Ateş Çemberi ortasındaki Türkiye!


…ve sürekli su alan Dış Politika Gemisi…

ring_of_fire

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Türkiye’ye yönelik tehdit ve risk artmıştır. Türkiye’yi çevreleyen denizlerdeki ateş yükselmektedir. Türkiye’nin bölgelerdeki hareket alanı giderek daralmaktadır. Türkiye’nin söz konusu üç denizden birinde sıcak çatışma içine girmesi, kalan iki denizde de çatışma riskini beraberinde getirecektir. Bu da, Türkiye’nin, eş zamanlı olarak her üç denizde de çatışma riskine hazırlıklı olmasını ve bunu mümkün kılacak güce ve alt yapıya sahip olmasını gerektirmektedir.

***

SAVUNMA VE GÜVENLİK BAĞLAMINDA GÜNCEL BİR TÜRKİYE FOTOĞRAFI
Ankara/29 Haziran 2015

Birincil ve bazı ikincil komşuları ile Türkiye’yi çevreleyen denizlerde cereyan eden güncel gelişmelerin ve buralardaki mevcut durumun “fotoğrafı” çekildiğinde ya da bir tespit yapıldığında, Türkiye’nin; adeta bir ateş çemberi ile çevrili olduğu, coğrafyasının çok hassaslaştığı ve Türkiye için potansiyel tehdit ve risklerin çok yönlü olarak artmış olduğu görülmektedir.

Türkiye, bir yarımada ülkesidir. Kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Akdeniz, batısında ise, Ege Denizi bulunmaktadır. Birincil komşuları, Suriye, Irak, İran, Nahcivan üzerinden Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Bulgaristan ve Yunanistan’dır. Denizler ve ortak bağlar üzerinden ikincil komşuları ise, Rusya, Ukrayna, Romanya, Makedonya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Lübnan, İsrail ve Mısır’dır.

deniz_meltemi2014

Kırım’ın Ukrayna’dan kopması ve Ukrayna’nın doğusunda yaşananlar ile öne çıkan ve ciddiyet kazanan Ukrayna krizi ile birlikte; Karadeniz, Rusya’nın ve NATO’nun karşılıklı tatbikatlarına sahne olmaya başlamıştır. breeze2014aTemmuz 2014’de, NATO üyesi ülkeler, Bulgaristan açıklarında “Breeze-2014” tatbikatını icra etmiş; Rusya, bu tatbikata, Karadeniz’de icra ettiği bir tatbikat ile karşılık vermişti. Arkasından, Eylül 2014’de, NATO; Rusya’ya karşısında Ukrayna’ya verdiği desteği dışa vurmak için, ABD, Kanada, İspanya, Türkiye ve Ukrayna’dan toplam 12 savaş gemisinin katılımı ile “Deniz Meltemi 2014” tatbikatını icra etmişti. Bu tatbikattan yaklaşık altı ay sonra, geçtiğimiz Mart (2015) ayı içinde de, Kırım açıklarında, ABD’den Amiral Brad Williason’un komutasında ABD, Almanya, Kanada, İtalya, turkey_navalTürkiye ve Romanya deniz kuvvetlerinden gemilerin katıldığı “PASSEX Tatbikatı” icra edilmişti. Bu tatbikat, Kırım’ın ilhakına verilmiş bir tepki olarak algılanmıştı ve Rusya’dan bu tatbikata yönelik ciddi tepki gelmişti. Bu tatbikat, Rusya’nın Kırım’da icra ettiği hava savunma tatbikatına denk gelmiş; ayrıca Rusya, bu tatbikatla eş zamanlı sayılabilecek şekilde, Ermenistan’dan, Gürcistan’dan ve Kırım’dan gelen askerler ile Karadeniz’de bir başka tatbikat daha icra etmişti. PASSEX tatbikatının dikkat çeken bir yanı da, katılan gemilerin aynı zamanda NATO Daimi Deniz Görev Gücü-II ’ye dahil olmaları idi. Bu, NATO’nun Ukrayna krizinde Rusya’nın karşısında olduğu yolunda Moskova’ya verilmiş net bir mesaj olmuştu. Daha yakın bir zamanda – Haziran (2015) ayı başında- ise, Karadeniz’de bir tatbikat daha yapılmış; bu tatbikata ise, sadece ABD Deniz Kuvvetlerine mensup bir destroyer ile Ukrayna Deniz Kuvvetlerine mensup bir firkateyn katılmıştır. Bu ikili tatbikat, Batılı ülkelerin Rusya’ya yaptırım konusunda aynı derecede istekli olmamalarına, ABD’nin ise Rusya’ya yönelik yaptırım politikasını sürdürme kararlığına işaret etmesi açılarından anlamlı bulunmuştur.

Ancak bu çalışmanın amacı ve ruhu bakımından anlamlı olan Karadeniz’deki gelişmeler, sadece yukarıda belirtilenler ile sınırlı değildir. Karadeniz’de artık Çin de kendisini göstermiştir. axe-china_navy__ship_-1024x612Geçtiğimiz Mayıs (2015) ayında, Rusya’nın Milli Günü ve 2. Dünya Savaşında elde edilen zaferin 70. yılı kutlamaları kapsamında, Çin Deniz Kuvvetlerine mensup iki firkateyn ve bir lojistik gemi (toplam üç gemi) Karadeniz’e geçmiş, Rusya’nın Novorossiysk limanına demirlemiş ve müteakiben de Novorossiysk açıklarında, Rusya Deniz Kuvvetlerine mensup gemiler ile birlikte, “Rusya-Çin Deniz İşbirliği-2015” tatbikatını icra etmişlerdir. Du Xiping, Sergei Yuriyevich ZhugaBu tatbikat, Çin’in, Ukrayna krizi nedeniyle Batı ile sorunlar yaşayan Rusya’ya verdiği bir destek olarak algılanmıştır. Ancak Çin ile Karadeniz arasındaki mesafe dikkate alındığında, Çin Deniz Kuvvetleri unsurlarının Karadeniz’deki varlığı, hem Pekin’in Moskova’ya verdiği desteğin önem derecesine, hem de Karadeniz’in Çin’in ilgi ve çıkar alanına dâhil olduğuna işaret eder. Çin’in Ukrayna’da tarım ve hayvancılık alanında ciddi yatırımlarının bulunduğu bilinmektedir.

Gürcistan’ın Devlet eski Başkanı Mihail Saakaşvili’nin -Ukrayna vatandaşlığına kabul edilerek- Ukrayna’nın Karadeniz kıyısındaki Odessa iline Vali olarak atanması, Karadeniz’deki hareketliliğin ve Karadeniz’den algılanan riskin artacağı işareti olarak alınmıştır. Çünkü Rusya ile Moldova arasında anlaşmazlık konusu olan Transdinyester bölgesi, Odessa’nın hemen batısındadır, Odessa’ya bitişiktir. Saakaşvili; Gürcistan Devlet Başkanı olduğu dönemde, Güney Osetya ve Abhazya konularında Rusya ile karşı karşıya gelmişti ve her iki konuda da Moskova karşısında geri adım atmıştı. Odessa Valisi olmasından hemen sonra da Gürcistan İçişleri eski Bakan Yardımcısını Odessa Emniyet Müdürü olarak atamıştı. Bu belirtilenler, Kiev Yönetiminin, Saakaşvili üzerinden Moldova’da ve Gürcistan’da Rusya’ya yeni cepheler açma niyetine işaret etmektedir ki, bunun -Türkiye’nin aleyhine olarak- Karadeniz’deki mevcut hareketliliği ve dolayısıyla riski artıracağı açıktır. kb-15-06-21-vanikoy-0192ABD’ye ait “Laboon” destroyerinin; Gürcistan Sahil Güvenlik unsurları ile ortak tatbikat yapmak üzere, 27 Haziran 2015’de Batum Limanının demir atması, belirtilen görüşleri teyit eden, çok yakın bir başka gelişme olarak alınabilir.

Karadeniz, Soğuk Savaş yıllarındaki koşulların ve “denge” durumunun etkisinde, savunma ve güvenlik açılarından Türkiye’nin ihmal ettiği bir coğrafya olmuş; Türkiye, Karadeniz’de, 1991 sonrasında, yeni koşulları dikkate alan bir savunma ve güvenlik yapılanmasına, alt yapı yatırımına gitmemiştir. Oysa Türkiye, Sovyetlerin dağılmasından sonra, Karadeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip ülke konumuna gelmişti. Önce Bulgaristan’ın ve Romanya’nın NATO’ya üye olması, sonra da Ukrayna krizi üzerinden ortaya çıkan güncel tablo, Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi üzerinden elde ettiği kazanımları tehdit eden bir durumun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Karadeniz’in güncel tablosunda, Türkiye’nin; bu Sözleşme nezdindeki sorumluluklarını “eksiksiz” yerine getirmek ve/veya bu Sözleşmenin uygulanmasını “esnetmek” baskıları ile karşı karşıya kalma ihtimali giderek güçlenmiştir. Bu sürecin, Türkiye’nin güç kaybını yaşadığı düşünülen bir süreç ile eş zamanlı olması, Türkiye için Karadeniz’de riski artırmaktadır. Ukrayna’nın geçtiğimiz günlerde, mevzuat değişikliğine giderek, ülkesini nükleer silahlara, diğer kitle imha silahlarına ve Barış Gücü kapsamında yabancı askerlere açması, hem Karadeniz, hem de Türkiye için söz konusu olan riskin güncel boyutunun anlaşılması bakımından önemlidir.

Yunanistan’ın yaşadığı ekonomik krize, iki ülke arasında artan turizm trafiğine ve “Türk Akımı” doğal gaz projesine rağmen, Ege Denizi’ndeki risk azalmamış, tam aksine artmış gözükmektedir. Türkiye’nin vizeleri kaldırma politikası, Türkiye üzerinden üçüncü ülkelere geçme çabalarını artırmış, Türkiye yasadışı göç için istismar edilen bir ülke haline gelmiştir. Özellikle Türkiye’nin batı sahillerinden Yunan adalarına işleyen yasadışı göçte bir artış kendisini göstermiştir. Bu süreç, doğal olarak yeni mali yük anlamına geldiği için, Yunanistan’a sıkıntı olarak yansımakta; sadece Yunanistan’ın değil, yasadışı göç sorunu ve bu sorunun ekonomik/güvenlik boyutu ile karşı karşıya kalan diğer ülkelerin gözleri Türkiye’ye çevrilmektedir. Türkiye’nin vize politikası, sadece yasadışı göç sorunu bağlamında değil, uluslararası terörizmle mücadele bağlamında da eleştiri konusu yapılmaktadır. Yasadışı göç sürecinin Türkiye açısından öne çıkardığı olumsuzluk, Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki adaları, adacıkları ve kayalıkları sahiplenme politikasının sürdüğünün görülmesine hizmet etmesidir. Bu bağlamda, Aydın’ın Didim ilçesinin hemen karşısında yer alan Eşek Adası ile Bulamaç Adası, son dönemde isimleri öne çıkan adalardır. Ege Denizi’nin bir adalar denizi olması ve Türkiye’nin “burnunun dibindeki” adaların Yunanistan’a ait olması ve/veya Yunanistan’ın ısrarla bu adaları sahiplenme politikası gütmesi, Türkiye için, çatışma riskini de içeren ciddi ve potansiyel bir sorun olarak varlığını korumaktadır. Türkiye’nin Ege Denizi’nde altı mil olan karasularına bitişik adalar, Türkiye’nin derinliğine nüfuz etme avantajı verdiği için, Ankara Hükümetleri tarafından bugüne kadar hep ciddi bir tehdit unsuru olarak görülmüştür. Artan yasadışı göç olayları, Yunanistan’ın izlemekte olduğu politikayı ve Türkiye’nin bu politikadan algıladığı tehdidi ve bağlı endişeyi yeniden gündeme taşımıştır. Mevcut Aleksis Çipras Hükümetinde Savunma Bakanı olarak yer alan Panos Kammenos’un Nisan 2015’de medyaya yansıyan, Ege’nin bir Yunan Denizi olduğu yolundaki sözleri ve buna Türkiye’den gelen tepkiler, Ege Denizi’nde durumun göründüğü gibi olmadığına işaret etmiştir. Yunanistan; açıkça kendisine bırakılmamış, kime ait olduğu bilinmeyen ya da Türkiye’ye ait olduğu belli olmakla beraber Türkiye’nin bunun “alameti”ni göstermediği adaları, adacıkları ve kayalıkları sahiplenme politikası izlemekte; Yunanistan Silahlı Kuvvetleri, örtülü yollarla, bilinçli ve sistemli bir şekilde bu politikayı sürdürmektedir. Atina’nın; örtülü girişimlerini, “oldu-bitti stratejisi” ile uygun konjonktürde, “açığa” vurması, Ankara’yı beklenmedik durumlar ile karşı karşıya bırakma ihtimali asla zayıf görülmemektedir. Ekonomik açıdan zorda olması, Atina’nın Ankara’yı karşısına alma ihtimalini zayıflatmamakta, aksine güçlendirdiğini düşündürtmektedir. Türkiye’yi önlerinde engel olarak gören aktörlerin, belli koşullarla, Atina’yı, Ankara’nın dikkatini Ege’ye çekme işlevini yerine getirmeye yönlendirmesi pekâlâ mümkündür. Türkiye ile Yunanistan arasında artan turizm hareketliliği, bu düşünceyi değiştirmemektedir.

Ege Denizi ile ilgili olası senaryolara bakarken; Yunanistan’daki Çipras Hükümeti ve ekonomik kriz, Ege Denizi’nin Karadeniz’e girişi-çıkışı kontrol etmesi, Rusya’nın Batı ile karşı karşıya bulunduğu, Çipras ile öne çıkan ve artan Rusya-Yunanistan yakınlığı, Rusya’nın Karadeniz konusunda takviye/lojistik için nehir ulaşımından yararlanma avantajına sahip olduğu hususlarını da hatırlamak ve bunların Türkiye’nin Ege Deniz’den algıladığı riskleri/tehditleri nasıl etkileyebileceğine eğilmek de gerekir.

Mavi Balina-2014 Fiili Deniz Davet Tatbikatı

Türkiye, ortasında Kıbrıs Adasının yer aldığı, Doğu Akdeniz çanağının kuzey kesiminde yer alır ve bu çanağın doğu (dip) kesiminde yer alan ülkelerden biri olan Suriye ile denizden komşudur. Çanağın doğu (dip) kesiminde Suriye’nin yanısıra, Lübnan ve İsrail vardır. Çanağın güney kesiminde ise Mısır yer alır. Doğu Akdeniz çanağına dâhil sularda, tıpkı Karadeniz’de olduğu gibi, bir hareketlilik söz konusudur. Mart 2014’de Kırım’da yapılan referandumdan Rusya’ya katılma kararı çıkması, Suriye’deki durum ve Mısır’daki gelişmeler ile bağlantılı olarak; Doğu Akdeniz çanağı da, artan deniz tatbikatları ile dikkati çekmeye başlamıştır. Ekim 2014’de, Rusya’nın Karadeniz Filosuna ve Kuzey Filosuna bağlı savaş gemileri Doğu Akdeniz çanağında, ortak bir tatbikat gerçekleştirmişlerdir. Amacı filolar arası etkileşimi geliştirme olarak açıklanan tatbikat, bir yönüyle Rusya’nın Karadeniz’de ve Doğu Akdeniz’de eş zamanlı çatışma ihtimalinin farkında olduğuna, diğer yönüyle de Karadeniz ile Doğu Akdeniz arasında geçişi sağlayan Ege Denizi’nin Rusya nezdindeki güncel işlevine işaret etmiştir. pak_navyKasım 2014’de, Türkiye’nin ev sahipliğinde, ABD, İngiltere, Almanya, Kanada ve Pakistan Deniz Kuvvetlerine ait unsurların iştirakiyle, harekat eğitimi konulu, “Mavi Balina-14” fiili deniz tatbikatı gerçekleştirilmiştir. Bu tatbikatın dikkati çeken iki yanı vardır. Birincisi Pakistan Deniz Kuvvetleri unsurlarının, Doğu Akdeniz çanağında bir tatbikata katılıyor olmasıdır. Bu, Pakistan’ın -Sünni kimliği ile- Orta Doğu’ya eklemlenme konusunda geldiği noktaya işaret etmesi açısından önemlidir. İkincisi ise, NATO üyesi katılımcı ülkelerin tatbikatta yer alan Deniz Kuvvetleri unsurlarının, aynı zamanda NATO Daimi Deniz Görev Grubu-II’ye dahil/tahsisli olmalarıdır. Bu da, NATO’nun hem Karadeniz’deki gelişmelere, hem de Doğu Akdeniz çanağındaki görüşmelere angaje olduğu anlamına gelmektedir, NATO, her iki coğrafya için de, ne yönde taraf olduğunu ortaya koymuştur. Ancak bu son husus bağlamında, NATO içinde bazı üyelerin bu angajmanlardan fazla hoşnut olmadıklarını görmek ve dolayısıyla güncel NATO’nun “yekpare” görüntüsünün o kadar da güçlü ve güvenilir olmadığını düşünmek uygun olacaktır.

russia_china2015

Mayıs 2015’de, Rusya ve Çin Deniz Kuvvetleri, Doğu Akdeniz çanağında ortak bir tatbikat gerçekleştirmişlerdir. Bu tatbikatın, Rusya’nın ve Çin’in Doğu Akdeniz’de ortaklaşa gerçekleştirdikleri tatbikat olarak, tarihte bir ilk olduğu ifade edilmiştir. İki ülkenin Karadeniz’deki ortak tatbikatı, Karadeniz’in Rusya için ifade ettiği anlam ve Çin’in bölgedeki varlığı/çıkarları hatırlandığında, tatbikat; Karadeniz ile Doğu Akdeniz arasındaki “bütünleşik” savunma konseptine ya da Karadeniz’de ayakta durmanın Doğu Akdeniz ile ilişkili olduğuna işaret etmesi açısından önemlidir. İçinde bulunduğumuz Haziran (2015) ayında ise; ilk hafta içinde, Mısır Deniz Kuvvetleri ile Rusya Deniz Kuvvetleri, Doğu Akdeniz çanağında, çok amaçlı bir tatbikat icra etmiş; son hafta içinde de, ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin iştirakiyle, Doğu Akdeniz çanağında Güney Kıbrıs Yönetiminin Münhasır Ekonomik Bölgesinde ortak arama-kurtarma tatbikatı icra edilmiştir.

Tatbikatlar ve katılımcıları, bir yönüyle, hem Doğu Akdeniz’de mevcut dengeleri değiştirmeye yönelik çabalara, hem de değişimdeki hıza işaret etmektedir. Son birkaç yıl içinde Doğu Akdeniz çanağında deniz yatağının altında zengin doğal gaz rezervlerinin bulunduğunun anlaşılması ve bu rezervlerin değerlendirilmesinde gündeme gelen boru hatları güzergâhları, söz konusu değişimin bir parçası (nedeni) olmak kadar, değişim için bir araç olarak istismar edilmeleriyle de kendisini göstermiştir. Mısır’ın, İsrail’in ve Güney Kıbrıs Yönetiminin Ankara ile olan ilişkileri, Suriye konusunda Ankara ile Washington’un yaklaşımları arasındaki sapma açısının derecesinin artmakta oluşu ve Ankara-Washington ilişkilerinde genelde görülen gerileme dikkate alındığında, Doğu Akdeniz çanağındaki tatbikatların, Türkiye’nin bu bölgedeki hareket alanının daralmakta olduğuna işaret ettiğini söylemek mümkündür.

Eğer Türkiye bir yarımada ülkesi ise, Türkiye’yi çevreleyen denizlere ilişkin olarak yukarıda verilen tablodan ya da çekilen “fotoğraftan” Türkiye’ye yönelik tehdidin ve riskin, her üç yönden de artmış olduğu anlamı çıkmaktadır. Türkiye’yi çevreleyen denizlerdeki ateş yükselmektedir. Türkiye’nin söz konusu üç denizden birinde sıcak çatışma içine girmesi, kalan iki denizde de çatışma riskini beraberinde getirecektir. Bu da, Türkiye’nin, eş zamanlı olarak her üç denizde de çatışma riskine hazırlıklı olmasını ve bunu mümkün kılacak güce ve alt yapıya sahip olmasını gerektirmektedir.

Eğer Türkiye’yi (yarımadayı) ana karaya bağlayan bölgede, Türkiye’nin karadan komşu olduğu ülkelerin durumu ve bu ülkelerin Ankara ile olan güncel ilişkileri dikkate alınır, bir de bunların “fotoğraf”ı çekilir ise; yarımadanın üç tarafında yükselen ateşin, bir “çembere” dönüşmekte olduğu, Türkiye’nin ateş çemberi içinde kalmış bir görüntü verdiği görülecektir.

Ermenistan-Türkiye ilişkileri ve Ermenistan’ın Türkiye’den talepleri herkesçe bilinmektedir. Bugünlerde, Ermenistan’da, yüksek elektrik zammı nedeniyle halk sokaklara dökülmüştür, protesto gösterilerinin önü alınamamaktadır, güvenlik güçleri müdahale etmeye çekinmektedir, halk çözüm önerilerini ret etmektedir. Olaylar için “renkli devrim” yorumları yapılmakta ve olayların arkasında yabancı vakıfların olduğu ileri sürülmektedir. Karadeniz’de Gürcistan ile bağlantılı olarak daha önce yukarıda değinilen gelişmeler, Gürcistan’ın yeni bir siyasal kaosun içine girme, yeni bir renkli devrim girişimine sahne olma ihtimaline işaret etmektedir. Azerbaycan, Avrupa Konseyi ile sorunlar yaşamaktadır. Karabağ sorunu, Aliyev Yönetimi üzerinde savuşturulması giderek zorlaşacak bir mecraya kaymaktadır. Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin geldiği noktanın, Bakü Yönetimini askeri adımlar atmaya isteklendirmesi mümkün görülmektedir. Aliyev Yönetimine yönelik son dönemde artan demokrasi ve özgürlük eleştirilerini savuşturmada işe yarayacak olması, Azerbaycan’ın Karabağ sorununda askeri adımlar atma ihtimalini beslemektedir. Bu ihtimali besleyen ciddi bir başka etken de; Karabağ konusunda atılacak askeri adımların Azerbaycan’ın enerji üretiminde düşüşe yol açabilecek olması ve bunun da, artık enerjide önde gelen “satıcı” pozisyonuna kavuşmuş olan ABD ile, yıllardır uygulanmakta olan ambargodan sıyrılmaya çok yaklaşmış olan İran’ın işine gelecek olmasıdır. Kuzey Kafkasya’da adından söz ettiren “Kafkas Emirliği”nin IŞİD’a bağlılık yemini ettiğinin ve sonrasında IŞİD’ın “Kafkas Vilayeti” ni ilan ettiğinin ileri sürülmesi, Kafkasya’nın güncel fotoğrafı açısından son derece önemli bir gelişmedir.

Kafkasya, Rusya’nın “yumuşak karnı” olarak görülür ve kabul edilir. Kuzey ve güney Kafkasya’da cereyan söz konusu gelişmeler, Ukrayna krizinde, Rusya’nın hareket alanını daraltma ve Rusya’ya Kafkasya’da yeni cephe açma amaçlı olarak görülse de, Kafkasya’ya batıdan bitişik olduğu için, Türkiye’nin Kafkasya’daki muhtemel gelişmelerin dışında kalabileceği düşünülemez. Her üçü de Türkiye’nin sınır komşusu olan Ermenistan’ı, Gürcistan’ı ve Azerbaycan’ı içine alacak muhtemel bir renkli devrim girişimi ve bunun beraberinde getirebileceği kaotik ortam, Türkiye’yi de etkileyebilecektir. Türkiye’nin Azerbaycan ile olan yakın ilişkileri ve Karabağ sorununa olan angajmanı nedeniyle, sadece bunlarda ortaya çıkacak gelişmeler bile Türkiye’yi Kafkasya’ya çekmeye yetebilecektir.

“Ateş çemberini” doğudan tamamlayan Kafkasya’ya bakarken, Kafkasya’ya güneyden bitişik ve Hazar Denizi üzerinden Kafkasya’ya nüfuz etme imkânına sahip İran’ın da görülmesi icap eder. Enerji zengini, nükleer programında sona gelmiş, ambargodan sıyrılmaya çok yakın ve ABD ile “mesafeli” bir yakınlaşmayı yaşayan İran’ın Kafkasya’daki muhtemel gelişmelere ilgisiz kalması düşünülemez. İran, eriştiği “bölgesel güç” konumunun bir gereği olarak, Kafkasya’daki gelişmelere her zamankinden daha çok eğilme ihtiyacı duyacaktır. Eğer ABD-Çin rekabeti ve ABD-İran yakınlaşması söz konusu ise, bunun da, bir şekilde, yine Tahran’ı Kafkasya’da rol üstlenmeye iteceği kabul edilmelidir. Bu itiş, İslam Dünyasında yaşanmakta olan Sünni-Şii çatışması ve Sünni İslam Dünyasında gözlemlenen Çin’e kayış bağlamında da görülebilir. İran, hem Kafkasya’yı Şii nüfuz alanına dâhil etmek ve/veya buradaki nüfuzunu güçlendirmek, hem de Sünni kimliği ile öne çıkmış Türkiye’nin Kafkasya’da “mevzi” kazanmasını önlemek için de, Kafkasya’ya eğilmek isteyecektir. İran’ın Ankara’nın Kafkasya’da mevzi kazanmasını önleme konusuna bakarken, Tahran’ın Irak’taki ve Suriye’deki nüfuz, imkân ve varlığını kullanma avantajı da hatırlanmak durumundadır. Belirtilenler, güncel Kafkasya’nın adeta “fokurdamakta” olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’nin bundan etkilenmeyeceğini düşünmek, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığına Mustafa Akıncı’nın gelmesinden sonra, müzakerelerin yeniden başlaması ve ortaya çıkan yeni müzakere sürecine yeni bir unsurun -Doğu Akdeniz çanağının doğal gaz zenginliğinin- dâhil olması; kuvvetle muhtemel, Ankara açısından sıkıntılı bir “meşguliyet” olarak kendisini gösterecektir.

Irak’ın ve Suriye’nin içinde bulunduğu durum, savunma ve güvenlik açılarından Türkiye’yi ciddi olarak etkileyen bir başka husustur. Gerek Bağdat, gerekse Şam, ülke genelinde kontrolü kaybetmiş gözükmektedir ve bu durum Türkiye’ye olumsuz olarak yansımaktadır. Türkiye’nin bölgedeki Kürt hareketini Irak’ın kuzeyindeki Kürt Özel Yönetimini “yapıcı” kucaklama politikası üzerinden kontrol etme girişimi başarılı olamamıştır. Suriye’nin dağılma sürecine girmesi ile öne çıkan Suriye Kürtleri; kazanımları ve yeni statüleri üzerinden, bir bütün olarak Kürt hareketinde heyecana yol açmış ve bu heyecan da Ankara’nın Kürt hareketini Irak’ın kuzeyi üzerinden kontrol etme politikasını etkisizleştirmiştir. Türkiye’nin bölge Kürtlerine yönelik bu politikası, hem başarılı olmamış, hem de Ankara’nın Bağdat ve Tahran ile olan ilişkilerini olumsuz olarak etkilemiştir. Ankara-Bağdat ve Ankara-Tahran ilişkilerinde bir gerileme baş göstermiştir. Buna Ankara-Şam ilişkilerinin durumu da eklendiğinde, Türkiye’nin güneyinin, doğudan batıya bir bütün olarak Ankara için sıkıntı kaynağı olduğu görülür. Türkiye’nin güneyindeki istikrarsızlık, Türkiye’ye taşmakta ya da sistemli/bilinçli bir şekilde Türkiye’ye ihraç edilmektedir. Güneyde savunma ve güvenlik açılarından dikkat çekici iki yeni özellik kendisini göstermeye başlamıştır. Bunlardan birincisi, Ankara’nın, Irak ve Suriye üzerinden de İran’a komşu olduğudur. İkincisi de, bu “uzun” komşuluğu belirleyen sınır hattının, aynı zamanda Sünni-Şii sınır hattına dönüşmeye başladığıdır. Ankara, atacağı herhangi bir adımda, İran’ı sadece doğudan değil, güneyden de komşu olarak dikkate alma zorunluluğa ile karşı karşıya gelmiştir.

Suriyeli sığınmacılar, işin insani boyutu bir yana, ulusal güç olarak bakıldığında, ekonominin hız kestiği bir dönemde, Türkiye’nin ciddi ekonomik kaynaklarına mal olmaktadır. Suriyeli sığınmacıların sayısı ve ülke geneline yayılmış olmaları, kaçınılmaz olarak istihbarat, savunma ve güvenlik risklerini de beraberinde getirmektedir.

Türkiye’nin Orta Doğu’yu etkileme çabası, Sünni İslam kimliği ile içeride ve dışarıda öne çıkması, İsrail ve Mısır ile olan “sorunlu” güncel ilişkileri, Suriye konusunda ABD’den uzaklaşması ve Ankara-Washington ilişkilerindeki gerileme, Türkiye’ye yönelik demokrasi, özgürlük ve insan hakları eleştirilerinin artmış olması -sonuçta bunların hepsi-, Ankara’nın Batıdan uzaklaştığı ve Batıdaki desteğinin erimeye başladığı bir süreci beraberinde getirmiştir. AB heyecanı kaybolmuştur. Türkiye, coğrafyasının kendisine sunduğu Batının bir parçası olma avantajını boşa çıkarıcı bir sürece girmiş gözükmektedir. Batının parçası olmak Orta Doğu’nun parçası olmakla örtüşemeyen bir durum olmamasına ve Arap ülkelerinin Batı ile olan yakın ilişkileri buna işaret etmesine rağmen; Ankara’nın izlediği politika, böyle bir algının mevcut olduğu çıkarsamasına neden olmaktadır. Bu tablo karşısında, NATO Antlaşması’nın “meşhur” 5. maddesinin Türkiye için işletilip işletilmeyeceğinin bugün daha şüpheli hale gelmiş olduğu düşünülmektedir. Rusya’nın Batı ile yaşadığı sorunlar üzerinden Türkiye’nin önüne gelen ve “Türk Akımı” olarak ifade edilen projede; Rusya’nın, geri adım sinyalleri vermesi ve bunu alıcı ülkelerin (Avrupa ülkelerinin) proje konusunda isteksiz oluşlarına dayandırması -devam eden krize rağmen Ukrayna güzergahından söz edilmesi-, Türkiye’nin yalnızlığı, destekten yoksun kalışı ve içinde bulunduğu durum (geldiği nokta) açısından oldukça anlamlı bulunmaktadır. Dikkat çekici olan, söz konusu yalnızlığın ve destekten yoksun kalışın sadece Batı Dünyası içinde değil, İslam Dünyası içinde de söz konusu olduğudur. Ankara, Şii İslam Dünyası ile arasına mesafe koymakla kalmamış, Ankara’nın Sünni İslam Dünyası içindeki yeri de daralmıştır.

Türkiye’nin yakından ilgilendiği ve halkının yanında durduğu Filistin sorununda, önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Filistin’de hükümet sorunu ortaya çıkmıştır. Filistin Yönetimi, Uluslararası Ceza Mahkemesinde İsrail aleyhine açmış olduğu davada, ilk kanıtları mahkemeye sunmuştur. Eğer bu gelişmeler Filistin-İsrail ilişkilerinde yeni gerginliklerin habercisi olarak alınır ise, Filistin sorununa angajmanı nedeniyle, bunun da yine Ankara’ya yansıyacağı, Ankara’yı meşgul edeceği ve Ankara’yı ilgi ve kaynak tahsis etmek durumunda bırakabileceği düşünülmektedir. Balkanlarda Makedonya’daki ve Bosna-Hersek’teki gelişmelerin de, tıpkı Filistin gibi, Ankara’yı etkileyeceği şüphesiz görülmektedir.

Ankara açısından, Orta Doğu-Kafkasya-Karadeniz üçgeni, şüphesiz çok önemlidir. Türkiye, coğrafya olarak her üç coğrafyanın da bir parçası olmanın ötesinde, bu üç coğrafya ile de ortak değerlere ve güçlü bağlara sahiptir. Bu da, Türkiye’nin, bu bölgelerden birine bakarken ya da bu bölgelerden birinde adım atarken, diğer iki bölgeyi de dikkate alan bir stratejiye sahip olmasını gerektirmektedir. Diğer iki bölgede konumunu koruyacak ve/veya bu bölgelerden eş zamanlı olarak gelebilecek tehditleri ve riskleri karşılayabilecek gücü “gerçekten” kendisinde görmek durumundadır. Sistem yaklaşımı; yaşamak, varlığı korumak, geliştirmek ve güçlenmek için, aynı çevre içine yer alan diğer aktörleri dikkate almayı ve onlarla etkileşim (alış-veriş) içinde olmayı gerektirir. Bu, sınırlı kaynaklarla yönetim gerçeğinin “amir” bir gereğidir. Çünkü dikkate alma, onlardan yararlanma ve sinerji yaratma imkanı verir, yaşamı mümkün kılar. Dikkate almama ise, karşılıklı yardımlaşmama, kaynak değişimi yapmama, içe kapanma; yani gerileme ve çöküş/dağılma demektir.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: