerji ihtiyacı büyümektedir ve İran ABD ile yakınlaşmaktadır. Bu iki neden bile, yalnız başına söz konusu dışlamadan söz edilmesi için yeterlidir. Kaldı ki, burada Suudi Arabistan’ın petrol fiyatlarını aşağıya çekmesinin, Çin’in enerji maliyetini aşağıya çektiğini ve Çin karşısında ABD’nin “kaya petrolü” zenginliğini değerlendirmesini zora soktuğunu, yine bunun da Çin’in işine geldiğini, görmek gerekir.

Bütün bunlar, Çin’in Orta Doğu’ya girişinin toplumsal ve siyasal açıdan bir değişimi beraberinde getireceği anlamına gelse de bunun oldukça zor ve zaman alacağını söylemek mümkündür.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: