Artık veda vakti geldi, çattı…


Damakta ölene dek «kekremsi» bir tat bıraksa da!

nebioglu

***

İnsanın doğduğu, büyüdüğü, acı veya tatlı anılarla dolu vatanından belki de bir daha dönmemek üzere kopup yola çıkması kolay mı?

Erasmus; ‘Yeryüzü Vatanımdır…’ demiş olsa da!

Kolay değil kahretsin, ama mecbursun…

Kelle koltukta verdiğin, üniversiteyi bitirebilme mücadelende yeni düşmüşsen. Yaşamla ölüm arasında gidip duran bir pusula ibresine dönmüşse, o hayat !

Bulaşmazsın eylemlere; ‘arkadaşlar ben buraya okumak için geldim, sizin davanız başka nitelikte ise, gidin mücadelenizi başka sahada yapın, eylem koyun’ dersiniz, yemediğiniz «damga» kalmaz…

Postahanelerde, normal yollanan mektuplar bir, iadeli taahhütlüler ise en fazla iki-üç damga yerler, ama o anlık canları acısa bile varacakları adrese kadar rahatlar, sonrası da eğer zarf bir sevgiliden gönderilmişse, kuru güller arasında saklanır, değilse çöpe atılır, ama yine rahatsın. En azından günümüzde olduğu gibi önce «giyotin»e, sonra da titreyip, dirilerek kendine zorla getirileceğin ve yepyeni bir yaşamla yoluna devam edeceğin «salhane»ye gidersin.

Ruhun dirilmesi, eşyalar açısından önce çöplüklerden toplanıp, «cinsi»ne göre seçilerek ayrı plastik torba, kutu veya çöp sandıklarında biriktirildikten sonra, yine özel olarak gönderilen cendereli kamyonlarda sıkıştırılıp, paketlenilerek dönüşüm merkezlerine gönderilmek değil mi?

Öteki ruhun yeniden dirilmesini, uygun görüldüğü taktirde bir kez daha fani yaşama gönderilmesini tartışmayı, tam da Ramazan ayında beni karıştırmayın lütfen!

Eşyanın dönüşüm ve yeniden diriliş süreci, somut biçimde gözlemleniyorsa da, bugüne kadar ahiretten «mektup» alan olmadığından, sonrası meçhul!

Somut olarak…

Müminlerin veya Hindular gibi ruhun dirileceğine inananların inançlarına ne müdahale hakkımız var, ne de duyarlı bir konu olduğundan dolayı tartışma verilerimiz!

Ruh çağırma (Atatürk’ün bile çağırmışlar ve de posta yemişler, rahat bırakın beni, diye…) ve diğer paranormal olaylar ise bilimsel olarak somut ilime dönüştürülemediğinden/dayandırıl(a)madığından, bendeniz unuttu gitti, sizlerin tercihlerinizi etkileme hakkım da yok üstelik, işkembei kübradan atarak…

Seçimlerde bile, ‘gidin şu partiye oy atmanızda yarar var’ dedik mi?

Bizlere mıi kalmış allasen! Yıllarca yazıp durduk, duvarlara konuştuk, sonuç ortada değil mi?

Uzattığımı sanmayın ola ki!

Halit ağabeyin ‘Küba Günlüğü’ gibi «tefrika»ya döndürdüm bu işi!

Okuyanım artsın diye değil…

Karnımın doyacağı da yok ta, sadece manevî tatmin duygum zaman zaman «okşansın» diye!

Latife bir yana, evet geldi de çattı veda zamanı…

Son kez Nebioğlu Tatil Köyü’nde beraber çalıştığımız yönetici «staff» ile, sabah kahvaltısında (!) Urla – İskele’de buluştuk. Urla – İskele şimdilerde nasıldır ama, 70’li yıllardan pertavsız ile dahi arasanız bulabileceğiniz bir iz kalmamıştır, herhalde!

Kahvaltı masamız hazır…

Madam’ın yerinde…

Çay yerine ne ikame ettiğini izninizle yazmayacağım, Oruç tutanların saygısına ve de hatırına!

Ama «kahvaltı tabağımız» hazır.

Gece balığa çıkmıştık, Poseidon artık nasibimize ne sunmuşsa, önümüzde!

deniz

«Boklu» sardalye ( adına takmayın, temizlenmeden mangala attığımızdan de piştikten sonra da ya kafasından, ya da kuyruğundan yakalayıp etli kısmını sıyırıp attığımızdan dolayı bu ad takılmıştır! Kokoreç’in boklusundan daha temizdir!)

Kalamar…

Fazla olmasa da bir iki gambas – karides – yine mangalda pişmiş ama sarımsaklı tereyağ sosu altında, inim inim inletiyor herkesi. Poseidon cimrilik yapmasa (!) bir de bir 12’lik istridye veya daha da sınırları zorlayıp bir istakoz sunmuş olurdu ama, bu kadarı bile büyük «bonkörlük!»

Güneş, daha yeni yeni yüzünü gösteriyor. Birlikte geçirdiğimiz anlar, anılar, mezemiz. Diğerlerinin ne üniversite ile derdi var, ne de siyasetle. Yurtdışına çıkmak değil arzuları, yurtdışından gelen yabancıların sayısını yükseltmek, ağırlamak ve de «müsait» alanlarını izinli oldukları akşamlarda balığa çıkarmak veya ilgilerini çekiyorsa İzmir’e uzanıp «turistik» tanıtımını yapmak, güzel ülkemizin…

Tek sıkıntıları, amiyane tabiri ile «karın ağrıları» bu! Ne kadar turist, ne kadar doluluk, o kadar istihdam güvencesi!

Lüküs_Hayat

Kısacası; ‘lüküs hayat, lüküs hayat
bak keyfine yan gel de yat
ne güzel şey,
oh ne rahat

Elbette o kadar da değil, izin günleri dışında…

Saat 11’e doğru tatil köyünün pick-up’ı geldi. Direksiyonda bayan Nebioğlu (Toprağı bol olsun merhum Mimar Yusuf Ziya Nebioğlu’nun eşi merhum Martha Sheila Williams Nebioğlu), amerikalı! Başkaları hiç anlaşamasalar da, frekanslarımız uymuş olmalı, kendileriyle aramızdan su sızmazdı!

9545662

Başka anlam çıkarılmasın lütfen. Bayan Nebioğlu ile aramızda hiç yoksa 30 yaş farkı vardı ve de o cowboy filmlerinde seyrettiğiniz anaç kadınlardandı. Zaten yolda nedense kırmızı pick-up sola doğru basardı!

Geldik mi İzmir’e, bayan Nebioğlu beni kolları arasına aldı, kemiklerimi kırarcasına sıktı ve yanaklarımdan öptü.

İngilizce olarak da; –türkçe bilse de konuşmazdı ‘seni özleyeceğiz’ dedi!

Ne tür bir halet-i ruhiye ile yola çıkma zamanının bastığını artık tahmin edin!

Gerisi mi?

Halit ağabeyden yine «fırça»mı yiyeceğim ama bir başka yazıya!

Hani şarkıda olduğu gibi ‘it’s my life!’

Nusret Özgül

Brüksel, 23-24 Haziran 2015

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: