BARIŞ: GERÇEK VEYA ÜTOPİK RÜYA MI?


Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ vizyonu ve BM’nin 2030 Küresel Gelişme İçin Ortaklık Hedefleri, Türkiye’nin önündeki tarihi fırsat!

award_bircan_second_part_banner1

Peace : The Only Way – Good Dream, but Necessity!

***

Yerelce: Röportajın Birinci Bölümü’nde, Bircan’ın kazandığı ödülün teknik bilgilerini ve Amerika çapında olmasının taşıdığı anlam ve önemi üzerinde durmuştuk. [1]

qptv2

Bircan’ın deyimi ile «kum tanesi boyutunda simgesel» bir nitelik taşısa da, – tevazu gösteriyor – insanlık açısından önemli kararların alınacağı toplantılar öncesine denk gelmesi, özellikle programın içeriği ve hedefi açısından ödülün önemini katlıyor!

Peki nedir bu «hayatî» nitelikteki toplantılar?

Bir kere önümüzdeki 19 Eylül’de New York’ta başlayacak ve 70.nci yıldonümü de olan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu… [2] Üstelik 2030 için 17 üst başlıkta tanımlanmış olan, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin [3] de onaylanacaği bir Genel Kurul olacak.

Bu noktada, Bircan bu toplantıya büyük önem atfediyor!

Niçin?

mdgs-group-and-mdg8

Çünkü, kendisine ödül kazandıran konu ; BM ve İnsanlık tarihinde, ilki kısaca MDGs olan ve SDGs ile de 2.nci döneminin karara bağlanmasına hazırlanılan, programların da 2016 yılından itibaren uygulamaya başlatılacak olması hedefiyle örtüşmektedir.

Neydi bu konu?

İlk bölümden hatırlarsak; “Binyılın Kalkınma Hedefleri’nin Öncüsü: ATATÜRK!” temalı, Akademik ve uluslararası düzeydeki konferans, Bircan’a ödül kazandıran yapımına da [4] kaynak teşkil ediyor!

report-cover2-fullsize

Bu konferansın tüm bölümlerini izlemeyi arzu edenleriniz seyredebilirler, dinleyebilirler, çeşitli nihaî rapor ve belgelere erişebilirler. [5]

BM Genel Kurul Toplantısı’nda onaylanacak ve 2015-2030 dönemini kapsayacak temel hedeflerden biri de; Kalkınma için Küresel Ortaklık! [6] İşte bu noktada ilk konferansın ithaf konusunun da bu hedefle uyuşması ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilişkilendirilmesi nedeniyle, ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ özdeyişi tabiri caizse devreye giriyor ve küresel bir boyut ve önem kazanıyor!

mdgs-ataturk-cover-hometown-winner

Atatürk; ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ özdeyişi kapsamında, bugünleri ve 2030’ları daha o yıllarda görmüşçesine, o üstün zekâ ve öngörüsü ile, Türkiye ve Dünya’nın niçin barış ve huzur içinde yaşaması gerektiğini sadece güzel bir söz olarak ifade etmekle kalmamış, bilfiil ülkenin iç ve dış politikası olarak ilk onbeş yılda başarıyla uygulamış ve bu anlayışı ülkenin temel taş ve dokusuna işlemiştir.

2015 – 2030… Tam 15 yıl! Türkiye’nin Atatürk Dönemi’ndeki «Altın Yılları!» Savaştan yeni çıkmış ve yoksulluk içindeki genç Türkiye Cumhuriyeti, 15 yıl gibi bir sürede, ulusal düzeyde ve toplumun her katmanında çok önemli bir mesafe katetmiştir ve bu tarihsel bir olgu ve gerçektir. Kimse bunu yadsıyamaz ve reddedemez! Bugünün dünyasında ve BM nezdinde oluşturulmuş olan güç dengesi ve gerekli temel kaynakların dağıtılarak paylaşılması, yeni kaynaklar yaratılması, yeraltı ve yerüstü kaynak zengini devletler ile süper güçteki ülkelerin de ilke olarak benimseyip, kabul etmeleri insanın aklına şu soruyu getiriyor: Milenyum Hedeflerinin belirlenmiş olmasına (MDGs&SDGs) karşın, süreç niçin bu kadar çok yavaş, adeta kaplumbağa hızıyla ilerliyor? Hele varılması istenen hedef insani gelişme konusuysa ve de tüm insanlık kapsamına giriyorsa?!

Türkiye, BM ve Dünya’da; insani gelişme ve ulusal kalkınmada öncü rolü oynamalı ve de eline geçmiş bu tarihi fırsatı kaçırmamalıdır!

Bircan’a göre; Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’de ve küresel boyutta, ”insani gelişme ve ulusal kalkınma” alanlarındaki öncülüğünü, resmi, diplomatik ve akademik düzeylerde, küresel medya kampanyalarıyla sahiplenmesi ve dünyaya maletmesi işte bu nedenle tarihi bir fırsat oluşturuyor.

Bircan’ın uluslar arası düzeyde, ABD çıkışlı bu konferans ile vermek, katılacak etkili ve saygın isimler aracılığıyla verdirmek istediğ küresel mesajın özü şu olacak; Atatürk, ilk onbeş yılda ve Türkiye’nin altın yılları sayılan bu kısa zaman diliminde başarabilmişse, günümüzün yüksek teknoloji ve geniş olanaklar ortamında Birleşmiş Milletler destekli proje ve programlarla, diğer devletler niçin üstesinden gel(e)mesinler ! Böylece, hem dünya kamuoyuna maledilmiş, hem de o dönemin ve öncülüğünün gecikmiş hakkı verilmiş olacak. Bircan, Türk kamuoyu ile dünyaya yayılmıs Türklerin de, bunun bilincine varmaları gerektiğine işâret ediyor. Belli bir çapta da olsa önümüzdeki yıl, düzenlemeyi amaçladığı bu girişimin gerçekleştirilmesinde destek olunması gerektiğine dikkat çekiyor. Diğer bir deyişi ile ; Konferansın ikincisinin (ilkinin günün koşullarına uyarlanarak devamının) “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri”ne koşutsal olarak, ancak yine Atatürk’ün ulusal gelişme programlarıyla irtibatlı kılınarak düzenlenmesini elbirliğiyle gerçekleştirmek !

Bu projesi üzerine de şu sözlerle vurgu yapıyor:
Elbette yine, akademik ve uluslararası düzeyde olması öncelikli hedefim. Bunun için de öncelikle ilkinde olduğu gibi bir üniversite / akademik kurumla işbirliği olanaklarını yeniden araştıracağım.. Coğrafya olarak da yine Amerika olabilir ama Avrupa da niçin olmasın! Ve hatta mümkün olursa Türkiye’de bir üniversiteyle işbirliği yaparak ta düzenleyebiliriz. Veya paralel iki konferansın eşzamanlı ve ardı ardına farklı coğrafyalarda düzenlenmesi çok daha ideal olabilir! Bu çerçevede, bir kurumla işbirliği temellerini atmak, örneğin önümüzdeki 4-8 hafta içinde bunun zeminini oluşturduktan sonra, hemen ana konuşmacı tespit ve teyidinin ardından, önümüzdeki Nisan veya Mayıs ayını hedefleyebiliriz. “BİLDİRİ ÇAĞRISI – CALL FOR PAPERS” VE DUYURULAR için de yine Ekim-Kasım aylarında harekete geçilebilirse, şahsen sponsorlukların da takiben gelebileceğini öngörüyorum. Ve bugüne kadar hemen hemen her projede buna benzer bir yaklaşım içinde çalıştım. Burada püf noktası ; böyle bir nitelikteki uluslararası konferansın kararı ile yapılacak duyurunun en erken zaman diliminde yapılmaya gerçekleştirimesidir. Bu aynı zamanda, sponsor araştırma ve temini için bize zaman kazandıracaktır, Hatta muhtemelen belki de, duyuruların ulaşacağı küresel kapsama alanında da, bizim öngöremediğimiz potansiyel sponsorlar da ortaya çıkabilecektir.

Yerelce: Bildiğim kadarı ile sen bankacılık sektöründen geliyorsun. Nereden çıktı bu tv yapımcılığı? Maaşını alıp, evinin kadını olarak köşene çekilmen daha iyi olmaz mıydı? Bol bol tv dizisi izlerdin evinde!!

Bircan Ünver: Kendimi bildim bileli yemek pişirmeyi/yapmayı, hazır pişmiş yemeğe oturup/yemeye tercih edenlerden oldum… Gerçi zamanın darlığı ve hızlı-koşuşturmalı yaşama tarzı, özellikle çeşitli ve geleneksel yemekler pişirmeye gerekli olan zamanı ele geçirdi ama… Bununla birlikte, tüketime karşı hem üretimi yeğleyen ve günlük yaşamımın nirengi noktasına oturtanlardanım… O nedenle oturup, TV seyretme yerine TV programları üretmeyi/pişirmeyi eldeki malzeme ve araç gereç ne ise onunla yapmayı tercih ettim ve öyle de devam etmekteyim… Sonuçta, insanın dokusuna ne işlenmişse o bir şekilde kanalını bulur ve devam eder… Annem, çocukluğumuzda hep dikiş dikerdi… Ben de montaj yaparken, ne kadar farklı teknoloji ve araç-gereçle olursa olsun, zaman zaman montaj yapmayı, kendi kendime dikiş dikmeye de benzetirim. Çünki, her ikisinde de ortak ve gerekli olan, ham bir malzemeyi işleyip, kesmek, fazlalıkları çıkartmak ve bir formata/şekile oturtmaktır… Ve hiç bir zaman, ‘maaşını alıp, …köşesine çekilecek’ tiplerden biri olmadım! Belki olma lüksüm de hiç olmadı! Çünkü 7 kardeşin en büyük kız çocuğu, altı kardeşin ablası ve üstelik Annem de beni henüz 16 yaşında iken doğurmuş olduğundan, çok küçük/erken yaşlardan itibaren önemli bir oranda ev işleri ile uğraştım ve kardeşlerimin bakımında Anneme destek verdim Zaten, geleneksel aile anlayışı ve evin en büyük kız çocuğu olarak bana çok ta seçme hakkı tanımadı. Tercihten çok aile içi görev ve sorumlulukları çok erken yaştan itibaren üstlendim ve taşıdım. Tüm Dünyaya ve İnsanlığa karşı da bir sorumluluk duymam ve gönüllü olarak çeyrek asra yakın bir süredir bu anlayışla görev üstlenmem, belki de bu nedenledir…
Bankadaki çalışma hayatıma gelince, işte bu noktada, belki günün birinde bir kitap yazarım! Uzun bir hikaye ve göründüğü üzere yaşam çizgim, öyle tek bir çizgi ve grafik izlememektedir. Genel olarak, bankacılık sektöründen gelmiş olduğumu da çok düşünmüyor ve hissetmiyorum. Bu daha çok, para ve müşteriyle doğrudan ilişkili birimlerde hiç çalışmamış olmamdan da kaynaklanıyor olabilir.
Henüz 17 yaşına bile girmemişken (dönemin ve devlet tarafından Ziraat Bankası’na devredilmiş olan) İstanbul Bankası Genel Müdürlüğü’nde – Nisan 1976 – çalısmaya başladım. Ertesi yıl (M.Kemal Ünver ile), ilk evliliğimi yaptım. Bu evlilikten bugün 22 yaşında olan ilk büyük oğlum, Barış, doğdu. Banka resmen kapatılana – Aralık sonu – 1983’e kadar, gerek Tünel’deki Genel Müdürlük binasında, gerekse de bir dönem yine Genel Müdürlüğe bağlı bir bölüm olan Mısır Apartmanı’nda çalıştım. Fakat bu dönemde, en çok “dil bilmeme” eksikliğini hissettim.
Bu arada, öğle yemek tatillerini de sürekli olarak çevredeki ve hatta Nişantaşı’na gidip dönerek, oralardaki sanat sergilerini dolaşmak suretiyle geçiriyordum! Üstelik, öğlen saatlerinde bankadaki meslektaşlarımla oturup, dedikodu yapmak veya dedikoduları dinlemekten hep kaçtım… Servise öğle tatillerinden her dönüşümde, saate bakılıyordu… Benim öğle yemeği tatilinden dönüşüm, aynı zamanda iş saatinin de yeniden başladığına işaretti.
Esasında, o dönem, tam gün bankada çalışmak, evli ve bir de çocuk sahibi olmakla birlikte, akademik bir öğrenim görmeyi aklıma koymuştum. Cünkü, kendimi bir konu veya alanda, eksik hissederek aynı işte 20 yıl çalışıp emekli olmayı şahsen öngöremiyordum! Ev ve aile içi tüm itirazlara ragmen, hafta sonları, akademi sınavlarına hazırlanmak için taa Küçükyalı’dan Maçka’daki İstasyon Sanat Kursu’na gittim.
Sonuçta Mimar Sinan Güzel Sanatlar’a giriş sınavını kazanmıştım ancak aile içi işler akademik öğrenime başlamama büyük engeldi. O dönemde, bankanın genel müdürüyle de görüşüp, bankada tam gün çalışmayı, “yarım günlük” bir işe aktarma önerisi yaptım. Fakat dönemin Türkiye’sinde, özellikle de bankacılık sektöründe böyle bir gelenek yoktu. (Günümüzde var ise onu da bilmiyorum!) Kabul edilmedi. O görüşmenin sonunda sözkonusu genel müdür, hiç unutamadığım bir söz etti ve: “Eğer kocan 200bin lira kazanıyorsa, o zaman bankayı bırak ve okuluna git, ” dedi. Bu miktar, o dönemde benim 7 yıllık çalışma/yıllık zamlar vs.den sonra aldığım maaşın tam dört katıydı. O kapı ve ümit böylece kapanmıştı. Ancak akademiye giriş hakkımı da kaybetmek te istemiyordum. Araştırıp, soruşturdum ve sonucunda kaydımı bir yıllığına “dondurdum.”

Bu noktada, Paul Cohello’nun [7] Simyacı kitabında ve Mevlana’dan bir alıntıyla yer vermis olduğu söz, birebir olmasa da aklımda kaldığı kadarıyla, “eğer bir şeyi gerçekten istiyorsan, tüm evren onun gerçekleşmesi için işbirliği yapar”ı, kanıtlarcasına, bir sonraki yıl içinde bankaya devlet el koymuş ve tüm çalışanlarına da iki seçenek sunulmuştu:
1) Tazminatı alıp ayrılmak
2) T.C. Ziraat Bankası’na transfer olmak.
Benim durumumda ve hemen üniversiteye başlayabilmek arayışımda doğal olarak ilk seçenek en uygunuydu. Ve henüz ilk yılın yazında, Gelişim Yayınları’nda ilk önce “düzelti/tashih” servisinde ve akabinde de (Ekim 1984 – Nokta Dergisi, Ne, Nerede? sayfaları ) serbest sanat muhabirliğine başladım.

Üniversitenin son yılında da, özellikle de o dönem bir bir aramızdan ayrılmakta olan Cumhuriyet döneminin sanat çınarları üzerine televizyon belgeselleri yapma sevdasına düştüm… Tabii, bunda özellikle, Mahmud Cûda (1904 – 1987), Zühtü Müritoğlu (1906 – 1992), Ali Avni Çelebi (1904 – 1993) (Sanat Olayı dergisi, Hürriyet Gösteri, Sanat Çevresi Cumhuriyet gazetesi) röportajlarıyla ve kısa bir dönem Vakko Sanat Galerileri Medya Koordinatörlüğü görevimin de önemli bir etkisi oldu…

Ancak bu konuda, elime ilk kez video kamerasını almak, montaj yapmak ve bir programı a-dan-z’ye kotarma ve yayınlama olanağına ise sadece 1991 yılında başlayıp ve 1992 yılında New York, Queens Public TV’de tamamlamış olduğum kurslar sonucunda Amerika’da sahip oldum.
Bu etki ve hedef ile QPTV’de ilk grup projesi Ülkü Ünsoy ile, ilk kişisel projem de iki ayrı program ve Türkçe ve İngilizce olmak üzere, Ertuğrul Ateş’in sanatı üzerineydi. Ve ilk iki yılda ve bağımsız yapımcı olarak üretmiş olduğum diğer sanat programları arasında İpek Aksüğür Duben, Suzan Batu, Metropolitan Müzesi’nden Magritte (1992) ve M.Ö. Yunan Heykel Sanatı Mucizesi (1993), Max Ernst (1993) sergileri oldu.

Yukarıda belirttiğim nedenler ile Televizyon ve belgesel yapımcılığını öğrenme merakım Türkiye yıllarıma, özellikle de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisine paralel serbest sanat muhabirliği yapmış oldugum yıllara (Yaz 1984’den Amerika’ya ilk ayak basmış olduğum Eylul 1989’a) dayanır. 1980’lerin hem ilk hem de ikinci yarısındaki çeşitli girişimlerime rağmen, dönemin Türkiye’sinin tek veya sonradan TRT1 ile TRT2’den ibaret olan kanallarında; bir sınava da katılmış olmakla birlikte sonuç alamamıştım…
Bu durum beni hem dil öğrenme hem de arzuladığım alanda tecrübe kazanıp, kendi programlarımı yapmaya başlamaktaki kararlılığımı somuta dönüştürmeye yönlendirdi. Yurt dışına çıkışım da öyle kolay olmadı! Yirmili yaşların başından itibaren on yıla dayanan bir süreç, kendimi ve ailemi-çevremi hazırlama, bu fikre alıştırmayla geçti denebilir!
Amerika yılları
Los Angeles’teki ilk altı ayın sonunda, televizyon yapım alanında okulları o süreçte oradan edinmiş olduğum çevre ve arkadaşlar kanalıyla da araştırırken, New York’ta QPTV ve özellikle de Aliye_Ak_AydagulVoice of Anatolia’nın yapımcısı Aliye Ak ile gidip görüşmem önerildi çünki, kendisine gönüllü yardımcılar aramakta olduğu söyleniyordu. İşte tam ertesi yıl (Eylül 1990’da) Los Angeles’tan New York’a taşınmamın iki temel nedeninden biri budur. Diğeri de Metropolitan Müzesi’dir. Bu iki konu ve alan başlıbaşına, Amerika, “maddi zenginlik-mal-mülk-sermaye” boyutunda olamasa ve hatta bu alanlarda çok zorlanmış olsam dahi, çok şükür sevdiğim işi her koşulda yapmaya başlamamda etkili oldu. Ayrıca, yapacak bir iradem ve enerjim hep oldu ve en büyük zenginlik ve sermaye sayılan sağlığım da yerindeydi. Yine çok şükür, sağlığım ve enerjim yerinde ve ümitlerim (düşlediklerimi) ile üretmek istediğim projeleri gerçekleştirme kararlılığım da hiç azalmadı. Aksine öylesine hızlı katlanıyordu ki… Eğer bir bin yıllık hayatım bile olsa, acaba tüm düşündüklerimi gerçekleştirmeye acaba yeter mi/yetecek mi diye zaman zaman kendimi bu tür düşüncelere kaptırmaktan da alıkoyamadığım oluyor! Bu noktalardan bakıldığında ve gerçekten Amerika’daki yaşamım süresince hep daha sağlıklı da hissetmiş olduğum için de olsa gerek, işte benim düşlerimi gerçekleştirebilmemde veya o uğurda katedilmiş mesafeler açısından Amerika, ideal bir ülke oldu. Çünki, dileyen herkesin yararlanabileceği “public access istasyonlar” kanalıyla oturulan eyalet-şehirler bazında doğal bir olanak sağlanıyor. Tek önkoşul, o şehirde, kasabada yaşadığını – oturduğunu kanıtlamak!
Amerika’ya gelişimin ikinci yılında NY’a taşınmamın ardından, Queens Public Access TV – QPTV’nin sunmuş olduğu “yerel yayıncılık”, “montaj” ve “studio” kurslarına yazıldım ve 1992’de sertifika alarak, QPTV’de “bağımsız yapımcı” statüsünü kazandım. 1992-1999 arasında tamamen kendi olanaklarımla ve orijinal olmak üzere 30 kadar program ürettim. Her biri QPTV’nin o dönemki 4 kanalında yayınlandı.
1 Haz. 1993 ile 25 Mart 1996’da Türkiye’ye dönmüş-yaşamış olduğum süreçte de, programlarım sürekli dönüşümlü olarak QPTV’nin dört kanalında gösterildi. Hatta, taa o dönemden, bunları bir seri olarak yayınlayalım, teklifi QPTV’den gelmişti. Bir bakıma, buradaki programlarım aracılığıyla, Türkiye’ye kısa veya uzun dönemli gidiş-dönüşlerime rağmen, yayın hayatı kesintisiz olarak devam etti.
Programlarımı da, en baştan itibaren, burada daha geniş bir kitleye ulaşabilmek amacıyla çoğunlukla İngilizce ürettim. Zaman zaman Türkçe programlar da yaptım. Ancak 1992’den bugüne değin toplam olarak üretmiş olduğum 130 kadar program [8] içinde, Türkçe olanların toplam oranı %10 ile 15’i geçmez. [20]

Bir düş’ün başlangıç safhasını gerçekleştirmek; A’dan, Z’ye tekniğini kavramak ve öğrendiklerimi somutlaştırmak insana elbette büyük bir özgüven kazandırıyor. Hatta, QPTV’deki yapım tecrübem ve televizyon programlarının yayınında, doğrudan izleyici ile iletişim kurma olanağı bulunmadığından, lmtv-logo-large2
“The Light Millennium – New York, 2001” [9] ile “IşıkBinyılı“, [10] ikiz kardeş olarak Ağustos 1999’da web ortamında tanıtmış olmakla birlikte, “ IşıkBinyılı.Org kısa adıyla–İstanbul, 2010” kamu yararına multi-medya ve kültür organizasyonunu kurmamda, kurumsal düzeyde ilham kaynakları olmuştur.
“The Light Millennium TV”yi de yine QPTV’de aylık seri olarak 13 Ocak 2000’de “On the Twentieth Century: NAZIM HIKMET” belgeseliyle, “The Light Millennium”un [11] en başat multi-medya dallarından biri olarak, başlattım.
Özellikle de “public access” istasyonların, gerek Amerikan anayasasının 1.nci maddesi, “düşünce özgürlüğü”nü elektronik ortamda güvenceye almış olması ve bunun altyapısını da, kablolu kanallar ve şehir ile yerel yönetimler aracılıgıyla yerel halka temel bir hak olarak sunan yapısıyla, kanımca “gerçek anlamda demokrasi ve düşünce özgürlüğü”nün de tanımı, uygulaması ve en temel sembolik örneklerindendir. “Kamu yararına ticari olmayan” kurumlar statüsü ile Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yine “düşünce özgürlüğü” üzerine 19.ncu maddesiyle, kurumsal olarak “public access” televizyon kanalları, bir dönemin Orta Doğu’dan dünyaya yayılan en parlak ve umit vermiş ve bir güneş gibi doğmuş olan ülkemizde, 21.nci yüzyılın Türkiye’sinden maalesef halen çoook uzak bir olanaktır. Bu noktada, şahsen ve LM ve de LMTV adına çok şanslı sayılırım. Ve nedense, Türkiye’deki tüm demokrasi, özgürlük, insan hakları, kadın hakları benzeri en temel haklar ve unsurlar da, yine maalesef demeden geçemeyeceğim, sadece Kürt vatandaşlarımızın hakları olarak gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında dayatılmaktadır. Bu anlamda, Türk insanına karşı aşırı bir ayrımcılıkla ve üstüne üstlük laik yaşamı seçenlerin temel haklarını da en alt sıralara iten bir anlayışla, Türkiye, çağ’ımızın gelişim trenini ve yol haritasını, özellikle eşit insan haklarında, neredeyse Osmanlı döneminin de çok gerilerine çekmiştir. Bu alanlardaki ilk sorgulayış ve düşünsel üretim ise master tezim ile ortaya çıktı. Tezim; “Bütün Düşünceler: Türkiye’de İfade Özgürlüğü / ALL IDEAS: Freedom of Expression in Turkey” adlı yarım saatlik belgesel proje idi!
1998’de önemli bir bölümünü İstanbul’da çektim. Bir çok Türk yazar, sanatçı ile birlikte, Türk ve yabancı sivil toplum kuruluşu temsilcileri, yazarlar ve düşünce grubu temsilcileri bu belgeselde yer aldı. Ancak bu belgelesin de ilginç bir kaderi oldu. Örneğin: Yaşar Kemal, – belgeselin ana karakteri, – diploma almış olduğum yıl, belgesel kasetinin bir kopyasını da kendisine gönderdikten sonra, belgesele şöyle bir sınırlama getirdi. “Sadece akademik amaçlı gösterilebilinir-izlenebilir.” Sonuç olarak, Yaşar Kemal’in getirmiş olduğu bu sınırlama sonucu, o belgesel hiç bir zaman gün ışığına çıkamadı! Ve bu noktadan itibaren de, olanaklar izin verir veya sponsorluklar temin edilirse, bugünki koşullardan bakarak, bu belgeselin 2.nci bölümünü de çekebilmeyi uzun bir süredir, düşünüyorum! Ve aradan tam 16 yıl geçmiş de olduğu için, ikisini bir arada veya kurgulanmış olarak, o zaman ancak göstermeyi-yayınlamayı düşlüyorum. Çünki, tek başına göstermeyi de, Yaşar Kemal’in aramızdan ayrılmış olmasına rağmen, artık şahsen düşünmüyorum!
[12]

QPTV yılları. – New York’a bulunduğum sürece, eğer BM’de çok yoğun bir program yok veya bir etkinlik üzeriden çalışmıyorsam, haftanın 3-4 günü QPTV’de genellikle montaj olmak üzere ve stüdyo çekimleri de dahil, oradayım… Dr. Ayşegül Durakoğlu ile “Turkish-Amerikan Women Profiles” ve “Musica Mundana: Sound of Universe” programlarının 12 Ekim 2012’de QPTV stüdyosundaki çekimden set fotoğrafları…

QPTV yılları. – New York’a bulunduğum sürece, eğer BM’de çok yoğun bir program yok veya bir etkinlik üzeriden çalışmıyorsam, haftanın 3-4 günü QPTV’de genellikle montaj olmak üzere ve stüdyo çekimleri de dahil, oradayım… Dr. Ayşegül Durakoğlu ile “Turkish-Amerikan Women Profiles” ve “Musica Mundana: Sound of Universe” programlarının 12 Ekim 2012’de QPTV stüdyosundaki çekimden set fotoğrafları…

“Turkish-Amerikan Women Profiles [21]

“Musica Mundana: Sound of Universe” [22]

Yerelce: Senin mücadeleci ruhunu, tabiri caizse, kılı kırka değil, seksene yarabilmek için geceni gündüzüne katarak harcadağın çabayı, seni tanıdığımdan bu yana en iyi bilenlerdenim. Sadece kendi meslek alanında değil, bir de BM toplantı ve konferanslarına katılıp, izleyip, zaman zaman konuşmalar (Intervention by Ms. Bircan Ünver, President-Founder and [Head] NGO Representative at the United Nations Department of Public Information of The Light Millennium – Observer. [17] )yaptığını da burada belirtmeliyim. Zira Bircan, “The Light Millennium” sanal ortamda yaşama geçtiği andan itibaren, Sivil Toplum Kuruluşu/STK olarak Birleşmiş Milletler’e üye yapmayı hedef belirlemişti. 2005 yılından bu yana da, BM Kamu Bilgi Bölümü’nde ( NGO Representative at the United Nations Department of Public Information), LM’in STK baş temsilciliğini yapmaktadır. Bu inisiyatifi sonucu BM’de öncülük ettiği iki program: 1 – LM adına BM DPI/NGO Bölümü ile işbirliği yaparak düzenlediği ilk program: 59. Yıllık UN DPI NGO Konferansı – 2006 çerçevesinde özel bir şiir etkinliği [18] julie-mardin-bircan-unver-65th-un-dpi-ngo-conference-one-panel-exhibit 2 – Ve, ikincisinde ise Julie Mardin [23] ile birlikte hem tematik hem de koordinasyon boyutunda işbirliği yaparak sunulmuş olan;Is genetically modified food a solution? (A panel during 65th Annual DPI/NGO Conference – Trusteship Council, 2014)) [19] . Bütün bu çalışmalarında tüm güçlük ve dış engellemelere, maddî zorluklara göğüs germek mesleğine ne tür bir âşk ile bağlı olduğunun da örnek olucu bir kanıtıdır. Elbette insan bu mücadelesinin karşılığını da aramıyor değil. En azından manevî nitelikte. Biraz da bugüne kadar aldığın ödüllerden söz eder misin. Zira seni ayakta tutan, çalışmalarına şevk ve devamlılık kazandıran da bunlar değil mi?

29 Temmuz 2014 - UN/BM member states/üye devletler nezdindeki OUTER SPACE Konferansından.. NGO/STK Observer/Gözlemci  sıfatımla “remarks/statement” sundum ve 6 NGO Observer’dan biriydim ve statement sunanların dördünden biriydim…(photocredit,  Bircan Ünver/The Lıght Millennium)

29 Temmuz’da UN/BM member states/üye devletler nezdindeki OUTER SPACE Konferansından.. NGO/STK Observer/Gözlemci sıfatımla “remarks/statement” sundum ve 6 NGO Observer’dan biriydim ve statement sunanların dördünden biriydim…(photocredit, Bircan Ünver)

Bircan Ünver: Elbette… Yıllar içinde bir çok ödül, takdir ve onur belgesi aldım. Özellikle de 1990’ların son yıllarından başlamak üzere… Ve ilk ödüller de televizyon programları – belgesellerle geldi. Bununla birlikte bugüne değin almış olduğum tüm ödülleri iki ana kategoriye ayırmak gerekir. İlk kategorideki ödüller; bu röportajın da kaynağı olan gerek kendi adıma ve gerekse The Light Millennium TV adına üretmiş olduğum televizyon programları ve belgeseller aracılığıyla geldi. İkinci kategori ise doğrudan “The Light Millennium” kamu yararına multi-medya ve kültür kuruluşu adına yapmış olduğum programlar-yayınlar-sunumlar ve/veya organize etmiş olduğum etkinlikler aracılığıyla geldi. Bu röportajın ana nedeni, “The Light Millennium TV – MDGs & ATATÜRK” programının [13] ödül almış olması oluşturduğu için burada, sadece televizyon programları-belgesellere ilişkin olanlardan söz etmek isterim. Bu çerçevede, almış olduğum ödüllerden en önemlisi ve ilki, dogancay “Dünyanın Duvarları: Burhan Doğançay” (“Walls of the World: Burhan Doğançay”) belgeseli [14] oldu. Burhan Doğançay’ın 110 ülkenin duvarlarından çekmiş olduğu “graffiti” fotoğraf arşivinin taranması ve o arşiv üzerinden üretilmiş bir belgesel. Bu belgesel, “NorthEast Video Festivali’nde, 1998’de “Sanat“ kategorisinde “birincilik” ile 1999’da da Hometown Video Festivali’nde; “Jüri Özel” ödülünü aldı.

Bunun bir öncesinde ise “Doğu’nun İzleri: Erol Akyavaş” [15] Türkçe belgesel, yine (sanırım yıl 1997 idi), “final“e kalmıştı.

Bircan Ünver’in idealist çalışmalarına sayısız katkıda bulunan ve iki ödül kazandığı yapımlarında da, önemli bir yer ve rol ile ekrana gelen Stephen Kinzer. Kinzer; Türkiye’de yaşadığı dönemde göz altına alınmıştı. Bircan, tez belgesi projesi için (Düşünceler: Türkiye’de İfade Özgürlüğü) 1998 yazında, İstanbul’daki ikametinde kendisiyle röportaj yapmıştı.

2004’de CAPA Video Festivalinden “Crescent and Star – Presented by Stephen Kinzer” ve “Matisse-Picasso at MoMA” ile iki birincilik ödülü; 2009’da; “Francis Bacon: Humans are violent” ile Accolade Merit ödülü; 2012’de QPTV’den iki stüdyo programına “teknik destek” ödülü; 2013’te ise yine QPTV’den iki “Community Choice Merit Awards” “2015 & Beyond in Science and Arts” ve “The Next Ten Years: The UN Fourth the Least Developing Countries Conference – Featuring: H.E. Ertuğrul Apakan” stüdyo programlarıyla ve 2013 yili itibariyle de, 20 yıllık, “bağımsız yapımcı” olarak programlarımla QPTV’ye yapmış olduğum katkıyı onurlandırian bir plaket aldım.

2013’te QPTV kanalıyla gelen üç ödül…(yüksek çözünürlük için lütfen resimlerin üzerini tıklayın!)

2013’te QPTV kanalıyla gelen üç ödül… (Soldan sağa) Roslyn Nieves, Bircan Ünver, Cliff Jacobs ve James Faber , Bircan, QPTV studyosunda ödüllerini aldıktan sonra QPTV temsilcileriyle bir arada. (Foto: Rene Valdivia, QPTV.)

Bugüne kadar programlarımdan sadece teknik olarak QPTV’nin teknik destek ödülü vermiş olduğu “Peace: Reality or Utopian Dream?” ile “Clean-Green Energy for All” stüdyo ‘town-hall’ programlarım ile 2015 Ulusal Hometown’da ödül alan programın bütçesine Atatürk Society of America’nın [24] sağlamış olduğu “yerel çekim” amaçlı finansal destek dışında, teknik ekipman, teknik ekip, montaj, yayın-tanıtım benzeri başkaca da hiç bir finansal destek alınmış olmaksızın; “The Light Millennium TV – LMTV”yi kurana kadar kendi adıma ve LMTV’yi kurduktan sonra bugüne kadar üretilmiş hiç bir programa hiçbir maddî/parasal destek, sponsorluk gelmedi. Özellikle, LMTV’yı kurmuş olduğum 2000’li yılların başından itibaren, ilk yıllarda buradaki belli başlı Türk-Amerikan kuruluşlarıyla işbirliğiyle programların yayın ve kapsama alanını Amerika çapına yaymayı hedeflemiştim. Ve bu amaçla yapmış olduğum çeşitli girişimler ve proje teklifleri, karşılıksız-sonuçsuz kaldı. O zaman, elimden geleni yaptım, ilgilenmediler ve desteklemiyorlar, ne yapayım, demeyip yine sadece kendime güvenerek, program yapımlarına tamamen kendi kişisel kapasitem ve emeklerimle devam ettim. Belki buradan kendime çıkarttığım en önemli çıkarım ve moral gücü ise kendine güvenerek yola çıktığın/çıkıldığı sürece, koşullar ne olursa olsun, o alandaki aktif üretim daha uzun ömürlü ve devamlı olacaktır. Tabii belki istenilen üst hedefleri tutturmak bazen çok zor olabilir veya bazen de on-yirmi yıllara dayanabilir…Her koşulda, ortada üretilmiş ve gerek yerel ve gerekse global kamuoyuna maledilmiş programlar vardır ve geriye de benden onlar kalacaktır…

İnsanlık, çağdaş yaşam, Atatürk zihniyeti ve saygın, eğitici, ticarî amaç gütmeyen bağımsız bir basın uğruna, fedakârca çeyrek asırlık dolu dolu bir yaşamın ne olabileceğini öğrenmek mi istiyorsunuz?  Yokluklar içinden var etmesini başaran çağdaş bir Türk kadınının, Bircan Ünver’in yaşamını izleyin ve örnek alın, destek olun !

İnsanlık, çağdaş yaşam, Atatürk zihniyeti ve saygın, eğitici, ticarî amaç gütmeyen bağımsız bir basın uğruna, fedakârca çeyrek asırlık dolu dolu bir yaşamın ne olabileceğini öğrenmek mi istiyorsunuz? Yokluklar içinden var etmesini başaran çağdaş bir Türk kadınının, Bircan Ünver’in yaşamını izleyin ve örnek alın, destek olun !

Sonuçta, şahsen değilse bile Türkiye’nin genel olarak ve Türk Amerikan toplumunun da Amerika’da kaybetmiş ve tümden ıskalamış olduğu ve hayata özellikle 2000’li yılların başında geçirememiş olduğuma – gücümün yetemedigi ve en çok üzüldüğüm proje ise, “Mozaics of Turkey” dir. (Oysa bu proje o kadar detaylı ve çok kapsamlı olarak düşlerimde hayata geçmişti ki… Gerçekleşemeyeceğine dair hiçbir engel veya neden göremiyordum!) Birey olarak şu veya bu şekilde yaşamı idame ettirebiliyor ve ideallerimiz çerçevesinde minüskül veya büyük adımlarla mesafe kaydedebiliyoruz. Ancak, bu proje, benim öyle tek başına üstlenip-taşıyabileceğim nitelikte değildi. Yazık, bazen çok temel ve evrensel fikirler, siyasi tercihler ve siyasetten nema kapma veya siyasi tercihlere hizmete bağlı kapsamda, genellikle bir kenara itiliyor… Bunun sonucunda da, kaybeden tüm ülke ve toplum oluyor, ve hatta, insanlık ve yeryüzü oluyor kanımca…

Yerelce: Evet ne yazık ki her zaman olduğu gibi haklısın ve benim de yarama tuz basmış oldun. Özel veya Kamu sektörü «adamına göre» destek çıkıyor, bağımsız gazeteciliği, TV yapımcılığını, eğitici, kültürel ve sanatsal projeleri görmezden geliyor. Oysa yapacakları katkılar onların vergilerinden de düşmelerini sağlayacak. Ekonomik krizin başgösterdiği yıllardan günümüze durum daha da vehamet kazandı. Oysa tv’lerdeki bilmem ne programlarını sunanlara milyonlar dökülüyor, yeter ki halkın seviyesizliğini daha da aşağılara çeksinler, yaşamın acı gerçeklerinden uzaklaştırıp seyredenleri «uyutsunlar!»

Son ödülüne dönersek biraz hissettiklerini anlatır mısın?

Bircan Ünver: Ödülün zamanlaması tek kelime ile ‘MUHTEŞEM VE MÜKEMMEL oldu… Çünki, biz konferansı, BM’nin 2015 için öngörmüş olduğu Sekiz Kalkınma Hedefiyle, Atatürk’ün Ulusal Gelişme programı arasında tematik paraleller kurmuştuk. Bunu da akademik ve BM nezdinde bir bakıma bilimsel olarak kanıtlayarak, 2013’te sunmuştuk. Sözkonusu konferans çekimlerinden üretilmiş olan altı bölümün son bölümüne gelmiş olan ödülün ise programın yayını 2014 oluşuna da bağlı olarak bu yıla denk gelmesi ise özellikle de yine BM’nin “2015 Ötesi Sürdürülebilir İnsanı Gelişme Hedefleri “Post 2015 Sustainable Development Goals – SDGs”nin tam da BM’nin yoğun olarak Genel Kurul’a hazırlandığı bir dönemin öncesine denk gelmesinin, kamuoyu oluşturma açısından büyük katkı sağlayacağını ümit ediyorum. 2015’in de hızla sonuna doğru yaklaşmamız nedeniyle; özellikle de MDG#8; bu kez, SDGs’in 17.nci maddesi olarak “Sürdürülebilir Gelişme için Küresel Ortaklık” maddesiyle de; her zamankinden çok daha büyük bir önem ve ihtiyaçla gündeme oturmuş bulunuyor. Çünki, MDGs’in en son maddesi olan MDG#8, BM’ye üye ülkeler nezdinde ve toplamda 193 ülkeden söz ediyoruz, hedefe ulaşılmasında en az mesafe kaydedilen, başka bir söyleyişle en geride kalan madde olmuştur!

Peace: Reality or Utopian Dream? What you think about! Click picture and watch… Barış, bir gerçek mi, yoksa ütopik bir düş mü? Ne düşünüyorsunuz? Resmin üzerini tıklayın…

Özellikle insani gelişme, kalkınma ve küresel ortaklık alanlarında Türkiye, BM, gelişmekte olan ve İslam ülkeleri nezdinde öncülüğe oynamalıdır.

Bu noktadan bakınca, bir düşün, Atatürk bunu, Yurtta Sulh, Cihan da Sulh vizyonuyla ve üstelik 1.nci Dünya Savaşı, Üstelik Çanakkale-Gelibolu, üstelik 4 yıllık Kurtuluş Savaşı ve üstüne üstlük de Sevr’e rağmen başarmıştı. Oysa görünürde dünyada ne bir 1.nci dünya savaşı var, ne 2.nci dünya savaşı, ne soğuk savaş dönemi, ya da resmen bir 3.cü dünya savaşı…… Üstelik yine görünüşte ve BM Genel Kurul nezdinde 193 ülke bu hedeflere ulaşmayı, her biri ulusal gelişim programına almış, ancak yine de üstelik hedeflerin üst sınırı Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş ve gelişme hedeflerinin çok altında olmasına rağmen, ve yine üstüne üstelik, 21.nci yüzyılın 2.nci onyılında, halen hedeflerin yüzde yüz tuttutulmasında önemli sorunlar ve engeller ile karşılaşılıyor. Bunun yapılmayısı ve hatta gerisine düşülmesine yönelik her adım-uygulama ve geriye atılmış/atılacak adımlar doğrultusundaki her siyasi teşvik ise affedilmez tarihi büyük bir hatadır, kanımca…

Yerelce : Başlığı senin bir programından esinlenerek kullandım. Zira, günümüzde her taraf bir yangın ortamına dönüştü, vahşet, ölümler, mülteci sorunlar, ırkçılık almış başını gidiyor.. Daha o yıllarda üzerinde titizlikle durduğun bu konu üzerine üç farklı uzunlukta röportaja, ve hatta biri 20.nci yıldönümünü de içeren programlarına rastladım, LMTV’nin video kütüphanesinde.. [16] [(i)] [(ii)] [(iii)]

Daha da ötesinde, sıkça Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ özdeyişine atıfta bulunuyorsun ve de BM’nin Küresel Kalkınma çabaları ile irtibatlandırıyorsun. Türkiye’nin bu açıdan daha fazla çaba göstermesi gerektiğine işaret ediyorsun. Ve bir kez daha ‘Barış: Gerçek mi, yoksa ütopik bir rüyâ mı?’ temasını işliyorsun. Nereden kaynaklandı bu fikirler ve program yapımı?

Bircan Ünver : Bu soru için çok teşekkür ediyorum. Zira gerçekten benim için gerçek anlamda düşünsel, temel mesleki ve dünyaya ilişkin ilgi alanlarımın Amerika’da şekillenmesinde, bu proje başlıbaşına bir rol oynamıştır. Çünki New School Üniversitesi’deki ders kıstasları çerçevesinde ve 1- 2 dakikadan uzun olmamak üzere, ilk kısa ve 1.5 dakikalık olan projem, “Freedom of Human Spirit” idi. 2ncisinde sanıyorum 5dk.lık bir süre verilmişti. “TV & Ideas” yapım dersinin öğretim görevlisi Deanna Kamiel, tüm sınıftan 2.ci proje için fikirleri onayına sunmamızı talep edince; ben o dönem Metropolitan’da açık olan Magritte sergisi üzerine bir proje teklifi sundum. İlki, Flushing Meadow Park’taki bir heykelden olduğu için, bana şunu dedi: “Bircan, tamam, sanat alanında çok köklü bir bilgi ve birikimin var. Bunu ilk projede yansıttın. Şimdi sanat-sergi dışında, farklı bir fikir ve proje önerisiyle gel!”

Belki de düşünsel olarak en çok zorlandığım bir dönemdi. Adeta beynim kilitlenmişti. Tam tamına iki hafta kafa patlattım ve muthiş başağrıları geçirdim. Bu sürecin sonucunda, birden bire aklım iki çok farklı noktaya takıldı.
Biri, o dönem İstanbul’da Annem-Babamın bakımını üstlenmiş oldugu oğlum, Barış’a ve daha sonra Amerika’nın 42.nci dönem başkanı seçilecek olan Clinton’un ilk dönem Seçim kampanyasına! (1992 Ekim ayı). Bu noktada, hemen 42.ci sokak, 5.nci cadde üzerindeki büyük halk kütüphanesine gittim. O dönemki bilgisayar teknolojisi ve kayıtlara ragmen, “barış-demokrasi-savaş ve nükleer karşıtı” anahtar sözlerle buradaki sivil toplum kuruluşlarını tespit etme girişimim sonucu, karşıma sadece yanılmıyorsam New York ve çevresinde olmak üzere 300 ana başlıkta bir döküm listesi çıkmıştı… Çok heyecanlandım ve bunu hemen yazılı proje teklifine dönüştürdüm. Deanna, çok beğendi, onayladı ve hemen başla, dedi.

Ve bunun sonucu, 1992 yapımı 11.30 dakikalık ilk projenin çıkış kaynağı da budur. Aynı zamanda ilk kez BM’ye yine ön araştırma ve görsel temini amaçlı ayak basmamı da yine 1992 yılında bu proje sağlamıştır. Bunun QPTV de yayın amaçlı, sanırım 30 dakikalık yine aynı başlıkla genişletilmiş versiyonunu da, o zaman 11 yaşında olan oğlum Barış’a ithaf etmiştim. Özellikle ilk oğlumun adının da Barış olması, belki bugün çok naifçe gelebilir ancak 40’lı yaşlarımda, yeryüzünde Barış’ın gerçekleşebileceğini ve açlığın sona erebileceğini, eğer barış’a yatırım yapar ve barış ilkeleri içinde yaşarsak, ulaşabileceğimizi ümit ediyordum. Her koşulda, 22 yaşımdan ve somut olarak Barış’ın doğumundan itibaren bilinçlice ve her adımı o doğrultuda atılmış, ülke ve yeryüzünde barış’a adanmış bir yaşamdır, benimkisi! O nedenle bu soru ve tema da yaşadığım ve olanaklar elverdiği ölçüde devam edecektir…

“MDGs & ATATÜRK” (kısa adı olarak) programının da, özellikle ve doğrudan “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” çerçevesinde ve yine 1.nci Dünya Savaşı ve Çanakkale-Gelibolu’nun da 100.ncü yıldönümüne de denk gelmiş olduğu için; çok sembolik olmasına rağmen, benim için anlamı ve yeri, tüm bu tanımlar ve anlamlar içindedir. Özellikle bugün bulunduğumuz noktadan hem 92 yıl öncesine hem de bugünün Türkiyesi ve dünyasına hem MDGs hem de SDGs çerçevesinde baktığımız zaman; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk onbeş yılı/altın yılının sadece MDGs için değil; aynı zamanda SDGs’in bir çok temel maddesi (en az 10 hedefi)nin de halen çok ötesinde olduğu da dikkatli bakanın gözünden kaçmıyor. Ama benim çalışmam bunun daha geniş kitleler tarafından farkedilerek, gören sayısının artmasını amaçlıyor ve tüm önyargısız, dürüst, samimi ve şeffaf değerlendirmeler içeriyor. Ayrıca burada iddia ediyorum ki, Türkiye Cumhuriyetı’nin ilk onbeş yılındaki ulusal ve insani gelişme ve kendine yetme hedefleri, sadece BM nezdinde ve 2030 yılı hedefleri için değil; 2050 yılına potansiyel BM hedeflerinde de, halen dünyanın bir çok ülkesi nezdinde, bu anlayış-gidiş ve yavaşlıkta ve halen yeryüzünü de infilak ettirmemişsek, bir çok madde ve hedefte yine ileri olacaktır!
Bu kapsamda denebilir ki, devamı gelmedi, getirilmedi! Hem içten hem dıştan izin mi verildi ki, hemen Atatürk’ün yeryüzünden ayrılmasının akabinde, temel taşlar sökülmeye başlanmıştır ve halen de o temel taşları sökme-sökülme süreci devam etmiyor mu? Yine aynı kapsamda soruya yanıtı bir başka noktadan da arayabiliriz. Örneğin Amerikan Anayasası’nın hem 1.nci maddesi Düşünce Özgürlüğü (public access televizyon istasyonlarıyla elektronik ortamda 1968/1969’da hayata geçmiştir) hem Amerika’da yaşayan herkese eşitlik, Amerika’nın 16. Başkanı Lincoln’un, köleliği de 1863 yılında kaldırmış olmasına ragmen, Dr. Martin Luther King Jr. ’un bu uğurdaki mücadelesi nedeniyle 1968’de öldürülmesinin önüne geçilememiştir. Sonuçta, Amerikan Anayasası’nın sembolik anlamda tam olarak hayata geçmesinde, Barak Obama’nın 2008’de ilk kez seçilmiş 44.ncü başkanlığıdır, ırk ayrımcılığında en üst düzeyde ve anayasal haklar çerçevesinde başarılmış hedef olarak… Oysa, Amerikan Anayasası 1787’de ilk kez halk adına kabul edildi. Amerikan Anayasası’na, en başta Amerikan halkı sahip çıkmıştır ve oradaki kendi eşit haklarına yönelik her bir maddeyi hayata geçirmek için de 200 yıla yakın bir mücadele sürecine yayılmıştır. Ve bu mücadele süreci halen farklı boyutlarda günümüzde de devam etmektedir.
Oysa bizim ilk Anayasa, ilk başta askeri darbelerle ve son 3 dönemde ise din’i ve geriye dönüşüm hedefli delik deşik edilmiş ve kevgire dönüştürülmüştür. Bu noktada, ülkenin kuruluş anayasasına, aynen kutsal kitap Kuran’a sahip çıktığımız ve çıkıldığı gibi, özellikle de demokratik insan hakları, düşünce özgürlüğü, kız çocuklarının eşit eğitim-öğrenim ve miras hakları benzeri alanlarda da, ilk kuruluş anayasamıza ve özellikle de Evrensel Eğitim’in (MDG#2) gerçek anlamda köklü bir uygulaması olan ancak çok kısa ömürlü sürdürülmüş olan Köy Enstitülerine sahip çıkılmalıydı! Ve bugün ülkemizde, kanımca en çok da buna sahip çıkılmalı ve yeniden hayata, ulusal laik eğitim politikası olarak hem de en kısa zamanda geçirilmelidir!

Umudum; konferansın 2.ncisini bu kez çok daha geniş kapsamlı ve katılımlı ve “Pioneer of the Sustainable Development Goals: Atatürk” veya “Sustainable Development Goals and Atatürk” başlık ve teması altında yapabilmemiz için bazı teşvik, destek ve katkıların sağlanmasıdır. Bu gerçekten benim için ödüllerin ödülü olacak!

Bütün bunlara ek ve bu konuda son söz olarak şunu belirtmek istiyorum: “The Light Millennium”u en başından itibaren “açık online global okul” olarak öngörmüş ve yıllar içinde de bir çok üniversite ile işbirliğiyle başarılı programlar da sergilemiştik. Bu güven, saygınlık ve moral gücüyle de; tam da bu süreçte “The Light Millennium” un mevcut kuruluş amaçlarına “Eğitim-Öğrenim” i de dahil etmeye yönelik girişimler içindeyiz. Bu anlamda da, özellikle “Eğitim Etkinlikleri” kategorisinde almış olduğum bu ödülün zamanlaması mükemmel ve gerçekten ayrıca şevk verici oldu.

lisa_dolling_edw_foster Özellikle, Prof. Edward Foster ile “College of Arts and Letters at Stevens University”nin dekanı Dr. Lisa M. Dolling’e, Hoboken’da; adıgeçen konferansın 19-20 Nisan 2013 tarihlerinde gerçekleştirilmesine birlikte ev sahipliği yaparak olanak sağladıkları için, çok çok teşekkür ediyorum.
Ayrıca, çekim ekibime; Rene Valdivia başta olmak üzere, Richard Graziano, Jim Oderwald ve Cora Fernandez ile açılış ve kapanış müziğinde Dr. Ayşegül Durakoğlu’nun piyano performansıyla katkılarını ve ayrıca programda yer almış olan tüm değerli konuklar ile interaktif bölüme katılarak programın kapsamının genişletilmesine ve içeriğinin daha da zenginleşmesinde etkili olan ve programda ismi geçen herkese tek tek ve çok çok teşekkür ediyorum.

mdgs-conferernce-titled-merged

Dip notes:

Röportajın 1.Bölümü [1]
Birleşmiş Milletler Genel Kurul Toplantısı [2]
2015-2030 dönemini kapsayan yeni hedefler ne anlama geliyor? [3]
Mustafa Kemal Atatürk’ün öngörüsü [4]
Binyılın Kalkınma Hedefleri’nin Öncüsü: ATATÜRK! (Dosya) [5]
Kalkınma için Küresel Ortaklık! [6]
Paul Cohello – Simyacı [7]
Bircan Ünver’in yapımları – Videografya [8]
“The Light Millennium – New York, [9]
“IşıkBinyılı.Org –İstanbul” [10]
The Light Millennium TV – LMTV [11]
New School Üniversitesi [12]
The Light Millennium TV – MDGs & ATATÜRK” programı [13]
Dünyanın Duvarları: Burhan Doğançay” (“Walls of the World: Burhan Doğançay”) belgeseli [14]
“Doğu’nun İzleri: Erol Akyavaş” [15]
LMTV’nin video kütüphanesi [16]
(Intervention by Ms. Bircan Ünver, President-Founder and Head NGO Representative at the United Nations Department of Public Information of The Light Millennium – Observer. [17] )
LM adına BM ile işbirliği yaparak düzenlediğim ilk program: 59. Yıllık UN DPI NGO Konferansı – 2006 [18]
Is genetically modified food a solution? (A panel at 2the 65th Annual DPI/NGO Conference) [19]
QPTV Press Release [20]
“Turkish-Amerikan Women Profiles [21]
“Musica Mundana: Sound of Universe” [22]
Julie Mardin [23]
Peace: Reality or Utopian Dream? – 1 [i]
Peace: Reality or Utopian Dream? – 2 [ii]
Peace: Reality or Utopian Dream? – 3 [iii]

Konuya ilişkin ek bilgiler:

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: