‘Halk Kültürü’ ve ‘Kitle Kültürü’


Hangi kültür Türkiye’nin terörle mücadelede elini güçlendirir?

culture
OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Etnik ve dinsel çoğulculuğa yapılan vurgular, bunun karşıt kültürlerin oluşumu açısından anlamı, nüfusun % 80’nin kentlerde yaşar hale gelmesi, muhalefet partilerinin iktidara alternatif görülememesi, toplumdaki “üst zenginlerin” sayısının artması ve diğerleri… Bu hususlardan önemli olan bir tanesi, ayrılıkçı/bölücü terörizmle mücadele eden bir ülke olarak Türkiye’deki “şehitlik” ve “gazilik” kurumlarının/olgularının, halk kültürü ile kitle kültürü nezdindeki yeridir.

***

ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE HALK KÜLTÜRÜ/KİTLE KÜLTÜRÜ AYRIŞMASI
13 Ağustos 2015

orhan_turkdogan

Bu çalışma, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan [1] ’ın 2023 Dergisi’nin [2] 15 Temmuz 2015 tarihli 171. sayısının, 44-48. sayfalarında yer alan, ”Türk Toplumunda ‘Kitle Kültürü’ ve ‘Halk Kültürü’ Farklılaşması” [3] başlıklı yazısını çıkış noktası almıştır. Esin kaynağı, bu yazıdır ya da bu yazıdan üretilmiştir de denilebilir.

Prof. Türkdoğan; söz konusu yazısında, halk kavramından yola çıkmış, önce halk kültürüne, sonra kitle kültürüne açıklık getirmiş; sonuçta da, halk kültürünün kitle kültürünün tehdidi altında olduğuna işaret ederek, bunun “sosyolojik açıdan milletleşme kimliğinde yarılmalara neden olabileceği” ve “halk kültürünün tüketilmesi anlamını” taşıdığı değerlendirmesinde bulunmuştur. Prof. Türkdoğan, yazısında, halk kültürünü milli kültür olarak da almış, bu iki kavramı biri birlerinin yerine de kullanmıştır.

Prof. Türkdoğan; Ziya Gökalp’in, milli kültürün kaynağının halk olduğu, halkın geleneklerinden, yapageldiği şeylerden, sözlü ve yazılı edebiyatlarından, estetik ve ekonomik ürünlerinden neşet ettiği, yani halk kültürünün ya da milli kültürün, halkın eseri olduğu ve demokratik bir mahiyet arz ettiği görüşüne değinmiştir. Prof. Türkdoğan; “sürekliliğini koruyan ve tarih kültür mirası” ile beslenen, “köylü, kasabalı ve kentlerde yaşayan -üst zenginler ve aydınlar dışındaki- geniş toplulukları”, halk kültürünü temsil eden topluluklar olarak almıştır. Prof. Türkdoğan’a göre; kitle, Batılı toplumların “demokratikleşme ve ferdiyetçilik” sürecinin ürünüdür. “Kitleler, tarihliği ve sürekliliği olmayan protestocu niteliğe sahip oluşumlardır. Kitleler, -ya düzenden memnun olmayan veya kitle iletişim araçlarının etkisiyle şartlandırılan kalabalıklar olması nedeniyle- toplumu nasıl yıkabilirim, düzeni nasıl değiştirebilirim ve dilediğim tarzda nasıl hareket edebilirim endişesi içindedirler.”

Prof. Türkdoğan, yazısında, bazı tespitlerde bulunmuştur. Bunlardan dikkati çeken bir tanesi, “püritan demokrasi zihniyetinin bozulması ve ‘de-modernizme’ dönüş” ile ilgilidir. O’na göre; “artık post modernizm yoktur. Modernizmin, insanların çağın yeniliklerini, inanç ve değerlerini algılamaya yönelik atıf sistemleri, bir bataklığa sürüklenmiş -deyim yerinde ise- anarko yapılaşma veya de-modernleşme olgusu biçimsel yönelimini sürdürmeye başlamıştır.” Bir başka tespiti ise, kitle kültürünün; sanat, estetik, din, felsefe ve sosyoloji alanlarındaki bilinen/mevcut düşünce sistemlerini geri plana iterek, “büyük çaplı ideolojilere, sosyal hareketlere ve materyalist öğretilere açık” bir yönelim içine girdiği; bu durumun, “ideolojik şartlandırma havuzu”nun büyümesini sağladığı; “çıkarcı, materyalist, hesap ve tekniğe dayalı, sanat ve hümanist bilimlerin daha az saygınlığa ve daha az desteğe mazhar olduğu” bir zihniyeti öne geçirdiğidir. Prof. Türkdoğan’a göre, her gün biraz daha büyüyen kentlerdeki “yığınlaşma” ya da “doluluk”, kitle kültürünün malzemesidir; bu, tıpkı çalışması için bir makineye yağ konulmasında olduğu gibi, kitle kültürünü beslemektedir.

Prof. Türkdoğan’a göre, Sovyetler Birliğinin dağılması ve yeni demokratikleşme süreci, “bireye büyük sorumluluklar” yüklemekle birlikte, “evrensel katılımı” hızlandırarak, “kültür yaşantımızda evrenselliği” sağlamaktadır. “Evrenselleşme ve özgürleşme”, etkin güçler olarak kendisini göstermekte; bireyselci eğilimler, katılımcı demokrasi biçimleri, toplum katlarında kitlelerin doyum sağlayacağı komplo teorilerine daha da açık olmakta; bu da, halk kültürü karşısında kitle kültürünün öne çıkmasına yol açmaktadır. Prof. Türkdoğan; buradan hareketle, kitle kültürünün (i) anonimlik, (ii) duygusallık, (iii) “akli denetimin erimesi” ve (iv) “kişisel sorumluluğun yok olması” özelliklerini içerdiğine dikkat çekmiş, bu suretle kitle kültürünün özünü ortaya koymuş ve kitle kültürünü halk kültürü ile karşılaştırmıştır. Bu karşılaştırmada da şunlara işaret etmiştir: (i) Kitle kültürünün öznesi yığınlar veya kalabalıklar iken, kültürün öznesi birey ve özgür kişiliktir. (i) Kültür insanın yücelmesi ve mükemmelleşmesi sürecini yansıtırken, kitle kültürü ihtiyaçların doyurulması ile ilgilidir. (iii) Halk, kültür yaratırken ve buna halk kültürü denilirken, kitle kültür yaratmak yerine (işlenmiş) kültürü öğretmek-yaymak işlevini yerine getirir. (iv) Kültürün öznesi özgür kişi(lik) iken ve halk kültürü demokratik bir mahiyet arz ederken, içerdiği yeknesaklık nedeniyle kitle kültürü bireyin hürriyetini (özgürlük alanını) daraltır. (v) Halk kültürü ya da milli kültür bir nitelik çerçevesi oluştururken, kitle kültürü daha ziyade nicelik-yığın kavramıyla belirlenir. (vi) Halk kültürü ya da milli kültür, bir şey yapma, bir şey üretme ve bunları bir tarih bilinci içinde muhafaza etme eğilimini yansıtırken, kitle kültürü bunlara karşı koyma ve içerdiği düşünce doğrultusunda bir yönlendirme çabası içindedir. Prof. Türkdoğan’a göre, “kitle, farklı olan her şeyi, kalifiye ve seçkin olan her şeyi -hatta ferdi bile- altında ezmektedir.”

Prof. Türkdoğan, yazısında, bu durumu ile kitle kültürünün, “düşündürücü bir biçimde” milli kültürü tehdit edip edemeyeceğini sorgulamış ve bu bağlamda, kitle kültürünün bir “karşıt kültür” alanı olduğu tespitinde bulunarak, diğer karşıt kültür alanları gibi kitle kültürünün de, egemen kültürü (milli kültürü) tehdit ettiği sonucuna ulaşmıştır. O’na göre, kitle kültürü, günümüz insanını, hemen her şeyde, bir “ikonoklazm” denilebilecek, “eşya” ve “zevk” fetişizmi ile karşı karşıya bırakmıştır. Gecekondulaşmanın kitle kültürünün oluşum sürecindeki payının büyük olduğuna, köy ve kasaba kökenli milli kültür taşıyıcılarının gecekondulaşma süreci üzerinden zamanla yozlaşarak kitle kültürü taşıyıcılarına dönüştüğüne işaret etmiştir.

Bilineceği üzere, uluslararası ilişkilerdeki (politikadaki) güç kavramının kapsamına, bir devletin insan gücü (nüfusu) ve nüfusunun gösterdiği özellikler de dâhildir. Bir devletin ülkesinde yaşayan ve/veya o devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan insanlar arasındaki kültür bağının gücü (derecesi) ve yaygınlığı ile, o devletin gücü arasında karşılıklı bağımlı bir ilişki vardır; vatandaşları arasındaki kültür bağı ne kadar güçlü ve yaygın ise, devlet de o kadar güçlüdür. Nüfusunun büyüklüğü kadar ortak bir kültür ile yoğrulmuş olması da, o devlet için önemli bir güç unsudur. Kültür bağının güçlü ve yaygın olması, uluslararası politikadaki rekabet bağlamında, hem hasım gördüğü (hedef aldığı) devlet içinde kendisine müzahir unsurlar arayan devletlerin bu çabalarını boşa çıkarır, hem de “cephe gerisinin” sağlama alınması ve bir devletin muhataplarına karşı kullanabileceği imkânlarının/yeteneklerinin “güvenilir” ellerde olması anlamlarına gelir. Yani bir devlete belirgin bir güç/avantaj sağlar. Onun içindir ki, kültür bağının güçlü ve yaygın olması, ulusal güç bağlamında oldukça önemlidir.

Bu, dün böyle idi. Bugün ise, Sovyetler Birliğinin 1991’de dağılmasının ve “yumuşak gücün” öne çıkmasının etkisinde, “kültür”, düne göre daha önemli hale gelmiştir. Son küreselleşme dalgasının bir boyutunun da farklı kültürlerin korunması olduğuna bu gözle bakılabilir. Son 10-15 yıla bakarak, farklı kültürlerin korunması gereken “farklı dünyalar” olarak takdim edilmesinin ve bu yolda ülkelerin iç işlerine müdahale edilmesinin meşru sayıldığı bir anlayışın gelişmiş olmasının, ne gibi sonuçlara yol açtığını görmek ve görülenleri “kültür” ile ilişkilendirmek pekâlâ mümkündür. Onun içindir ki, Prof. Türkdoğan’ın sosyolojik bir olgu olarak ele aldığı “kültür” konusu, gerçekte uluslararası ilişkiler için de son derece önemlidir.

Sovyetlerin dağılma süreci girmesi ile eş zamanlı olarak yaşanan ve o tarihte “çevre” mülahazası ile ilişkilendirilen Batı Avrupa ülkelerindeki sanayi tesislerinin Doğu Avrupa’ya kaydırılması süreci, Prof. Türkdoğan’ın bahse konu yazısının etkisinde, uluslararası ilişkiler bağlamında farklı çağrışımlara neden olmuştur. Sanayi tesislerinin doğudaki ülkelere kaydırılması süreci, çevre ve başka mülahazalar açısından görülebildiği kadar, (i) Batı Avrupa ülkelerinde kitle kültürünün özgürlükleri kısıtlayıcı etkisinden duyulan rahatsızlık ve bundan kurtulma, (ii) milli kültüre dönüş ve (iii) sanayi tesislerinin gittiği Doğu Avrupa ülkelerini kitle kültürü (işlenmiş kültür) üzerinden kontrol, açılarından da görülebilir.

Eğer kitle kültürüne evrenselleşmeye aracılık işlevinin yüklenmiş olduğu çıkış noktası alınır ise, bu takdirde, neye/hangi aktöre göre (hangi aktör merkezli) evrenselleşme sorusu ile karşılaşılacaktır ki, bu durumda kültürün süper güçler arasındaki rekabeti ayrıca etkilediğini varsaymak gerekecektir.

Kitle kültürünün kalifiye ve seçkin olan her şeyi altına alıp ezmesi olgusu, özgürlüğü sınırlandırıcı olduğu kadar, yaratıcılığı sınırlandırıcı bir yan da taşır ve bu, isabetli karar almanın maliyetini artırıcı bir etkiye yol açar. Eğer “sınırlı kaynaklarla yönetim” gerçeği ve kitle kültürünün evrensellik boyutu ve dolayısıyla arkasındaki süper güçler hatırlanırsa, kitle kültürünün süper güçlerin hegemonik konumlarını sürdürmelerine aracılık ettiği de ileri sürülebilir.

Son dönemde Kongre’de yürütülen soruşturmalar hakkında uluslararası medyaya yansıyan haberlerden, ABD uyruklu bazı büyük şirketlerin; Çin pazarına girebilmek için, daha önce ABD devlet kurumları yaptıkları işlerden edindikleri gizli bilgileri kullandıkları ya da ABD uyruklu diğer rakip şirketlere zarar verecek derecede onların aleyhinde çalıştıkları anlaşılmaktadır. Bu şirketlerin, Washington Yönetiminin özellikle savunma sanayi alanında ve kritik önemi haiz diğer sektörlerde getirdiği düzenlemeleri görmezden geldikleri ya da ihlal ettikleri de, aynı şekilde, bilinmektedir. ABD uyruklu şirketlerin bu yaklaşımları, yine özde, kitle kültürü ile de açıklanabilecek bir durumdur.

Bu çalışmaya konu mülahazalar kapsamında Türkiye’nin uluslararası ilişkileri bağlamında kültür konusuna bakıldığında ise, akla birçok husus geliyor. Etnik ve dinsel çoğulculuğa yapılan vurgular, bunun karşıt kültürlerin oluşumu açısından anlamı, nüfusun % 80’nin kentlerde yaşar hale gelmesi, muhalefet partilerinin iktidara alternatif görülememesi, toplumdaki “üst zenginlerin” sayısının artması ve diğerleri… Bu hususlardan önemli olan bir tanesi, ayrılıkçı/bölücü terörizmle mücadele eden bir ülke olarak Türkiye’deki “şehitlik” ve “gazilik” kurumlarının/olgularının, halk kültürü ile kitle kültürü nezdindeki yeridir. Eğer terörizmle mücadele “uzun soluklu” ve bütün güç unsurlarının kullanılacağı bir mücadele ise, acaba hangi kültür Türkiye’nin terörle mücadelede elini güçlendirir?

*
ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: