Her yerde İran var!


«İran Koridoru» versus «Kürt Koridoru»

corridors

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Türkiye; İran’a komşu (bitişik) coğrafyalarda ciddi imkân, yetenek ve avantajlara sahiptir, bunları edinmiş gözükmektedir. Bunu, Anakara’nın, İran’ın “bölgesel güç” olma yolundaki ilerleyişini, “çevreleme politikası” ile dengelemeyi öngören bir yaklaşım içinde olduğu şeklinde almak ve Tahran’ın Türkiye’deki Şii nüfusa “açık” ilgi göstermesini önlemede işe yaradığını söylemek mümkündür. Uluslararası ilişkilerde asıl olan çıkardır. Sürecin, mevcut mecrasında devam etmesi, bugüne kadar Türkiye’nin Şii nüfusuna “açık” ilgi göstermekten kaçınmış Tahran’ın bu politikasını gözden geçirmesine neden olabileceğini de beklemek gerekir.

***

ORTA DOĞU’DA İRAN YAYILMACILIĞI
03 Eylül 2015

İran, Orta Doğu’nun her yerinde…

Lebanon_Jul06

Lübnan’daki Hizbullah’ın İran ile bağlantılı olduğu ve Hizbullah’ın Lübnan siyasetinde oldukça etkin bir konumda bulunduğu bilinmektedir. İran Dışişleri Bakanı Zarif’in geçtiğimiz günlerde Lübnan başkenti Beyrut’ta Hizbullah lideri Nasrallah ile Suriye konusunu görüşmesi, hem İran’ın Lübnan’daki varlığının, hem de “Lübnan Hizbullahı” nın [1] Tahran’ın gözündeki değerinin bir işaretidir.

Şam ile Tahran arasındaki ilişkinin (dayanışmanın) derecesi, Suriye’de yaşananlar üzerinden açıkça kendisini göstermiştir, göstermektedir. Suriye’deki çatışmalarda İran askerlerinin de Şam’ın yanında yer aldığı birçok kez medyaya yansımıştır. Esasen Suriye’deki İran varlığının Irak ile birlikte mütalaa edilmesi gerekir. ABD’nin 2003’te Irak’a girmesi ve 2011 yılı sonunda çekilmesi, sonuçta Tahran’ın işine gelmiştir. Bugün Tahran’ın etkisine açık (kontrolüne girmiş) bir Irak söz konusudur. Türkiye’nin güney sınırlarına paralel bir “Kürt Koridoru” ndan söz edilirken, aynı zamanda buna paralel bir “İran Koridoru” ndan da söz edilmesi gereği ortaya çıkmıştır. İran’ın Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e açılması, Tahran’ı Basra Körfezi’ne (Hürmüz Boğazı’na) bağımlı olmaktan kurtaracaktır. Bu, İran için hareket serbestîsini artıran ve riski aşağıya çeken, İran’a ekonomik, politik ve askeri açılardan ciddi avantaj (üstünlük) sağlayacak bir koridor olacaktır. Geçtiğimiz günlerde İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Emir Abdullahiyan’dan gelen, Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne ilişkin açıklamanın arkasında bu değerlendirmenin de yer aldığını söylemek mümkündür. Aynı açıklamada, Türkiye’nin Suriye’de güvenli bölge oluşturma çabasına İran’ın karşı olduğuna da yer verilmiştir. Bu, Türkiye’nin etkin kontrolünde olacak bir güvenli bölgenin görünürde Türkiye’nin Suriye kaynaklı artan sorunlarını (endişelerini) gidermeye yönelik olsa da, gerçekte konuşulan “Kürt Koridoru” nun yanı sıra, muhtemel “İran Koridoru” nun da önünü kesmeye yönelik olacağının farkında olunduğu anlamına da gelmektedir. İran’ın Ankara’dan gelen “güvenli bölge oluşturulması” önerisinin karşısında yer almasının en temel nedeninin bu olduğu düşünülmektedir. Üstelik Tahran’ın bu karşı çıkışı; (i) Ankara’nın kontrolünde böyle bir bölgenin oluşturulup hayata geçmesini önlediği, (ii) bu önleme “Kürt Koridoru” nun oluşumuna katkı anlamına geldiği ve (iii) bu Kürtleri Tahran’ın etkisine açtığı için, Tahran’ın ayrıca işine gelmektedir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın –bir vesileyle– İran’ın Irak’taki Şii milislere silah yardımında bulunmasını yasaklayan bir BM kararının bulunmadığını açıklaması, bir taraftan Irak’taki İran (askeri) varlığının ciddi boyutta olduğu algısına yol açmakta, diğer taraftan da Tahran’ın Irak’a ve Suriye’ye ilişkin yukarıda değinilen yaklaşımının ABD’nin de işine geldiğine işaret etmektedir.

bab_el-mandeb_map

Yemen’de ülkenin tamamında kontrolü ele geçirmeye çalışan Şii Ensarullah Hareketi (Husiler) İran desteklidir. İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’in danışmanlarından -daha önce uzun süre İran Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış- Ali Ekber Velayeti, İran’ın Yemen’de Husileri desteklediğini ve Hizbullah’ın Lübnan’da üstlendiği rolü Yemen’de Husilerin üstlenmesini beklediklerini ifade etmiştir. Yemen’in güncel jeopolitiği son derece önemlidir ve bu önem, Ali Ekber Velayeti’nin söz konusu açıklaması ile birlikte mütalaa edilmelidir. Yemen, hem Aden Körfezini, hem Süveyş Kanalı-Kızıldeniz-Bab’ül Mendep Boğazı [2] geçişini, hem de doğudan Afrika’ya girişi-çıkışı kontrol eder. Yemen’in –Irak gibi– İran’ın nüfuz alanına dâhil olması, bu kontrolleri dolaylı olarak İran’ın yapma imkânına kavuşması anlamına gelecektir. Bunlar dışında, İran’ın Yemen’deki varlığı, özellikle üç açıdan önemlidir. Birincisi, Arap Yarımadası’nın ve Basra Körfezi ülkelerinin İran tarafından çevrelenmesine hizmet etmesidir. İkincisi, bu çevrelemenin “mezhepsel” bir mahiyet arz etmesi ve bölgenin enerji kaynaklarının kontrolü açısından anlamlı olmasıdır. Üçüncüsü de, Bab’ül Mendep Boğazı’nın bir tarafında yer alan Yemen’deki İran varlığı ile diğer tarafında yer alan Cibuti’deki ABD askeri varlığının, ABD-İran yakınlaşmasını çağrıştırmasıdır.

Basra Körfezi ülkelerinden Kuveyt’in nüfusunun yaklaşık % 36’sı, Suudi Arabistan’ın % 11’i, Bahreyn’in % 70’i, Katar’ın % 10’u ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)’nin de % 17’si Şii’dir. Bu ülkelerdeki Şii nüfus, Arap Baharı ile birlikte ve İran’ın “bölgesel güç” olma yolunda ilerlemesine paralel bir şekilde, Tahran ile bağlantılı bir hareketlilik içerisine girmiştir. Sünni azınlığın Şii çoğunluğu yönettiği bir ada ülkesi olan Bahreyn’de, Arap Baharı ile birlikte Şii isyan hareketi başlamış; Bahreyn Yönetimi, ancak Suudi Arabistan’ın ve Riyad önderliğinde Körfez ülkelerinin katılımı ile oluşturulan “Yarımada Kalkan Gücü” nün desteği ile bu isyanı bastırabilmiştir. Bahreyn’in İran ile olan ilişkileri, Şii isyanını bastırılmasından sonra da gergin olmuş; Bahreyn, sürekli olarak, İran’ı kendisinin iç işlerine karışmakla suçlaya gelmiştir. Ocak 2015’de, muhalif elvifakBahreyn Milli İslami Uzlaşı Cemiyeti (El-Vifak) yöneticileri tutuklanınca, İran Dışişleri Bakanı Zarif’ten eleştiri ve tutukluların salıverilmesi talebi gelmiştir. Daha yakın bir tarihte, Temmuz 2015’de ise, dini lider Hamaney, ezilen halklara destek açıklamasında bulunmuş ve muhaliflere direnme çağrısı yapmıştır. İran, bu tür açıklamalar ve muhaliflere verdiği açık destek üzerinden, 2011’den günümüze kadar Bahreyn’e sürekli müdahale etmiş ve bu müdahaleleri Bahreyn tarafından protesto edilmiştir. Bahreyn ve bu ülkedeki Şii varlığı, Riyad-Tahran rekabeti bağlamında, her iki taraf için de son derece önemlidir.

map

Nüfusunun çoğunluğu Şii olan Bahreyn’i Suudi Arabistan’a bağlayan 25 km. uzunluğundaki Kral Fahd Geçidinin (Köprüsünün) [] Suudi Arabistan ayağındaki Dammam bölgesi, [3] Suudi Arabistan’daki Şii nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgedir. Dammam_8 Kontrol altına alınmış gözükse de, bu bölgede de Riyad Yönetimine karşı bir Şii isyan hareketi vardır ve bu hareket de Tahran ile ilişkilendirilmektedir. İçinde bulunduğumuz günlerde ise, Kuveyt’te, İran kontrolündeki Hizbullah hareketi ile bağlantılı olduğu ileri sürülen terör örgütünden söz edilmektedir. Kuveyt Yönetimi, bu örgütün ele geçirilen “hatırı sayılır” cephaneliğini basına göstermiş ve Tahran’a tepki göstermiştir. Bağdat’ın bugün Tahran’ın kontrolünde olması ve İran’ın Irak’ta askeri varlık bulundurması nedeniyle, Hizbullah’ın Kuveyt’e gösterdiği ilgi, Saddam’ın Kuveyt’i işgalini [4] çağrıştırmaktadır. Kuveyt’in Basra Körfezinde sahip olduğu kıyı şeridi ve Suudi Arabistan’a komşu oluşu; İran’ın gözünde Kuveyt’i değerli kılmaktadır. Kuveyt Şiileri, Basra Körfezi kıyılarının daha çoğunun İran’ın kontrolüne girmesi ve Suudi Arabistan’ın İran tarafından çevrelenmesi bağlamında Tahran için son derece önemlidir.

Nükleer programı konusunda İran’ın “P5+1 ülkeleri” ile yaptığı anlaşma [5] ve bu anlaşma ile İran’a yönelik BM yaptırımlarının kaldırılması sürecinin başlaması, yukarıda verilen tabloda İran’ın elini daha da güçlendirmiştir. İran’ın üst düzey müzakerecilerinden Abbas Araqhchi’den, geçtiğimiz Temmuz (2015) ayında gelen, İran’ın silah ambargosuna ve füze yaptırımlarına uyma niyetinin olmadığı yolundaki açıklama ve bu açıklamanın karşılıksız kalması, İran’ın elinin daha da güçlenmiş olduğunun ve Tahran’ın bunun farkında olarak daha rahat hareket ettiğinin çok somut bir işaretidir. Dün İran’a yaptırım için BM’nin kapısını çalan ABD’den; bugün –nükleer anlaşma sonrasında– İran’a yeniden yaptırım gerekirse, bunun için BM’ye muhtaç (bağımlı) olunmadığı açıklamasının gelmesi de, yine buna işaret eden bir başka veridir.

Eğer İran’ın, Arap Baharı ile birlikte, henüz ortada P5+1 ülkeleri ile anlaşma yok iken, Orta Doğu’daki Şii nüfus ile yakından ilgilendiği ve nüfuz alanını genişletme siyaseti izlediği hatırlanırsa; nükleer programının geldiği nokta, anlaşmanın nükleer programına meşruiyet kazandırması ve ambargodan/yaptırımlardan kurtularak enerji zenginliğini istediği gibi değerlendirme imkânına kavuşması, İran’ın hareket serbestisini artıracak ve nüfuz alanını genişletmesini kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda, iki hususa daha dikkat etmek gerekir. Bunlardan birincisi, sadece İran’ın güçlenmesi ve öne çıkması değil, aynı zamanda özellikle Orta Doğu’daki Şii nüfus nezdinde Tahran’ın çekiciliğinin artırması; ikincisi de, ABD-İran yakınlaşması nedeniyle, Washington’un bölgenin Sünni yönetimlere sahip ülkelerinde sahip olduğu askeri imkân ve kolaylıkların ve bulundurduğu askeri varlığın bu ülkeler için endişe kaynağına dönüşebileceğidir. Yukarıda “Kürt Koridoru” ile “İran Koridoru” na işaret edilirken kısmen değinildiği üzere, ABD’nin bölgede “varlık” bulundurduğu yerler ile, İran’ın ilgi duyduğu ve/veya yüzlerini Tahran’a dönmüş insanların bulunduğu yerlerin genel bir örtüşme göstermesi dikkat çekicidir. P5+1 ülkeleri ile yapılan anlaşma ve aralarındaki yakınlaşma nedeniyle, bu örtüşmenin, –şimdilik– ABD ile İran arasında bir çatışma nedeni olmadığını; aksine, çıkar uyuşmasına işaret ettiğini ve yakınlaşmayı besleyici bir etkiye yol açtığını (açacağını) söylemek mümkündür. Buradan hareketle, ABD’nin bölgede sahip olduğu imkân ve kolaylıklar ile bulundurduğu askeri varlığın, İran’ın sahip olduğu imkân ve kolaylıklar ile örtüştüğünü, biri birlerini tamamladığını da söylemek mümkündür. Bu durumda, Orta Doğu’da içten içe bir İran endişesinin ortaya çıkmasını beklemek ve bu endişeyi doğal karşılamak gerekir. İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın İran endişelerinin arkasında, temelde, bunlar vardır. ABD’nin, hem İsrail ve Suudi Arabistan ile, hem de İran ile yakın olması, eş zamanlı olarak yürütülmesi zor bir politikadır. Bu politikanın, her iki tarafta da ABD’ye duyulan güveni aşındıracak, soru işaretlerine neden olmasını da keza olağan karşılamak icap eder. Aynı şekilde, bu durumun, ABD açısından, her iki tarafı da kaybetme riskini içerdiğini de ifade etmek gerekir. ABD ile sorun yaşayan ve ilişkileri soğuyan İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın; Yemen konusunda birlikte hareket etmeleri ve ABD’nin yakınlaşmaya çalıştığı İran’ın Yemen’de destek verdiği Husilere ait mevzileri vurmaları, bu riske ilişkin bir işaret olarak görülebilir.

Bölgesel Kürt Hareketi açısından bakıldığında ise, görünen şudur; Ankara, ne Irak’ın kuzeyindeki Kürt Özel Bölgesi (Barzani) üzerinden Bölgesel Kürt Hareketini kontrol altında tutmada başarılı olabilmiş, ne de gerçekte “Kürt Koridoru” nun oluşumunu önleme amaçlı olduğu düşünülen “güvenli bölge” uygulamasına geçebilmiştir. Tahran ise, hem “Kürt Koridoru” nun kaderinin “İran Koridoru” nun kaderi ile örtüşür bir görüntü vermesinin, hem de ABD-İran yakınlaşmasının etkisinde, Bölgesel Kürt Hareketi üzerindeki etkisini ve pozisyonunu güçlendirmiştir. ABD’nin ve İran’ın –bugün itibarıyla- Bölgesel Kürt Hareketi bağlamında aynı paydayı paylaşıyor gözükmesinin Türkiye’ye muhtemel yansımalarının İran’ın ayrıca işine geldiğini (geleceğini) kabul etmek gerekir.

İran, Türkiye’deki Şii nüfusa, diğer bölge ülkelerindeki Şii nüfusa gösterdiği şekilde açık bir ilgi göstermekten bugüne kadar kaçınmıştır. Bunun, iki temel nedeninden söz edilebilir. Birincisi, İran’ın komşuları olan Azerbaycan, Türkmenistan, Afganistan ve Pakistan ile Türkiye arasındaki yakın ilişkiler ve bu ülkelerdeki Sünni Müslüman nüfus yoğunluğudur. İkincisi de, Türkiye ile Katar arasında, Aralık 2014’de imzalanan ve 2015 yılının ilk yarısında onay işlemleri tamamlanarak hayata geçen, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümet ile Katar Devleti Hükümeti Arasında Askeri Eğitim, Savunma Sanayii ile Katar Topraklarında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Konuşlandırılması Konusunda İşbirliği Anlaşması” dır. [6] Anlaşma, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne Katar’da konuşlanma imkânı vermektedir ve bu imkân, uluslararası medyada “Katar’a Türk Üssü” olarak yorumlanmıştır.

Türkiye; İran’a komşu (bitişik) coğrafyalarda ciddi imkân, yetenek ve avantajlara sahiptir, bunları edinmiş gözükmektedir. Bunu, Anakara’nın, İran’ın “bölgesel güç” olma yolundaki ilerleyişini, “çevreleme politikası” ile dengelemeyi öngören bir yaklaşım içinde olduğu şeklinde almak ve Tahran’ın Türkiye’deki Şii nüfusa “açık” ilgi göstermesini önlemede işe yaradığını söylemek mümkündür. Ancak İran, enerji zengini bir ülkedir, artık nükleer güç sahibidir ve ambargodan/yaptırımlardan sıyrılmış olarak “bölgesel güç” olma yolunda ilerlemektedir. Ve uluslararası ilişkilerde asıl olan çıkardır. Bu nedenle, mevcut sürecin, mevcut mecrasında devam etmesi, bugüne kadar Türkiye’nin Şii nüfusuna “açık” ilgi göstermekten kaçınmış Tahran’ın bu politikasını gözden geçirmesine neden olabileceğini de beklemek gerekir.

*
ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: