34 Yıl Önce…


En temel özgürlükler katledildi !

12_Eylul

***

12 Eylül’ün 34. yıldönümü: Vatansızlaştırılanlar…
1

1980 Sonbaharı:

Şili’deki 11 Eylül faşist darbesinin 7. yıldönümü dolayısıyla Brüksel’de düzenlenen bir geceye katılmış, geç vakte kadar süren söyleşilerimizde de Türkiye’de yaklaşan darbe tehlikesi üzerine durmuştuk.

12-eylul-1980-cumhuriyet-manset

Ertesi sabah her zaman olduğu gibi erkenden kalkmış, çalışmaya hazırlanıyordum. Saat 6’da Belçika radyosunu açtığımda, Türkiye’de askeri darbe yapıldığı flaş olarak bildiriliyordu.

our-boys-have-done-it-kenan-evren

Darbe, diğer Avrupa radyolarında da birinci haberdi. Türkiye radyosunda sürekli darbe bildirileri okunuyordu.

İnci’yi uyandırdım, sendikacı ve partili arkadaşları arayıp durumu bildirdim.

Evet, beklenen olmuştu.

İnfo-Türk olarak derhal bir protesto bildirisi yayınladık.

Ama Türkiye İşçi Partisi olarak ne yapacaktık?

Doğal olarak, Türkiye’deki parti yöneticilerinin derhal bizi arayarak bu konuda bilgilendirmeleri gerekirdi. Ben kendilerini arayıp ilişki kurmaya çalıştım, telefonlar yanıt vermiyordu.

Ancak saat 9’dan sonra Türk Haberler Ajansı‘nda çalışan partiye yakın arkadaşlardan Osman Saffet Arolat ve Niyazi Dalyancı’yla ilişki kurarak onlardan ayrıntılı bilgi alabildim. Sadece Behice Boran’ın ev hapsinde olduğu biliniyordu, diğer yöneticilerin nerelerde olduğundan onların da haberi yoktu.

Partinin aylardan beri yaptığı tüm açıklamalarda ve başkanın konuşmalarında faşizmin ayak seslerinden bahsediliyordu.

sans-titre

Almanya, Fransa ve İsviçre’deki sorumlu arkadaşlarla da tek tek görüştükten sonra, parti genel merkezinden herhangi bir talimat beklemeksizin Demokrasi İçin Birlik adına dünya kamuoyuna çeşitli dillerde ilk bildiriyi yayınlamaya karar verdik.

Bir sayfalık ilk bildirimizde 12 Eylül müdahalesinin NATO tarafından teşvik edilen ve desteklenen faşist bir darbe olduğunu vurgulayarak şu çağrıyı yaptık:

“Bu darbe ülkemizdeki faşist tırmanışın son aşamasıdır. 1960, 1971 ve son olarak 1980’de ordunun müdahalesiyle karşı karşıya kalan Türkiye halkı hiç kuşku yok ki kararlı bir mücadeleyle bu karanlığı yırtacaktır.

“Günümüz Türkiye’nin tüm demokratik güçlerinin birlik ve faşizme karşı mücadele günüdür.

“Dünyanın tüm demokratik güçlerini Türkiye halkının bu meşru mücadelesiyle dayanışmaya çağırıyoruz.”

İnfo-Türk‘ün İngilizce, Fransızca, Almanca, Flamanca ve Türkçe bültenlerinde de 12 Eylül Darbesi’nin hazırlanış sürecini, NATO’nun ve büyük sermaye çevrelerinin bu darbedeki rolünü, darbeyi yapan Ordu’nun sadece askeri planda değil, aynızamanda siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel planlardaki konumunu, darbeye gösterilen ilk uluslararası tepkileri içeren ayrıntılı bir rapor yayınladık.

*

Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Konseyi, hattâ NATO Parlamenterler Meclisi, parlamenter rejimi yok eden bu darbe karşısında eleştirel bir tutum takınırken, üyesi bulundukları parlamento lağvedilmiş, mensup oldukları partiler kapatılmış olan Türk parlamenterlerinin tutumu gerçekten yüz karasıydı.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin darbeden sonra Strasbourg’ta yaptığı ilk toplantıya, Cunta’nın talimatı üzerine
Turan Güneş, Cevdet Akçalı, Metin Toker ve Besim Üstünel
katılarak darbenin gerekliliğini savunabildiler.

Ne acıdır ki, bu cunta savunucusu parlamenterlere Mart 1981’de Prof. Muammer Aksoy da katılacaktı. Neyse ki, cunta tarafından yokedilmiş bir parlamentonun temsilcilerini adam yerine koyma komedisine 14 Mayıs 1981 tarihli kararıyla AKPM bizzat kendisi son verecekti.

Uluslarası planda bizim için ilk büyük şok ise, 12 Mart Darbesi sonrasında olduğu gibi, Sovyetler Birliği’nden geldi. ABD dışındaki Batı kurumları darbeye karşı eleştirel bir tutum takınırken, SSCB Başbakanı Kosigin, darbenin ardından yeni askeri hükümet kurulur kurulmaz hem Cunta Şefi Evren’e, hem de Başbakan Bülent Ulusu’ya kutlama mesajı gönderdi.

Bu mesaj ve de genelde SSCB’nin ve diğer sosyalist ülkelerin cuntaya karşı uzlaşıcı bir siyaset izlemesi, kaçınılmaz olarak Türkiye sol güçlerini de Cunta’yı niteleme ve ona karşı alacakları tavır konusunda daha baştan görüş ayrılığına sürükledi. Belçika’daki Türkiyeli ilerici kuruluşların yaptıkları ortak toplantılarda Kürt örgütü Tekoşer‘le birlikte Demokrasi İçin Birlik, yeni yönetimi “faşist askeri cunta” nitelerken TKP’ye yakın dernekler, aldıkları direktife uygun olarak bu nitelemeye şiddetle karşı çıkıyorlar, “askersel cunta” ifadesiyle yetinilmesini dayatıyorlardı.

Bu dayatma o denli gülünç bir hal aldı ki, günlerce süren tartışmalardan sonra yayınlanan ortak bildirinin girişinde, imzacı örgütlerden bir kısmının cuntayı faşist olarak, diğer bir kısmının ise sadece “askersel” olarak niteledikleri belirtildi.

Almanya ve Fransa’daki DİB temsilcilerinin bildirdiğine göre bu ülkelerde de TKP yanlısı örgütlerle diğerleri arasında benzer sorunlar yaşanıyordu.

*

TIP Genel Başkanı Behice Boran bizzat Sofya’ya giderek kendisine ilettiğim Avrupa Parlamentosu daveti üzerine 10 Ocak 1981’de Balkan Hava Yolları‘nın bir uçağıyla Brüksel’e geldi. O yıllarda basın kartlı gazetecilerin gümrük kontrol kapısında beklemeden uçağa kadar gitmeleri serbest olduğundan kendisini uçaktan aldım.

Boran dinlenirken Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Piet Dankert’e telefon ederek Boran’ın Brüksel’e geldiğini, Türkiye’deki durum üzerine parlamenterlere hemen bilgi vermesinin yararlı olacağını söyledim. Verdiğim habere çok sevindi:

12

– Nihayet Türkiye’den temsil gücü olan bir karşı ses diyerek, ertesi gün öğleden sonra AP Dışişleri Komisyonu’na davet etti.

Avrupa Parlamentosu’nun siyasal ağırlığını duyurmaya çabaladığı günlerdi. Rue Belliard’da inşa ettirilen oldukça görkemli bir binaya yeni taşınmıştı. Taksiye atlayarak gittiğimiz yeni binada çalışmalar başlamıştı, ama yerleşme hazırlıkları hâlâ devam ediyordu.

Dankert, Boran’ı büyük bir coşkuyla karşıladı. Dış İlişkiler Komisyonu üyelerinin toplandığı bir salonda Boran ilk kez Avrupa kamuoyuna doğrudan seslenecekti. İngilizce’ye çok iyi hakim olduğu için çevirmen sorunu da yoktu. Türkiye’deki baskıları ve Cunta’nın karanlık projelerini net bir biçimde ortaya koydu, soruları yanıtladı.

Square Wiser’e döndüğümüzde Belçika, Fransa ve Hollanda gazete ve televizyon muhabirlerinin akını başlamıştı bile…

*

Yilmaz_Guney_Cannes_1982

12 Ocak 1981’de Belçika’nın Fransızca Radyosu RTB’den telefon ettiler. O sırada hapiste bulunan Yılmaz Güney’in Sürü filmi, Belçika Sinema Eleştirmenleri Birliği’nin büyük ödülüne layık görülmüştü. Türkiyeli muhalif gazeteci olarak hemen 13’teki haber programına çıkarak bu konuda bir yorum yapmam istendi.

Uzun zamandan beri sinema dünyasındaki gelişmeleri pek izleyemiyordum. Arşivlerden bazı bilgiler toplayarak radyoya gittim, bu ödül vesilesiyle Türkiye’de başta Yılmaz Güney olmak üzere ilerici, demokrat aydınlara yapılan baskılara Belçika kamuoyunun dikkatini çektim.

Programdan sonra Belçikalılardan sürekli telefon geliyor, nasıl dayanışma gösterebileceklerini soruyorlardı.

2

Belçika Sinema Eleştirmenleri Birliği, Passage 44’te yapılacak ödül törenine Yılmaz Güney katılamayacağına göre, onun yerine bir başkasını önermemi istedi.

O sırada Almanya’da bulunan Şanar Yurdatapan ve filmin baş kadın oyuncusu Melike Demirağ‘la temas kurdum, törene memnuniyetle katılacaklarını söylediler. Ödül törenine Melike ve Şanar şirin kızları Zeynep’le birlikte geldiler.

İnfo-Türk’ün, Demokrasi İçin Birlik’in ve diğer ilerici kuruluşların ısrarlı uyarılarından sonra Boran’ın, Melike’nin ve Şanar’ın röportajlarının medyada arka arkaya yayınlanması Belçika kamuoyunu Türkiye’deki faşizan uygulamalar konusunda daha da duyarlı hale getirdi.

Tam da bu ortamda, Cunta’nın Behice Boran ile TÖB-DER Genel Başkanı Gültekin Gazioğlu’na Türk vatandaşlığını kaybettirdiğini açıklaması Ankara’nın Avrupa’yla pamuk ipliğine bağlı ilişkilerine en büyük darbe oldu.

Haberi Hürriyet şöyle veriyordu: “Acı Akıbet: Boran ve Gazioğlu artık ‘Türk’ değil!”

Tüm ömrünce Türkiye halkının daha özgür ve daha insanca bir yaşama kavuşması için mücadele vermiş olan Boran’ın gözlerindeki buruk ifadeyi çok iyi anımsıyorum. 71 yaşındaki kalb hastası bir siyasal şahsiyet hakkında alınan bu karar, insanlık adına utanç vericiydi.

Bu uygulama ikisiyle de sınırlı kalmayacak, Şanar Yurdatapan, Melike Demirağ, Yılmaz Güney, Cem Karaca, Mehmet Emin Bozarslan, Nihat Behram, Mahmut Baksı, Şah Turna, Fuat Saka, Demir Özlü, Yücel Top, İnci ve ben de dahil yüzlercemiz Cunta şefi Evren tarafından “kansızlar” diye suçlanarak vatandaşlıktan atılacaktık.

*

12 Eylül Darbesi’nden sonra yurt dışında bulunan bizim gibi muhaliflerin vatandaşlıktan atılması uygulaması hep, Evren Cuntası‘nın buluşu zannedilir. Oysa bu konudaki fikir bir yıl önce Ecevit’in başında bulunduğu CHP’den gelmişti.

Sosyal Güvenlik Bakanı Hilmi İşgüzar, Nisan 1979’da verdiği bir demeçte, “Yurt dışında faaliyet gösteren, kanı ve kafasıyla milletimizin ferdi olmaya layık bulunmayanlar” a karşı gereken önlemlerin alınacağını açıklamış, ardından da İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Avrupa ülkelerinin Türkiyeli teröristleri desteklediğini ileri sürerek bunlara karşı ivedi önlem alınmasını istemişti.

CHP Kastamonu Milletvekili Sabri Tığlı‘nın “devlet güvenliği aleyhinde faaliyette bulunanların vatandaşlıktan atılması” önerisi, TBMM Dışişleri Komisyonu’nda CHP çoğunluğu tarafından kabul edilmişti.

*

Bizlerin 1983’te vatansızlaştırılışımız başta konjonktürel bir baskı olarak algılanabilirdi. İnci de ben de de öyle algılamaya çalışmıştık. O nedenledir ki, apatrid, vatansız ya da haymatlos nitelemelerini üzerimize konduramamıştık. Ta ki “Demokratikleşen Türkiye” adına Brüksel’e Avrupa Birliği’nin kapısını çalmaya gelen Başbakan Turgut Özal’ın bizleri beş yıl sonra ikinci kez, “vatansız” ilan ettirmesine kadar…

İnsan haklarının sürekli çiğneniyor olmasına rağmen Özal Hükümeti, 14 Nisan 1987 tarihinde Avrupa Birliği’ne üyelik için resmi başvuruda bulunmuştu. Talep dosyaya konmuş, ama henüz hiçbir işleme tabi tutulmamıştı.

Avrupa duvarında bir gedik açabilmek için önce Yunanistan’la ilişkileri biraz yumuşatan, daha sonra da Avrupa’daki Türk göçü kartına oynayan Özal, AB’ye katılma talebine yeni bir ivme kazandırmak üzere 3 Mart 1988’de kalabalık bir siyasetçi, gazeteci ve işadamı topluluğuyla “Brüksel çıkartması” yaptı.

Brüksel’deki Uluslararası Gazeteciler Merkezi’nin büyük salonu… Biraz önce Yunan Başbakanı Papandreu ile de görüşüp ondan da Türkiye’nin adaylığı için destek alan Özal muzaffer bir kumandan edasıyla basın toplantısı yaparak Türkiye’nin artık demokratik bir ülke olduğunu dosta düşmana ilan ediyor.

12-eylul-tutuklu-insanlar

Oysa, Türkiye’de basın davalarının ardı arkası kesilmiyor, ülkenin seçkin düşünürleri, sanatçıları hâlâ hapislerde. Ordu’nun Kürt kıyımı sürüp gidiyor.

Sorulara geçildiğinde The Guardian Gazetesi’nin Brüksel muhabiri John Palmer’in insan haklarının durumuyla ilgili bir sorusuna yanıt olarak, Türkiye’nin işkencenin önlenmesi konusundaki Avrupa sözleşmesini imzalamış olmasının bu konuda kaydedilen ilerlemelerin kanıtı olduğunu söylüyor.

Bunun üzerine söz alarak soruyorum:

Sayın Başbakan, hâlâ binlerce siyasal tutuklunun hapis-hanelerde yattığı, askeri mahkemelerin siyasal davalara bakmaya devam ettiği ve 14 binden fazla TC vatandaşının vatandaşlıktan atılmış olduğu Türk basınında da yazılıyor. Durum böyleyken, insan haklarına tam saygıyı dayatan Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin gerçekten katılabileceğine samimi olarak inanıyor musunuz?

Özal, soruyu İngilizce sorduğum için beni yabancı bir gazeteci sanarak kendinden emin yanıtlıyor:

Kuşkusuz ki, siyasal tutuklu deyiminden ne anlaşıldığı konusunda farklılıklar var. 1980’den önceki beş yıllık siyasal şiddet döneminde 5 bin kişi öldürüldü, 20 bin kişi yaralandı. Bu suçları işleyen kişiler için siyasal tutuklu demek mümkün değildir. TKP liderlerinin Türkiye’ye dönüşlerinde tutuklanmalarına gelince, Anayasa’mıza ve mevcut yasalarımıza göre ülkemizde komünist örgütlenme ve propaganda yasaktır.

Bu kez İnci üsteliyor:

Sayın Başbakan, Avrupa’da bulunan 14 bin Türk vatandaşı vatandaşlıktan atıldı. Bunların arasında sendikacılar, gazeteciler, sanatçılar ve yazarlar var. Onları da terörist mi sayıyorsunuz?

Hayır, sendikacıları ve yazarları terörist saymıyoruz. Eğer illegal faaliyetlere karışmamışlarsa istedikleri zaman Türkiye’ye dönebilirler. Türk mahkemeleri adildir.

Demokrasi ve illegal kavramları üzerinde bir tartışmaya girmek niyetinde değilim. Bilmek istediğim tek şey, nasıl oluyor da hiçbir terör eylemine karışmamış oldukları halde 14 bin kişi vatandaşlıktan atılabiliyor?

Özal İnci’yi de yabancı gazeteci zannederek soruyor:

Madam, siz hiç Türkiye’de bulundunuz mu?

Ben Türk gazetecisiyim, fakat sizin yüzünüzden Türkiye’ye gitme hakkından yoksunum.

Benim yüzümden mi?

Evet, ben de vatandaşlıktan atılmış olan 14 bin kişiden birisiyim. Altında sizin de imzanız olan bir bakanlar kurulu kararıyla vatandaşlığım kaybettirildi. Tüm benzer kararların altında da sizin imzanız var.

Bunun üzerine Özal’ın yanı başında bizim sorularımızı müstehzi bir ifadeyle izleyen zamanın dışişleri bakanı Mesut Yılmaz’ın suratı asılıyor, Özal’ın kulağına bir şeyler fısıldıyor. Ve Başbakan diğer gazetecilerin sorularını dahi beklemeden sinirli bir şekilde “Basın toplantımız burada bitmiştir” diyerek alelacele konferans salonunu terkediyor.

Salona girişte en azından bizimle selamlaşmak lütfunda bulunan Türkiye’den gelmiş meslektaşlarımız da bize allahaısmarladık demeden büyük bir hışımla Özal’ın ardından koşturuyor.

Ve bu olaydan birkaç hafta sonra da, demokrasi şampiyonu başbakanın direktifiyle Türkiye İçişleri Bakanlığı 18 Nisan 1988’de Brüksel’deki Türk Konsolosluğu’na Türk vatandaşlığından atıldığımızın bize yeniden duyurulmasını emrediyor. Başkonsolos Selçuk İncesu da bu emre uyarak 1 Haziran 1988’de vatandaşlıktan atıldığımızı ve Türkiye’deki tüm varlığımıza elkonulacağını ikinci kez taahhütlü mektupla tebliğ ediyor.

Evet, üstümüze konduramamak mümkün değil. Artık çifte kavrulmuş, belgeli “vatansız” larız.

Nolan gibi, Sabiha Sertel gibi, Nazım Hikmet gibi, Haymatlos Rıza gibi apatrid’iz, haymatlos’uz.

(Doğan Özgüden, “Vatansız” Gazeteci, Cilt II, Sürgün Yılları, Belge Uluslararası Yayıncılık, İstanbul 2012)

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: