Barış Süreci Yasası : Meclis Görüşmeleri ve Tepkiler…


Cumhurbaşkanlığı, Federal Türkiye Cumhuriyeti yolunu açacak…

federal_turkiye_cumhuriyeti

© photocredit

Barış Süreci yasa tasarısı TBMM ’de kabul edildi. 10.Temmuz.2014


Turkey seeks to boost peace talks with Kurds

Başbakan’ın Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde görevinden çekilmesi gerektiğine dair Yüksek Seçim Kurulu’na başvuru.
9 Temmuz 2014

Erdoğan’ın başbakanlığı sona ermezse sabık ve sakat seçime gidiyoruz demektir

***

Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Tasarısı ve İçişleri Komisyonu Raporu (1/941) (Sıra Sayısı: 629) – Tam Metin.

Gruplar adına – sırasıyla – konuşmalar:

Yeni bir anayasaya niye ihtiyaç vardı? Yeni bir anayasa, esas olarak barışımızı sağlamak ve bu barışın önündeki faşist cunta yasalarından kalma yasal ve anayasal engelleri kaldırmak olarak söylenebilirdi. Yeni anayasayı yapamadık ama bu hususta denenecek bütün yol ve yöntemler denendi. Bütün kurumlar, kuruluşlar ve şahıslar bu konuda olumlu ya da olumsuz inisiyatif aldı, bir tek en yüksek yasama ve egemenlik yetkisini kullanan Meclis bu çabanın içerisine dâhil olmadı, ne acıdır. Bugün, büyük Meclisin bu konuda inisiyatif alacağı gündür.

Önümüzdeki yılların neler göstereceğini bilmiyoruz ama bu ülkeyi eşitliğe ve özgürlüğe kavuşturacak bir yasama süreci istiyorsak, Türkiye’de eşitlikçi, demokratik, herkesi kucaklayan bir toplum sözleşmesi oluşturmak istiyorsak bugün burada toplanmamıza vesile olan bu yasa tasarısını doğru ele almamız gerekiyor. İnsanlara barış sözümüzü tutabilmek için önümüzdeki yasa tasarısını en doğru biçimde bu Meclisten geçirmek ve barış için adım atmak gerekiyor. Çünkü, bu yasa tasarısı, gelmesini hepimizin arzuladığı barış için, en az çözüm süreci görüşmelerinin başlaması uğrunda verilen mücadele kadar büyük bir önem taşımakta. Tam da bu nedenle “çözüm” ve “barış” kavramları arasındaki bağı incitmemeye özen göstermeliyiz.

Hükûmetin imzasıyla önümüze gelen metin, gerekçe ve önerilen yasa maddeleriyle birlikte, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, Orta Doğu’nun yakın geleceği bakımından da ciddi bir önem taşıyor. Bu yüzden, her kelimesi ve her kelimenin anlamı ayrı ayrı bir ilgiyi hak etmekte.

Yasa teklifinin gerekçesinde sıklıkla başvurulan “terör” kavramı günümüz Türkiye’si ve Orta Doğu açısından değişen konjonktür ve mücadele biçimleri ışığında değerlendirildiğinde, hem teknik olarak yeterince açıklayıcı değil hem de Türkiye’nin tekçi ulus yapısından kalma darbelerle güçlendirilmiş devletçi ideolojinin, tekçi ideolojinin söylemini yenilemektedir. Oysa, çözüm süreci ve toplumun çözüm sürecine gösterdiği teveccüh de ortaya koymuştur ki Türkiye’deki Kürt meselesinin adı bir “asayiş problemi” yahut “terör problemi” olarak konulamaz. Adlı adınca bu ulusal bir sorun olarak ortaya konmalıdır. Buna “Kürt sorunu” ya da “Türk sorunu” demek de tek başına yetmemektedir. Ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik olmak üzere birçok boyutlarıyla toplumun yaşadığı kimlik bunalımının toplumdaki tüm paydaşları etkilediği göz önüne alındığında, bugün önümüze konan yasa tasarısının ve onun ele aldığı çözüm sürecinin Türkiye’nin kendini yeniden tanımlama, tarif etme döneminde rehberlik işlevi göreceğini hatırlamalıyız. Bu bağlamda, özellikle, gerekçede sorunun tanımlanma biçiminin yeterince tatmin edici olmadığını ancak çözüm yasa tasarısına ilişkin yapılan açıklama amaçlı konuşmalardaki iyi niyetin de kesinlikle ihmal edilemeyeceğini söylemem gerekiyor. Eminiz ki çözüm sürecinin yasallaşma sürecinde sorunun adının konması ve esasına yönelik bu tür önemli tanımlama hataları çözülecektir.

Bilindiği gibi, iktidar ile Kürt siyasal aktörler arasında yürütülen çözüm süreci ve görüşmelerle eş zamanlı olarak hem Türkiye’de hem Orta Doğu’da birçok şey yaşandı ve değişti.
Bu çok muhataplı süreçte taraflara düşen sorumluluklar da bu yasa teklifinde belirginleşmektedir. Gerekçe metninde açıkça dile getirilen “şiddetin ve silahın aradan çıkarılması” ifadesi, tüm muhataplar için geçerlidir. Örneğin, Hükûmetin de kendi askerî ve hukuki güçlerini denetleyerek durdurması önemli bir gereksinimdir çünkü barış Hükûmetin ya da gerillanın tekelinde olmaktan ziyade, bu sürece dâhil olan herkesin, bütün yurttaşlarımızın ortak sorumluluğundadır.

Bu noktadan sonra yasanın maddelerine bir göz atmak gerekiyor. Paketin amacı ve kapsamı açıklanmaya çalışılırken sorunun adının konulması konusundaki yetersizlik burada da ortaya çıkıyor. Adını koymakta yetersiz kaldığımız bir sorunu çözemeyeceğimiz bilinmelidir. Toplumsal entegrasyonun sağlanması konusunda Hükûmetin yetkilerini en doğru biçimde kullanması, akil insanlar sürecinde olduğu gibi, hızlı ve yetki sınırları yeterince belirlenmemiş taktiklerle değil, toplumsal anlamda kabulü kolaylaştıracak ve yaygınlaştırabilecek yöntemler üzerinde yoğunlaşılması gerekmektedir.
Hükûmet, silahsızlanmayı olduğu kadar, başta kalekollar olmak üzere bölgede sürdürdüğü devletin baskı aygıtlarına dayanan politikalarını da gözden geçirmeli, Kürt halkının hak ve özgürlüklerine duyduğu saygıyı yalnızca beklentilerle değil, aktif olarak, ortaya koyduğu iradeyle de göstermelidir. Unutulmamalıdır ki talep edilen şey, spesifik bir düzenleme değil, ülkemizin, ortak vatanımızın bir bütün olarak demokratikleşmesidir.

Hükûmetin, silah bırakan örgüt mensuplarının eve dönüşleriyle sosyal yaşama katılım ve uyumlarının temini için öngördüğü taktik ve stratejileri, sık sık “rehabilitasyon” olarak adlandırması, her ne kadar genel terminoloji üstünden savunulsa da özellikle Kürt halkında büyük rahatsızlık yaratmaktadır. Zira, toplumun bütün kesimleri bu savaş sürecinin bir paydaşıydı ve barış için de aynı durum geçerlidir. Eğer ille de bir rehabilitasyondan söz edilecekse, geçmişten bu yana silahı ve imhayı bir çözüm olarak görenler üzerinde de Sri Lanka modeli uygulamak için fırsat kollayanlar üzerinde esas olarak uygulanması yerinde olur. Dünyadaki barış süreçleri de göstermiştir ki barış, yalnızca eline silah alanları değil, aynı zamanda savaş sürecinde etki altında olan tüm insanlara hitap etmeli, tümünü etkilemeli ve ikna etmelidir.

Çoğunlukla hastalık ve travmalar için kullanılan “rehabilitasyon” kelimesinin yerine “karşılıklı uyum ve entegrasyon” kavramlarının kullanılması daha doğru ve sürece daha uygun olacaktır. Zira, tedavi edilmesi gereken, sorunun etkilediği insanlar değil, sorunun ortaya çıkmasına neden olan devlet ideolojisi ve sistemidir.
Eğer bunun için ayrıca bir rehabilitasyon uygulanacaksa, adını vurgulayarak söylemeye ve devletin sistematik problemlerinin çözümü için katkı sunmaya hazır olduğumuz da tüm kamuoyu tarafından bilinmektedir.

Silahlı mücadele öznelerinin barışın tesisi sürecinde negatif bir şekilde statülendirilmemesi, “rehabilitasyon” olarak adlandırılan süreç yerine pozitif ayrımcılığa dayalı bir entegrasyonun mümkün kılınması gerekmektedir.

Hükûmetin sorumlu adımlar atarak, sorunun adını doğru koyarak, sorunun paydaşlarına yönelik hukuki tasarruflarına dair ciddi ve detaylı bir plan ortaya koyması da bir başka zorunluluktur. Zira, 2’nci maddede belirtilen “kamuoyunun bilgilendirilmesi” hadisesi çözüm süreci bakımından da ardından gelmesini umduğumuz barış bakımından da tarihî bir önem arz etmektedir.

Ana muhalefet partisi de dâhil olmak üzere Türkiye’deki birçok siyasi özne çözüm sürecinin şeffaflaşması konusundaki taleplerini dile getirmişledir.
Hükûmet, bu bilgilendirmenin yapılmasını sağlamaktan sorumlu olmanın yanı sıra, eksiksiz yapılmasını da sağlamak zorundadır. Genel gerekçe metnindeki tek taraflı efora dayanan dildeki tekliğin yerini daha saydam, tarafsız siyasi gözlemcilerle de denetlenen açık bir iletişim mantığı almalıdır. Hükûmet, sürecin taraflarının ve sürecin itibarını korumak adına şeffaf, topluma olabildiğinde açık bir yürütme uygulamak durumundadır. Ancak bu şekilde geniş ve tüm paydaşları kapsayan bir barışa ulaşılabileceği unutulmamalıdır.

Çözüm süreci, dâhil olmak isteyen tüm siyasi aktörlerin başta Sayın Öcalan olmak üzere bütün ana aktörleriyle görüşebildiği bir şeffaflığa kavuşturulmalıdır. Yine aynı şekilde, bu siyasi öznelerin önüne gerekli fırsatlar konmalı, barış sürecinin en önemli paydaşlarının toplumun farklı kesimlerinden gelen temsilcilerle yapacağı görüşmelerin önü açılarak, sürecin toplumsallaşması sağlanmalıdır.

Yasanın mevcut hâlinin en büyük eksikliği, bundan daha evvel başlamış bir sürecin bugün itibarıyla yasal güvence altına alınmasını sağlayacak olmasıdır. Bu da, çözüm süreci dâhilinde, bugüne dek Hükûmetin bilgisi dâhilinde görev almış herkesin bugüne kadar yaptıklarının güvenceye alınmaması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, geçmişe dönük bir düzenleme yapılarak süreç ve sürecin paydaşlarının tamamı yasal bir güvence altına alınmalıdır. Bu, sürece yönelik olası hukuki suikastlerin engellenmesi açısından da önemli bir adım olacaktır. Zira, hiç kimse, toplumun barış için kendine ve verdiği sorumluluğu yerine getirirken güvenliğinden ve geleceğinden kuşku duymamalıdır.

Süreç Yasası, tek başına yeterli değildir. Büyük Millet Meclisi ve Hükûmet, bugün itibarıyla ve geçmişe dönük olarak çözüm sürecinin odaklandığı Kürt sorunu ve etrafındaki problemlerin çözümüne yönelik inisiyatif almak durumundadır. Zira, çözüm sürecinin yasallaşmasının ardından mevcut yasama sürecinin de bu onurlu sürecin ruhuna uygun olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Türkiye ve Orta Doğu halklarının tarihi açısından kayıtlara geçecek olan bir oturumdayız. Bu oturum, bugün geçecek olan yasa, tıpkı dünyadaki diğer barış süreçlerinde olduğu gibi ileride ders olarak okutulacaktır. Bu yasanın çerçevesi ve çözüm sürecinin yasal durumu, belki de ileride başka çözüm ve barış süreçlerinde model alınacaktır. Bu salonda olanlardan en büyük isteğimiz, barış için, çözüm için atılan bu adımı eleştireceklerse de, karşı çıkacaklarsa da bunu 3’üncü sınıf ilkokul seviyesi ya da 12 Eylül hapishanelerinin duvarlarından kalma ezberlerle yapmaktan kaçınmalarıdır. Ortak demokratik bir cumhuriyet, ortak demokratik bir vatanı nasıl ileriye taşıyacağımız sorusunu sormak yerine çözüm sürecine dâhil olanları nasıl cezalandıracaklarını düşünenler, “Şu süreç bir yalpalasa da bunları yargılasak.” diye bekleyenler tarih karşısında mahcup olacaklardır.

Çözüm süreci, Mecliste temsil edilmeyen partiler, sivil toplum kuruluşları, uluslararası kanaat grupları gibi paydaşları da içermeli ve herkese açık olmalıdır. Zira, barış için emek vermeyen, barış için sokağa çıkmayan, barış için bir imza atmaktan dahi korkanlar, ölümün ve savaşın vebaline ortak olmuş olacaklardır. Eminiz ki, bu süreçte emeği olan herkes bu yasa tasarısının ve bu yasa tasarısındaki çerçevenin ulaşacağı formun öneminin farkındadır. Çözüm yeni bir Orta Doğu’nun, yeni bir Türkiye’nin kurulması konusunda görünen tek ufuktur. Bu toprakların savaşla yazılmış kaderini barışla değiştirmek elimizdeyken, bunu olabilecek en akılcı biçimde yapmak da bu Meclisin görevidir. 12 Haziran 2011’de halkın bize verdiği bu yetkiyi toplumun kendisine dönecek bir silah olarak kullanmak, demokratik siyasetin sesini kısıp, çözmek isteyenlerin önünü kesmek, asla kabul edilemeyecek bir davranıştır.

Orta Doğu’daki tek ve gerçek barış cumhuriyetini inşa etmek, artık bugün bizim ellerimizdedir.
İşte, önümüzde böyle bir çerçeve yasa var. Bu resme emek koymayı, renklerini oluşturmayı yapmak da bizim elimizde; ne kadar çok katkı sunarsak geleceğe dönük o kadar olumlu ve hayırlı bir iş yapmış olacağız.
Son söz olarak, unutmamalıyız ki barışa el verenin eli asla kirlenmez, iki cihanda da yüzü ak olur. HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder. Konuşmanın Tamamı

*

Türkiye’nin en temel sorunu olan terörün bitirilmesi ve Kürt meselesinin barışçıl yollarla çözülmesi halkımızın önemli taleplerinden biridir. Biz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak toplumsal barışın birey odaklı, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yaklaşımla sağlanabileceğini düşünüyor, ana muhalefet partisi olarak bu yönde çaba ve gayretlerimizi sürdürüyoruz. Ancak, Sayın Başbakan ve partisi, Kürt meselesinin çözümü konusunda bugüne kadar izlemiş oldukları yol itibarıyla tutarsız, çelişkilerle dolu ve güven vermeyen, genellikle siyasi ve kişisel çıkar amaçlı bir yol izlemişlerdir. AKP bugüne kadar Türkiye Büyük Millet Meclisini dışlayarak sorumluluktan uzak bir şekilde süreci yürütmeye çalışmıştır.

Sorun, önce “Kürt Açılımı”, daha sonra Milli Birlik ve Beraberlik Projesi, daha sonra da “Çözüm Süreci” olarak adlandırılmıştır. Başbakan bazen Öcalan’ı asmaktan bahsetmiş, bazen BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılacağını ifade etmiş, bazen “Tek millet, tek vatan, tek dil, tek bayrak.” demiş, bazen de her türlü milliyetçiliği ayakları altına aldığını ifade etmiştir.

Bu sorunla ilgili olarak Hükûmetin “İşte çözüm önerimiz budur.” diyebileceği elimizde bir metin yoktur, sizin de elinizde öyle bir metin yoktur. Oysa Cumhuriyet Halk Partisi bu sorunla ilgili olarak zaman içerisinde raporlar hazırlamış, kurultay bildirgelerinde ne tür bir çözüm önerdiğini açıkça belirtmiştir. Aslında, bu sorunun ve ülkemizde var olan diğer sorunların tartışılacağı demokratik bir ortamın olmayışı bu sorunların çözümünün önündeki en büyük engeldir. Türkiye’de demokratik bir tartışma ortamı sağlanmadan diğer sorunlarda olduğu gibi Kürt meselesinin de çözümü konusunda sağlıklı bir sonuç almanın zor olduğunu düşünüyoruz. O hâlde, Başbakan Erdoğan ve Hükûmet öncelikle Türkiye’nin her yerinde demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği demokratik bir ortam yaratmalıdır. Ancak, üzüntüyle belirtmek gerekir ki Hükûmet böyle bir anlayıştan uzak bir politika izlemektedir. Hatta Başbakan Erdoğan gittikçe daha da otoriter bir yönetim sergilemektedir. 23 Nisanda temsilî olarak yerine oturan çocuğa söylediği “Sen artık Başbakansın, ister asar, ister kesersin.” anlayışını egemen kılmaya çalışmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde sergilediği tutum, tek adam hayali içinde olduğunu açıkça göstermektedir. Devlet imkânlarını nasıl hoyratça kullandığını milletimiz ibretle izlemektedir. Rakipleriyle demokratik bir yarışı bile göze alamayan bir şahsiyetten demokrasiyi geliştirmesi ve demokratik bir ortam sağlaması, doğrusu, beklenemez. Şayet Sayın Erdoğan cumhurbaşkanı seçilirse Türkiye daha büyük bir kaosa sürüklenecektir, demokrasinin kalan tortuları da yok olacaktır. Zaten Sayın İçişleri Bakanı da İçişleri Komisyonunda “Mevcut Anayasa’yı referans alarak sorunları çözemeyiz.” demiş ve genel bir anlayışı ortaya koymuştur.

Bu, doğrudan bir Anayasa darbesidir. Bakın, Türk Dil Kurumunun sözlüğünde darbe nasıl tanımlanıyor? Gerçi 17-25 Aralık tarihlerinden sonra, operasyonlarından sonra Türk Dil Kurumu, biliyorsunuz, darbenin de tanımını değiştirdi. Değişiklikten sonraki anlamını okuyorum: “Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi” darbe olarak tanımlanmaktadır. Sayın Erdoğan’ın konuşmalarından, cumhurbaşkanı seçildiği takdirde rejimi değiştirmeye çalışacağı açıkça anlaşılmaktadır. Anayasa’yı rafa kaldıracağını söylediği sözler gözler önüne sermektedir. Oysa cumhurbaşkanının yetkileri Anayasa’da belirtilmiştir. Herkes, Başbakan Erdoğan dâhil bu lazımeye uymak zorundadır.
Anayasa’nın 11’inci maddesi ne diyor;11’inci madde: “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.” demektedir. Sayın Erdoğan söz ve eylemleriyle Anayasa’yı açıkça askıya alacağını ifade etmektedir; bu bir darbedir.
Öyleyse, yapılması gereken nedir? Yapılması gereken Türkiye Büyük Millet Meclisini güçlendirmektir çünkü bu Meclis egemenliği padişahtan alan ve millete veren bir Meclistir, çünkü bu Meclis millî mücadeleyi yürütmüş olan bir Meclistir, çünkü bu Meclis gazi Meclistir, çünkü bu Meclis cumhuriyeti kuran Meclistir, çünkü bu Meclis aydınlanma devrimini yapan Meclistir, çünkü bu Meclis Türkiye’ye çağdaş uygarlığa gidişin yolunu açan bir Meclistir. O nedenle diyoruz ki: Tüm sorunların çözüm yeri bu Meclistir.
Sayın milletvekilleri, görüşmekte olduğumuz bu sorunun çözüm yeri de bize göre Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Ancak üzüntüyle görüyoruz ki son yıllarda bu Meclis işlevsiz bir hâle getirilmiş, fezlekelerin milletvekillerinden gizlenmesi suretiyle bu Meclis yolsuzlukların üstünü örtme aracı olarak kullanılan ve bir formalitenin yerine getirildiği bir kurum hâline getirilmiştir.

Biz kalıcı, sürdürülebilir bir toplumsal barıştan yanayız.
Sayın Başbakan ve Hükûmet bugüne kadar terörü ve Kürt meselesini toplumsal değil, siyasi hesaplara indirgenmiş bir AKP meselesi olarak görmüş, soruna bütün toplumu kapsayan bir gözle bakmamış, Hükûmete ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a siyasi kazanım getirecek bir mesele olarak yaklaşmıştır. Bu tasarının Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adaylığının açıklandığının ertesi günü komisyonumuzda görüşülmüş olması, bu kaygı ve endişelerimizi doğrulamaktadır. Oysa biz, sayın milletvekilleri, ülkemizin coğrafi ve ulusal bütünlüğü ile güvenliğini koruyarak demokratik, sosyal, toplumsal uzlaşmaya dayalı ve sürdürülebilir bir çözümü öngörmekteyiz. Hükûmet bu süreci PKK’nın çekilmesi ve silahların susması noktasına indirgemiştir. Silahların susması elbette önemlidir, toplumda geçici de olsa bir rahatlık sağlamıştır ancak bu yeterli görülmemelidir. Yeterli olan, sayın milletvekilleri, PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı her türlü terör ve şiddet eyleminden vazgeçtiğini ve silahlarını teslim edeceklerini açıklamalarıdır. Sorunun çözümü için bunun hayati önemde olduğunu belirtmek isteriz.

Ayrıca, şunu belirtmek istiyorum ki kapsayıcı, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüme ulaşmanın ön şartı yöntemin doğru belirlenmesidir. Bu nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi “iki ayaklı yöntem” önerisini Haziran 2012’de AKP Genel Başkanı Sayın Erdoğan’a yazılı olarak iletmiştir. Bu önerinin birinci ayağı Türkiye Büyük Millet Meclisinde “Toplumsal Mutabakat Komisyonu” kurulması, ikinci ayağı ise Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında ancak bu komisyona bağlı olarak çalışacak bir akil insanlar grubunun oluşturulmasıydı. Cumhuriyet Halk Partisi bu öneriyle sorunun çözüm yerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu ve toplumsal uzlaşmayla çözülebileceğini vurgulamak istemiştir fakat Sayın Erdoğan ve Hükûmet bu önerileri dikkate almamış, ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı bir dil kullanmaya devam etmişlerdir.

Esasen bu tasarıyla getirilen düzenlemelerin önemli bir bölümü 5952 sayılı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’da yer alan düzenlemelerdir. Ayrıca, Hükûmetin zaten yapmakla yükümlü olduğu, başka bir ifadeyle yapmak zorunda olduğu görevler, bu tasarıyla Hükûmete ikinci kez görev olarak verilmektedir. Örneğin, Hükûmetin kamuoyunu doğru ve zamanında bilgilendirmesi, gerekli mevzuat çalışmalarını yapması gibi tasarı metninde yer alan düzenlemeler, zaten Hükûmetin olağan görevleri arasındadır. Tasarı metnine, “Hükûmetin kamuoyunu doğru bilgilendirmesi” hükmü konduğuna göre, demek ki Hükûmet, kamuoyunu bugüne kadar doğru bilgilendirmediğini zımnen kabul etmektedir. O hâlde, bu tasarıya neden gerek duymuştur Hükûmet? Hükûmet bu tasarıyı Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine niçin şimdi getirmiştir? Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine girilen bir dönemde, bu tasarının Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilmiş olması acaba sayın milletvekillerine manidar gelmiyor mu, manidar değil mi bu zamanlama? Meclise sunulduğu tarih de adaylık ilanından hemen öncedir. Siyasi kazanç hesaplarının yapıldığı ne yazık ki ağırlık kazanmaktadır. Çünkü, AKP ve Sayın Erdoğan bugüne kadar sorunları çözmek yerine her zaman olduğu gibi sorunları kullanma yoluna gitmişlerdir. Kaldı ki bu tasarı Parlamento gündemine getirilmiştir ama öyle anlaşılıyor ki Hükûmet ve Erdoğan hâlâ halktan ve Parlamentodan çok şeyi gizlemektedir. Adalet ve Kalkınma Partisi genel tutumuna uygun olarak şeffaflıktan ve saydamlıktan uzak bir politika izlemeye devam etmektedir. Komisyon da söz alan bazı milletvekillerinin sözleri de bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Tasarıyla Hükûmete belli olmayan, belirsiz, ucu açık görevler verilmekte, bu görevlerin ne olduğu, yerine nasıl getirileceği bilinmemektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi gene devre dışı bırakılmaktadır. İstanbul Milletvekili Tanrıkulu tarafından verilen ve mutabakat komisyonu ile ortak akıl heyeti kurulmasını öngören kanun teklifi de Komisyonda bu tasarıyla birleştirilmemiştir.
Bu tasarının 4’üncü maddesinin ikinci fıkrası hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmamaktadır sayın milletvekilleri. Anılan fıkrada “Bu Kanun kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin hukuki, idari ve cezai sorumluluğu doğmaz.” hükmü yer almıştır. Kanunun verdiği görevleri yapmak zaten suç oluşturmaz. Kanunun verdiği görevleri yapmak ne zamandan beri suç olmuştur ki tasarıya böyle bir hüküm eklenmiştir? Ancak, kanunun verdiği görevleri yaparken görevini kötüye kullanan, görevini ihmal eden ve benzeri eylemler suç oluşturur ki bu suçları işleyenlere de dokunulmazlık ve sorumsuzluk tanımak hukukun genel ilkeleriyle bağdaşmaz, Anayasa’mıza da aykırıdır. Bu tür bir düzenleme daha önce “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu”nda öngörülmüş ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu bu hususu Anayasa Mahkemesine taşımıştır.
Bu fıkrayla getirilen düzenleme yeni faili meçhullerin, karanlık birtakım ilişkilerin, toplumda infial yaratan birtakım olayların gündeme gelmesine yeniden sebep olacaktır veya bugüne kadar meydana gelmiş bu tür olayların üstünü örtmede de bir gerekçe olarak kullanılacaktır, yeni çeteleşmelere sebebiyet verebilecek kontrol dışı oluşumlar yaratabilecektir. Öyle anlaşılıyor ki bu düzenleme, sayın milletvekilleri, cemaat korkusuyla yapılıyor. Cemaat, Başbakan Erdoğan’ı ve Hükûmeti fena hâlde korkutmuş, öyle anlaşılıyor. Çünkü, 17 Aralıktan sonra yapılan tüm mevzuat düzenlemelerinde cemaatin gölgesini görmek mümkün, tüm düzenlemelerde cemaatin gölgesi var. Başbakan ve Hükûmet cemaatten o kadar çekindiklerine göre cemaatin nelere muktedir olduğunu da biliyorlardır demektir çünkü bir kişiyi en iyi arkadaşı bilir. E, bugüne kadar beraber ülkeyi yönetiyorlardı, âdeta koalisyon ortağıydılar.

Bu sorun, özel çıkar ve siyasi amaçlara dayanmadan hukuk devleti ilkelerine ve kurallarına uygun olarak Hükûmetin de içinde yer alacağı geniş ve kapsayıcı toplumsal bir mutabakat doğrultusunda demokrasi, insan hakları ve özgürlükler gibi boyutlar göz ardı edilmeden, Türkiye Büyük Millet Meclisi, muhalefet ve kamuoyu dışlanmadan ele alınmalıdır diyor. CHP Gaziantep Milletvekili Ali Serindağ. Konuşmanın Tamamı.

*

Tasarı, terörün siyasi amaçlarına ulaştırılması ve toplumsal bölünmenin derinleştirilmesi kanun tasarıdır. Dolayısıyla, zarfı bu olmakla birlikte, içerisi, muhtevası, hedefi, siyasi amaç ve hedefleri kesinlikle terör örgütünü meşrulaştırmak, terör örgütünün siyasal amaçlarını kabul ederek yeni bir politik yapılanmayı, devlet ve millet yapılanmasını gerçekleştirmek, bu şekliyle Orta Doğu’da günümüzde yaşanan etnik ve mezheplere dayalı bir toplumsal ve devlet yapılanmasını gerçekleştirmektir. Bu bakımdan, bu tasarının adı budur değerli milletvekilleri. Bakın, hepimiz beraber, birlikte bu milletin egemenliğini kullanıyoruz. Bugün burada kullanacağımız oylarla, bu tasarıyla Hükûmete verdiğiniz desteğin hangi amaçlar için kullanılacağını bilmek, o amaçların meşruluğunu sorgulamak her milletvekilinin görevdir. Bu milletin egemenliğini kullananlar, bu milletin millî iradesini kullananlar sadece burada vatandaşın verdiği oylarla bir millî iradeyi değil ama bizi millet olarak yaşatanların, bize cumhuriyeti kuranların ve millî mücadeleyi gerçekleştirerek buralara getirenlerin iradesini temsil ettiğini de unutmaması gerekiyor. Onun için bu konularda oyun oynamaya gerek yok. Bu konularda bu tehlikeleri görmek ve bu tehlikeler karşısında, bu dayatmalar karşısında tavır almak bu milletin asıl görevidir. Huzurlarınıza, sürekli olarak mutasyona uğrayan, işine geldiği zaman “açılım”, işine geldiği zaman “millî birlik, kardeşlik projesi”, işine geldiği zaman “toplumsal bütünleşme”, işine geldiği zaman “Analar ağlamasın.” diye millete karşı bir psikolojik hareket uygulamak suretiyle PKK terör örgütünün silahıyla milletine darbe yapmak isteyen bir siyasal zihniyetin getirdiği bir tasarıdır. Bir kere bunu böyle görmek gerekmektedir.

Bugün burada oylarınızla, ey milletvekilleri, bu oylarla neye “evet” neye “hayır” denileceğini herkesin bilmesi gerekiyor. Acaba bugün bu tasarının arkasında bulunan siyasi irade devleti ve milleti nasıl şekillendirmek istiyor, nereye götürmek istiyor? Böyle bir siyasi idare nasıl bir çözüm öneriyor ki bu sürece “evet” diyeceksiniz? Sonu nereye varacak olan bir sürece “evet” demek bu milletin kaderini açıkçası karanlığa götürmek demektir.
Her şeyden önce, burada bu iradeyi sergileyenler bu iradeyi neden istediklerini yüreklice, açıkça, mertçe gündeme getirmelidirler. Niye saklıyorlar, niye anlatmıyorlar?
Adım adım Türkiye’nin hangi noktaya getirildiğini gayet açık ve net görmemiz gerekiyor. Önümüze getirilen bu tasarıyı tarihsel bağlamından, siyasi amaçlarından, günümüzde Orta Doğu’da oynanan oyunlardan arındırarak bakmamız kesinlikle mümkün değildir. Onun için, bu tasarıyı getirenlerin arkasındaki proje nedir, amaç nedir, bunu sorgulamak lazım.
Burada terörün bitmesinin istemeyen hiç kimse yoktur. Lanet olsun terörü yapanlara, kundaktaki bebekleri öldürenlere, lanet olsun kan dökerek siyasi amaçlarına ulaşmak isteyenlere ama bu, siyasi amaçlarına ulaşması doğrultusunda terörü araç olarak kullananları meşrulaştırmak, yaptıklarını meşrulaştırmak olmaz mı acaba? Onun için, her milletvekili bugün burada temsil ettiği millî iradeyi, bizi biz yapan, bizi buraya getiren iradeyi, milletimizi ve cumhuriyetimizi kuranları idrak etmeli ve düşünmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti’yle yüz yıllık hesaplaşmaları, Şark Meselesi’ni, Sevr sevdalılarını, Büyük Orta Doğu Projesi’ni, PKK’nın dayatmalarını dikkate almadan böyle bir tasarı hakkında görüş ifade edebilir miyiz?
On iki yıllık süre içerisinde yaşadıklarımız, terör örgütüyle girişilen ilişkiler, bunun arkasında yatan sebepler, bütün bu süreç içerisinde gerçekten PKK terör örgütünün adım adım muhatap alındığı, müzakere edildiği, silahlarıyla birlikte var olduğu, terör örgütlerinin “masum”, sivil toplumunsa “terör örgütü” olarak nitelendirildiği bir ortam içerisinde Türkiye’nin nasıl bir sinsi plan dâhilinde “çözüm süreci” adı verilen ihanet sürecine adım adım ilerlediğini görmezden gelemeyiz değerli kardeşlerim. Evet, bugün bütün bunları görmezsek tasarının adındaki “bütünleşme”, “terörü bitirme” yalanına, zarfına inanmış olursunuz.

Evet, terör bitsin ama Türkiye bitmesin; terör bitsin, kardeşliğimiz bozulmasın; terör bitsin, Diyarbakırlı Ankara’dan, Diyarbakırlı İzmir’den, İstanbul’dan ayrılmasın, kopmasın. Ne yapacağız, ne diyeceğiz?
Mehmet Akif Ersoy “Bizden istenen canımız değil, başımızdır, devletimizdir.” diyordu, “Kürdistan meselesi düşman parmağıyla çıkartılmış oyunlardır.” diyordu. Bugün kim geldi de dün reddettiklerimizi bugün “Türkiye’de bir Kürt meselesi vardır.” diye Lord Curzon’nun istekleri doğrultusunda, Sevr’in istekleri doğrultusunda yeniden gündeme getirerek çözüm aramaktadırlar? Ne oldu? Savaş mı kaybettik? Gazi Meclisin milletvekilleri bunu dikkate almalıdır.
Evet, bugüne kadar Millî Mücadele’miz ve milletimizi var eden değerler üzerinde çok oyunlar oynandı. Biraz önce söyledim, Mehmet Akif Ersoy “düşman parmağıyla” dedi. Peki, bugün “Kürt meselesi vardır.” diyerek… Vatandaşın arasında problem yok, Kürt kökenle kardeşlerimizle vatandaşlar arasında problem yok. Anadolu’nun her yerinde beraber, birlikte yaşıyorlar ama bu şekilde, devletimizi ve milletimizi yeniden tanımlayıp etnik kimliklere göre devletin güç paylaşımını yaptığınız andan itibaren Anadolu’nun her yerinde herkes huzursuz olacaktır. Çözüm olarak adlandırılan… Irak’ta yaşananlardan, Suriye’de yaşananlardan herkes ibret almalıdır.

Ne oldu Türkiye’de? Dün yırtıp atmıştık; Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan, bu projeleri reddedip atmıştık. Kürt kökenli kardeşlerimiz Türkiye Büyük Millet Meclisine telgraf çektiler, dediler ki: “Kürtlerin kaderi Türk birliğinden geçmektedir. Kürtlüğün Türkiye Büyük Millet Meclisinde ayrı bir unsur olarak temsilini kabul etmiyoruz.” Bugün, o gün “Kürdistan meselesi yoktur.” diyen doğu ve güneydoğudaki insanlarımızla hep beraber, birlikte ne oldu da “Türkiye’de bir Kürdistan meselesi vardır.” diyerek kabul ediyoruz? Lord Curzon’un Kürdistan muhtariyetinden bahsetmesini protesto etti Diyarbakır’daki insanlar, telgraf çektiler ve şunu söylediler: “Kürtler ancak kendi ailesinden olduğu Türk milletinin kurtarıcılarına ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetine kendilerini teslim etmişlerdir.” Bugün ne oldu da “Türkiye’de bir Kürt meselesi vardır.” demek suretiyle Kürt kökenli insanlarımızın iradesini milletin tamamının iradesinden onların yaşadığı bölgelerde de özerk, otonomi denilecek süreç içerisinde, üniter devlet yapısından kopartılacak bir siyasi projeyi destekleyen bu heyete hangi yetkiyi vereceksiniz? Bu yetkiyi verdiğiniz takdirde, bu yetkiyi verenler bu yetkiyi kötüye kullananlar kadar mesul olurlar. Bunu tarihin huzurunda bu şekilde hep beraber, birlikte paylaşmamız gerekir. Ne oldu Wilson Prensipleri’nin ortaya koyduğu gibi, “Anadolu’da bizleri bir cumhuriyete ama diğerlerini Anadolu’da özerk cumhuriyetlere ayırmamız gerekir, özerklik vermemiz gerekir.” diyerek çağdaş bir şekilde Wilson Prensipleri’ni kabul edebilecek bir noktaya Türkiye Büyük Millet Meclisi nasıl gelebilir, nasıl bunu yapabiliriz?
Bugün, geldiğimiz bu noktada 1918 yılında İngilizlerin hazırladıkları raporun, 1992’de ABD’nin hazırladığı raporun adım adım Türkiye’de millî kimliği, millî bilinci ve millî devleti ortadan kaldırmaya yönelik nasıl sinsice planlandığını, 36’ncı paralelin kuzeyinden tutun da Türkiye’de millî kimlik tartışmalarına, teröre, siyasi çözüm bulma çalışmalarına kadar hepsinin adım adım nasıl planlandığını ortaya koyuyoruz. Evet, bugün geldiğimiz bu noktada “ABD’yle beraber birlikte mücadele edeceğiz.” diyen William Fallon aynen şunu diyor: “Siyasi bir çözüm için biz bu mücadeleyi kabul ettik.” Odierno “Hükûmetin PKK’yla, teröristlerle oturması, konuşması için beraber birlikte olduk.” diyor. Şimdi, geldiğimiz bu noktada çözüm süreci denilen bu projenin kimler için, hangi amaçla getirildiğini gayet açık ve net ortaya koymuyor mu?

Kürt kökenli insanları bölmek isteyenler Kürt kökenli insanlara ihanet ediyor demektir. O bakımdan, PKK terör örgütü Kürt kökenli insanların temsilcisi değildir. Bugün geldiğimiz bu noktada ne hazindir ki bu tasarı Kürt kökenli kardeşlerimizin temsilcisi olarak PKK’yı görmektedir, tablo budur. O bakımdan, bugün geldiğimiz bu noktada bugünkü iktidar mensuplarının başından itibaren PKK terör örgütüne ve uzantılarına sıcak baktığını, ikinci cumhuriyet tartışmalarında millî devlete karşı gerçekleşen PKK bölücü hareketini açık ve kapalı dilde meşrulaştırdığını, 1990’lı yıllarda hazırlanan doğu raporlarında olduğu gibi raporlar olduğunu gayet iyi biliyoruz. O bakımdan açılım olarak ortaya atılan sürecin devamıdır. Evet, bugün yeni Türkiye modeliyle rejimi değiştirme, cumhuriyeti dönüştürme fikrine açılımı da eklemiştir. Yeni Türkiye ultra liberal, bölücü, muhafazakâr soslu bir koalisyonun projesidir, bu milletin millî değerlerinden ve manevi değerlerinden uzak olanların projesidir. Farklı gerekçeler üzerine inşa edilen, ayrıntıları bir kenara koyarsak, işin özünde açılım, yeni Türkiye’yi ilan etmenin, ülkeyi federatif bir yapıya dönüştürmenin resmî tarihî cumhuriyetle hesaplaşmanın adıdır. Bu tasarının arkasındaki siyasi iradenin kim olduğuna bakarsak, açılım üzerinden terör meselesini çözme iddiasının ve pratiğinin millî devletin kuruluş esaslarını ve kurumlarını elemek üzerine odaklandığı, millî devleti yok etmek üzere kullanıldığını apaçık görüyoruz. Bu, “çözüm süreci” olarak adlandırılan ucubenin, açılımın amacının terör meselesini çözmek değil etnik ve mezheplere dayalı farklılıklar üzerinde yeni bir rejim arayışını belli bir modele bağlamak olduğunu görebiliriz.

Ayrımcıların geçmişte ortaya koyduklarına, düzen arayışına, yeni bir model inşa etme faaliyetini içeren metinlerine bakılır, açılım edebiyatının içeriği tahlil edilirse AKP iktidarının ve “Kürt sorunu” başlığı altında içlerine aldıkları terör örgütü ve uzantılarının taleplerinin kesiştiği görülmektedir. Bunların aynı dağın yeli, aynı yolun yolcusu olduğu açıkça görülmektedir. AKP’nin ideolojisinde ve AKP kılavuzları ve taleplerinde düzen arayışları farklı gerekçelere eşlik etmesine karşın açılım söylemi ortak paydaya eşlik etmektedir. Millî devlet modelinin dini ve etnik farklılıkları dışladığı gerekçesine yaslanarak tasfiyeden bahseden ve taleplerini ateşledikleri namlularla topluma dayatan terör örgütü ve uzantıları muhafazakâr düşünceyi taşıdığını iddia eden AKP iktidarı ile açılım edebiyatı üzerinden bir ortaklık kurmuştur. İşte, asıl bu zihniyet bu milletin muhafazakâr değerlerini içten içe kemiren ve bunları gönüllü bir muhtedi hâline dönüştüren bir zihniyettir.
Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada, aslında siyasi iktidarın beraber, birlikte çözüm ve barış süreci ortağı olduğunu söylediği PKK, bölücü, Marksist, Leninist bir örgüttür; nihai amacı bu coğrafyada emperyalist amaçlar doğrultusunda, küresel güçlerin güdümünde etnik kimliklere dayalı, milleti ve devleti ayrıştırarak devlet içinde devlet, millet içinde millet oluşturma amacı gütmektedir. Teröristbaşı millî devlete ve milliyetçiliğe karşıdır. AKP’nin kılavuzları da millî devlete karşı olduklarını, millî devletin sorun olduğunu ortaya koymuşlardır.

. Ortak hedef, millî devlet yerine, Türkiye Cumhuriyeti yerine etnik ve mezheplere dayalı bir Türkiye kurmak. Siyasal Kürtçülük açışından açılımın söylenen tarafı federasyondur, söylenmeyen tarafı ise federasyon üzerinden bağımsız Kürdistan’a geçiştir.

308 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin aldığı kararıyla “Türk milleti Anadolu’da hem haricî düşmanlarına karşı kıyam etmiş hem de o düşmanlarla birleşip millet aleyhine harekete geçmiş onlarla mücadele etmiştir.” diyor. “Hâkimiyet Türk milletinindir.” Ve bunun yerine yeni ve millî bir Türkiye devleti kuruldu.” diyor. Hangi güç çıkartacak, kaldıracak bu millî devleti? Hangi güç Türk milletinin egemenliğini bu coğrafyadan silebilecek? Kime teslim olduk da adımızdan, andımızdan, cumhuriyetimizden vazgeçme noktasını bir çözüm olarak kabul edecek noktaya geldik. Tablo budur.

Bir terör örgütü silah kullanıyor. Bu silah karşılığında buraya bir tasarı geliyor ya. Niye geliyor? Bu zamanda niye geliyor? Cumhurbaşkanlığı öncesindeki hangi pazarlıkla geliyor? Elinizi vicdanınıza koyun. Bu Parlamento gazi Meclis, Polatlı’da top mermileri duyulurken bile bu milletin egemenliğini korumaya, bağımsızlığını korumaya ant içmiş.
Terör örgütünü meşrulaştırırsanız, terörün meşru bir araç olarak başkaları tarafından da kullanılmasını sağlarsınız. Böyle bir şey demokraside olmaz değerli kardeşlerim. Sizler buralara silahın egemenliğiyle değil millî iradeyle geldiniz. Millî iradeyle gelenler kendi iradesini silaha teslim edemez, silahın dayatmalarına teslim edemez.

Bizim sizden istediğimiz, bu milletin millî egemenliğini temsil eden milletvekilleri, millî devlete, demokrasiye, özgürlüğe sahip çıkmanızı, yemininizdeki unsurları taşıyan yemininizin unsurlarına sahip çıkarak Hükûmetin aslında PKK terör örgütüyle girdiği bu gayrimeşru ilişkiyle PKK’nın siyasi amaçlarını meşrulaştıran bu sürece karşılık Türk milletinin egemenliğini temsil eden milletvekilleri olarak Hükûmeti bu konuda, bu yetkiyle donatmamanızı istirham ediyor, MHP İzmir Milletvekili Oktay Vural. Konuşmanın Tamamı.

*

Yeni Türkiye yolunda ortak geleceğimizi inşa edebilmek adına hep birlikte buradayız ve bu tasarıya katkı sunmak üzere çalışmalarımızı üretiyoruz. Bu sorunun çözümüne hep birlikte de katkı sunmak durumundayız. Zira, bu sorun sadece AK PARTİ’nin, sadece bölgenin sorunu değil; bu sorun tüm Türkiye’nin sorunu, sorun devletin sorunu, muhatabı 77 milyon insan ve bu sorundan herkes doğrudan ya da dolaylı bir şekilde zarar gördü.

Türkiye 2002 yılından bu yana, atılan adımlar ve daha önce “Yapılamaz, hatta düşünülemez.” dahi denilen gelişmelerle âdeta üstündeki ölü toprağını artık atmıştır. Barışın ve kardeşliğin bu topraklara egemen olması için mücadele etme azmiyle yürümeye kararlılıkla devam etmektedir. İktidarımız süresince gerçekleştirilen demokratik değişim ve normalleşme süreciyle milletini kucaklayan devlet, devletini sahiplenen millet şiarıyla hareket edilmiştir. En başta temel hak ve özgürlükler alanında yapılan çalışmalarla toplumun her kesiminin takdirini kazanan yasal düzenlemeler yapılmıştır. Hükûmetimiz Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi’yle toplumsal barışı ve vatandaşların arasında bin yıldır var olan kardeşliğin pekişmesini sağlamıştır, terör sorunu ile demokratik taleplerin birbirinden ayrımının yapılmasının önünü açmıştır.

Evet, biz “çözüm” diyoruz ve çözmekten yanayız, bu akan kanı durdurmak için de her türlü ezaya, cefaya da razıyız.
Bu tasarıyla yine çözüm süreci çok daha güçlü bir yasal dayanağa kavuşacaktır, bu tasarıyla normalleşme, demokratikleşme için yine çok büyük bir adım atılmış olacaktır. Bunun yanında, güvenliğimizden, üniter yapımızdan asla taviz verilmemiştir, verilmeyecektir. Ancak, özgürlükler de askıya alınmayacaktır. Yine bu tasarı, 2002 yılından bu yana elde edilen kazanımların üzerine vatandaşlarımızın talep ve beklentileri dikkate alınmıştır. Terörün ve şiddetin sona erdirilmesi için siyaset yapılması gereğini üzerine bina edilmiş bir tasarıdır.
Görüşülmekte olan kanun tasarısının mutlak amacı, kendini daha çok güvende ve özgür hisseden vatandaşların oluşturduğu güçlü bir ülke özlemidir. Tasarının başlığında, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine dair olduğu yazıyor.
Çatışma ortamının son bulduğu bugünlerde etkin bir koordinasyonla süreci, çözümü oluşturma noktasında gelinen bu nokta, kaçınılmaması gereken tarihî bir fırsat olarak karşımızda durmaktadır.
Bu amaçla çözüm sürecinin daha güçlü bir yasal zemine ve dayanağa kavuşması maksadıyla hareket etmekteyiz. Süreç, dinamik bir yapı arz etmektedir. Devlet kurumlarının etkin iletişimi, ferdî ve kitlesel dayanışma ile sivil toplum kuruluşlarının da sürece aktif katılımı bu manada büyük bir önem arz etmektedir.

Herkesin tabii ki çözüm konusunda farklı görüşleri ve düşünceleri olacaktır ama hepimizin üzerinde ittifakla duracağı yegâne konu da akan bu kanın durmasıdır, acıların son bulması ve toplumsal bütünleşmenin sağlanmasıdır. Hakkın ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde, ileri bir demokrat zihniyetle bu konuyu ele alarak silahı, çatışmayı, ölümü değil, siyaseti ve demokrasiyi önemseyen bir anlayışla elimizi değil, gövdemizi değil, başımızı taşın altına koyduk.
Bu sorunun büyüklüğünün farkındayız ama büyük devletlere, büyük liderlere de yakışan büyük sorunlara el atmaktır. Bu sorunda 40 bin canımız gitti arkadaşlar, 40 binin üzerinde canımızı kaybettik. Bu ne dilimize kolay ne yüreğimize ne de aklımıza. Ekonomik, sosyal ve siyasal kayıpların neler olduğunun da hepimiz idraki içerisindeyiz. Sadece bugünümüzü değil, yarınlarımızı da ciddi manada tehdit eden, içeride ve dışarıda, bölgemizde huzur ve güvenliğimizi hedef alan terör, geleceğimiz için de ağır faturaların ödenmesine zemin hazırlamaktadır.

Türkiye bugün çok daha yüreklidir, çok daha güçlüdür, çok daha ümitlidir, çok daha kararlı ve yaşanabilir bir Türkiye kurmak için birlikte çalışma arzusundadır. Bu topraklar çok zulümler, çok yasaklar, çok acılar gördü. Sadece etnik kökenler değil, inançlar, değerler, kitaplar, şiirler, türküler yok sayıldı, görmezden gelindi.
Bizim tek bir gayemiz var: Dışlanmamış, hor görülmemiş, zulmedilmemiş, inkâr edilmemiş bir millet ve bu temeller üzerine kurulan büyük ve güçlü Türkiye. Herkesin bir olduğu, birinci sınıf vatandaş olduğu bir Türkiye. İşte bu Türkiye’nin ve bu cumhuriyetin yükselmesinin ve güçlenmesinin aslolan değeri de bu kardeşliğin güçlenmesidir. Korkuların ve acıların bittiği, karşılıklı güven ve kardeşlik temelinde bir Türkiye. Türkiye’de terörün bitmesiyle kardeşliğimiz, birliğimiz, ekonomimiz içeride ve dışarıda siyasal gücümüz zayıflar mı, yoksa perçinlenip güçlenir mi? Meseleye eğer buradan bakabilsek emin olun doğru yolu bulabileceğiz.
Bu sorunun neden olduğu tüm olumsuzlukların bilinciyle, milletimizin mutluluğu, huzur ve refahı için Türkiye’nin bütünlüğü ve üniter yapısı çerçevesinde kalıcı bir şekilde kökünden çözülmesinden yanayız.
Tek bir amacımız var: Şanlı ay yıldızlı bayrağımızın gölgesinde bir bütün olarak kardeşçe yaşamak. Onun için, biz, burada, bu yüce Mecliste grubu bulunan veya bulunmayan tüm siyasi partilerden, sivil toplum kuruluşlarından, milletimizden, bu süreçte herkesten ama herkesten, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesten ciddi manada katkı ve destek bekliyoruz ve her geçen gün de sevinerek bu desteğin, bu katkının arttığını görüyoruz.
Biz, çözümü önemsiyoruz ve sizlerle birlikte Türkiye’nin bu tarihî fırsatı kaçırmamasını temenni ediyoruz. Biz umutluyuz. Bu umudu boşa çıkarmamak, bu tarihî fırsatı heba etmemek istiyoruz çünkü bu fırsatı heba edenler tarih ve millet karşısında bunun hesabını verirler. Bunun vebaline de katlanırlar.

Yöntem değişti artık. Salt askerî yöntemlerle, salt birtakım operasyonlarla eğer bu işler çözülmüş olsaydı, ölmeyle, öldürmeyle, ölümlerle salt bu işler çözülmüş olsaydı… AKP Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın Konuşmanın Tamamı.

*

Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosunda artık, her şeyin bütün detayıyla, açıklığıyla, ülkemizin bütün sorunlarının hiçbir korku, endişe olmadan, hiçbir tabu olmadan konuşuluyor olması bile büyük bir kazanımımızdır ve bugün böyle bir konuyu açıklıkla konuşuyoruz. Onun için de bütün milletvekillerimizin düşüncelerini en açık şekilde söylemesi bizim için de memnuniyet vericidir. İnşallah, ülkemiz için, milletimiz için hayırlı olmasını diliyorum.

AK PARTİ olarak partimizi kurarken bu konularda farklı yollar izleyeceğimizi, ülkemizin her sorununa alışılagelmişlerin dışında çözümler arayacağımızı ifade etmiştik. Yani baştan sona bir paradigma değişikliği yaptık ve bu on iki yıldır bunu herkes zaten görüyor. Yani bu getirdiklerimiz yeni şeyler değil, bizim şu on iki yıllık icraatımızın bir devamı. Doğrusu, mümkün olabildiğince Türkiye’nin her bölgesinin, her kesiminin sorunlarını kucaklayan politikaları hayata geçirmeye çalıştık ve Türkiye’yi sivilleştirmek, normalleştirmek suretiyle, sivil siyasetin önünü ne kadar açarsak o kadar etkili olur diye düşündük ve doğrusu dokunulmayan konulara dokunduk ve pek çok kronik sorunları da bu şekilde çözdük, işte, bu da onlardan birisi.

İster Kürt sorunu deyin ister terör sorunu deyin, aklınıza ne gelirse, ama biz bu soruna da alışılmış, sadece güvenlikçi yöntemlerle değil çok farklı bakışları getirerek, hem toplumsal hem insani bakışları getirerek çözümler bulacağımızı söyledik ve hamdolsun sabırla bu konu üzerinde çalışıyoruz.
Burada özellikle şunu ifade etmek istiyorum, çözüm süreci önceki çalışmalarımızın bir devamı ve bugün çözüm süreci bir olgunlaşma safhasındadır, biz Hükûmet olarak buna inanıyoruz ve artık bir sona doğru gittiğimize inanıyoruz bu sorunların çözümünde. Bundan sonraki başlıca hedefimiz örgüt mensuplarının silahlarını bırakması, devletin de bu insanların evlerine, normal hayata dönmeleri için gerekli çalışmaları yapmasıdır. Esasen çözüm sürecinin ana hedefi de zaten budur.

. Biz zaten bugüne kadar, demokratikleşme anlamında, bütün bölgelerimizde, her kesimde yaşayan vatandaşlarımızın hak ve hukukunu gözetme olarak, demokratikleşme adımları olarak çok mesafeler aldık. Sessiz devrim diye niteliyoruz onları. O konuda bütün vatandaşlarımızın devlete güvenini sağlamak için büyük çaba sarf ettik. Doğrusu, eskiden yanlışlar yapılmıştı ve devlete güven pek çok kesimde sarsılmıştı. Ha, şimdi bunu biz artık daha nihai bir safhaya getirmiş olduk.

Bu çerçeve yasa, çözüm süreciyle ilgili Parlamentoya gelmiş ilk yasadır, önemi budur ve bu bir çerçeve yasadır. Bu soyut bir yasadır, bu somutluklar taşımıyor. Sadece çözüm sürecinin yasal olarak ismini koyuyor ve Parlamentoyu devreye sokuyoruz ve bu çözüm süreci yasasının, bu şemsiye yasanın altında Hükûmete pek çok görevler veriliyor. O görevleri Hükûmet yapacak, kurumları görevlendirecek, kişileri görevlendirecek ve yeni yasal hazırlıklar belki gerekecek, o yasalar yine buraya gelecek.
Ve burada getirdiğimiz önemli bir husus şudur: Şeffaflığı çok önemli görüyoruz. İnşallah, çözüm süreciyle ilgili-şunu burada açıkça söylüyorum- hem Parlamentonun hem de bütün milletimizin gelişmelerden haberdar edilmesi sürece katkıyı kolaylaştıracaktır ve milletimizin desteğini artıracaktır. Samimiyetle ne yaptığınızı millete anlattığınızda millet size daha fazla destek veriyor. Biz de bundan sonra daha fazla bilgilendirme yolunda çaba sarf edeceğiz.
Burada, şu anda üzerinde çalıştığımız husus, bu yasadan sonra, somut bir yol haritasıdır. Yol haritası hem somutluk taşıyor hem de zamanlı. Bunun üzerinde çalışıyoruz, buna göre bir eylem planı ortaya çıkacak ve belki orada yeni yasalar gerekecek. O çalışmalar da, yine, Meclis huzuruna getirilecek.

Süreç olgunlaşıyor. İnşallah, ülkemizin birliği, bütünlüğü için, huzur içinde bütün vatandaşlarımızın bu güzel ülkede yaşaması için bir çalışma yapıyoruz. Yaptığımız sadece budur. Ülkemizin birliğine, bütünlüğüne leke getirecek, zedeleyecek hiçbir çalışmanın içinde olmayız. Aksine, AK PARTİ bu ülkenin birliğinin, bütünlüğünün çimentosudur. Bunu hep söylüyorum. Ülkemizin her kesiminde biz varız ve bu ülkenin bütünlüğü bizim en önemli hedefimizdir. Bu çalışmalar yapılmazsa o tür sorunlar olur. Bunları öyle görelim.

Burada bir konuya değiniyor arkadaşlarımız: Yani özellikle 4/B’yle ilgili “Burada bir sorumsuzluk getiriliyor.” deniliyor. Ona özellikle değinmek isterim. Değerli arkadaşlar, önce şunu söyleyeyim: Değerli milletvekillerimiz, biz bu konuda bu yasayı madde madde düzenlerken hem Adalet Bakanlığından arkadaşlarımızın hem bizzat Adalet Komisyonu, Anayasa Komisyonu Başkanlarımızın görüşlerini aldık. Hukukçuların öngördüğü bir metindir ve onlar bize bunun diğer yasalarda ve diğer ülkelerde de bu şekilde uygulanır olduğunu ifade ettiler. Ve burada, asla, bunların suç işlemesini teşvik anlamında falan bir şey değil bu. Görevlerini yerine getirmelerinden dolayı bunların bir tehdit altında olmaması.

Tabii, bürokratları bu şekilde çalıştıramazsınız ve bu her ülkede geçerli ve ayrıca şunu da özellikle ifade ediyorum, bakın, Anayasa’mızın 137’nci maddesi: “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” Ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 24’üncü maddesi de aynı paraleldedir. Bunlar bizim üst mevzuatımızdır, bunlar bağlayıcıdır. Buraya tekrar bunları koymamıza gerek yok. Yoksa hiç kimse konusu suç teşkil eden emir veremez, o emri alan da asla yerine getirmez. Sadece bu yasadaki -bu yasanın 2’nci maddesidir bunlar- bu yasadan doğan, verilen görevleri sırf bu görevi yerine getiriyor diye kişiler suçlanamaz anlamında onları güvence altına almaktır, amacı budur. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay Konuşmanın Tamamı.

*

Diğer konuşmacılar ve tutanağın tamamı.

*

Konuya ilişkin tepkiler:

9 Temmuz 2014 – Dün TBMM Genel Kurulu’na getirilen sözde çözüm süreci yasa teklifi, AKP iktidarı tarafından 12 yıldır birbiri ardına dizilen ihanetler zincirinin son halkasıdır. Bugüne kadar millete göstere göstere parlamentodan geçirilen sözde demokratikleşme paketlerinin sonuncusu ve en korkuncudur. Bu rezil teklif; yasalaşması hâlinde her türlü hukuksuzluğa, faili meçhul cinayete, eyleme, isyan ve kaosa karine ve mesnet teşkil edecektir. Çözüm adı altında kamuoyuna yutturulan yasa bununla da kalmayacak etnik temelli özerklik ve bağımsızlık çabalarını cesaretlendirerek PKK’nın cüretini artıracaktır.

Bundan böyle gelecekte bağımsız bir uydu devlet kurmayı hedefleyen PKK’nın bölgesel yapılanması daha bir cüret kazanacak, daha bir fütursuzlaşacaktır.

Devleti yok sayan ve AKP’nin affedilmez tavizleri yüzünden bölgede fiilen hâkimiyet kurmuş bulunan bölücü terör örgütü, kendine meşruiyet zemini edinmiş olacaktır.

Bu yasa meclisten geçtikten sonra askerimizin, polisimizin ve sivil memurlarımızın bölgeyi terk etmeleri istenecektir.

AKP ise PKK’nın yolunu açarken sadece Köşk hesaplarına odaklanmış durumdadır. AKP Genel Başkanının gözlerini cumhurbaşkanlığı hırsı bürümüştür. Gerisi umurunda bile değildir.

İktidarın bu son icraatı, AKP-PKK işbirliğinin ihanet nişanesi olarak, kara bir leke olarak tarihimize geçecektir.

Bu yasanın birlik ve bütünlüğümüze hizmet edeceğini, kardeşçe yaşama sürecini yeniden başlatacağını iddia eden aklı evvellere sorularımız olacaktır:

Yarın Kandil’dekiler serbestçe aramızda dolaşırken, İmralı canisi örgütü ve militanlarını serbestçe yönetirken Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda fiilen ortadan kalkmış devlet otoritesi nasıl sağlanacaktır?

PKK’nın ve siyasi kanadının ortadan kaldırmaya azmettiği bir arada yaşama kültürü, ayrışmayı bir adım daha ileri götürecek bu yasa ile nasıl sağlanacaktır?

Aynı milletin fertleri arasında AKP’nin yarattığı güven bunalımı nasıl giderilebilecektir?

PKK’nın siyasi kanadı “Tam bağımsızlığa bir adım kaldı.” beklentisiyle ellerini ovuşturur ve bu menhus yasayı alkışlarken, bu ikiyüzlü ihanet şebekesinden bir arada yaşama kültürüne katkıda bulunmaları nasıl beklenecektir?

Asker ve polisimiz bölgede başlarını çıkaramaz durumda, binalarında mahsur vaziyette bulunurken sivil memurların ve vatandaşlarımızın güvenliği nasıl sağlanacaktır?

Bölücü terör örgütünün ve siyasi temsilcilerinin milletle bir arada yaşama niyetlerinin olmadığı her hâl ve tavırlarından, her söz ve beyanlarından belli olmaktadır. HDP Iğdır Milletvekili’nin eski Başbakanın ayak bileği kırılıp ameliyat edilmesi sonrasında twitter’dan “Ayağı kırılmış. Yetmez ama evet.” diye yazabilmesi her şeyi anlatmaktadır. Bunların gözlerini kan bürüdüğünü; ayrışmak için her türlü kötülüğü göze alabilecek kin, nefret ve garezi içlerinde sakladıklarını göstermektedir. HDP’linin üslubu, PKK’nın acımasız eylemleri hakkında bir fikir vermekte, bölücü örgütün Orta Çağ’dan kalma ilkel yöntemlerle bölgede terör estirirken nelerden ve kimlerden ilham aldığını ortaya koymaktadır.

Yüreklerini düşmanlık tohumları kaplayıp karartmış olan PKK’nın siyasi temsilcileriyle yaşanabilecek bir toplumsal barışa inanmak için safdil olmak gerekir. Hâl böyle iken AKP ve özellikle Başbakan Erdoğan Köşk hevesi uğruna milletin varlığını, birliğini ve dirliğini yaman bir tehdide sürüklemekten kaçınmamakta, barış ve kan edebiyatı yapmaya devam etmektedir. Bu haliyle Tayyip Erdoğan ve ekibi açılım teranesi adı altında PKK trenine vagon olmuştur.

TBMM Genel kuruluna getirilen son yasa teklifinin arkasında ne anaların gözyaşı ne halkın huzur ve refahı ne de devletin güvenliği vardır. Bu şeytanca stratejinin arkasında korkunç bir zorbanın, dikta heveslisinin korkunç ayrıştırma planları, federasyonlardan oluşan bir devlete padişahlık etme rüyaları yatmaktadır.
Anayasa’yı kevgire çeviren bunca yasal düzenleme ve icraattan sonra Türkiye’de hukukun üstünlüğünü, kanun hâkimiyetini yeniden tesis etmek zorlaşmıştır. AKP, iktidarda bulunduğu sürece hukuk yerine dağ kanunları geçerli olacaktır.

AKP iktidarı verdiği sözleri yerine getirmek için her türlü yasa dışı karara imza atmakta, hukuku çiğnemektedir. Bunun arkası bölünmedir, ayrışmadır. Önceleri masum özerklik ve demokratik birlikteliklerle başlayan sinsi talepler giderek daha aşikâr hale gelecektir. İlk fırsatta PKK Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda bağımsızlık ilanı için girişimde bulunacaktır. Burada yangından mal kaçırır gibi cumhurbaşkanlığı seçiminden önce alelacele Meclise getirilen yasa teklifi bunun altyapısını hazırlamaktadır. AKP’nin Meclise getirdiği sözde çözüm süreci son yasası, PKK’yı bağımsızlığa götüren yolun işaret taşlarını döşemektedir.

Irak ve Suriye örnekleri ortadadır. Arap Baharının sonuçları ortadadır. Irak’ın kuzeyinde ABD’nin baskısı ve dayatmasıyla teşekkülüne izin verilen özerk yapı, Irak’tan ayrılıp bağımsızlığını ilan etme noktasına gelmiştir. Mesut Barzani “Artık kendi kaderimizi tayin için adım atmanın zamanı gelmiştir. Halk oylamasına gideceğiz.” demiştir. Yani IKBY’nin bağımsızlık ilanı yoldadır. Üstelik güçlü ülkeler tarafından uluslararası platformda bu kararın destekleneceği sinyalleri verilmiştir. AKP iktidarda kaldığı sürece Türkiye’yi de aynı son beklemektedir.

Teklifte sözde çözüm sürecine ilişkin karar alma yetkisinin Bakanlar Kuruluna verilmesi TBMM’yi baypas etmek anlamına gelmektedir. Bu yasa teklifi baştan aşağı millî iradeye saygısızlıktır. Hukuku yasa marifetiyle ortadan kaldıran bu ucubelikler manzumesi, baştan ayağı Anayasa’ya aykırıdır.

Meclis, anayasaya aykırı bir yasayı Genel Kurulda görüşemez.

AKP Türkiye’yi 12 yıldır Anayasasız, yasasız kısacası hukuksuz yönetmektedir.

AKP devleti ele geçirmiş ve eşkıya yöntemiyle keyfince idare etmektedir. AKP, aynı yöntemle Türkiye’yi yıllarca kan gölüne çeviren bölücü örgütle idareyi paylaşmaya hazırlanmaktadır.

AKP Türkiye’yi çadır devleti gibi yönetmektedir.

AKP hukuk katilidir.

AKP kanunsuzluğu teamül ve gelenek hâline getirmiştir.

Anayasa Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü vazederken iktidarın bu gibi yasa teklifleri hayalî Kürdistan’a meşruiyet kazandırmayı, PKK’nın doğu ve güneydoğuda özerk yapılanmasının önünü açmayı hedeflemektedir.

“Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” çerçevesinde karar alıp uygulama yetkisi Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Buna göre Türkiye’nin geleceğiyle ilgili en hayati kararlar TBMM’de değil, Bakanlar Kurulunda yani AKP kurmaylarından mürekkep kabinede tartışılıp karara bağlanacaktır. Onlara, başta İmralı canisi olmak üzere PKK’nın siyasi kanadı danışmanlık ve iş ortaklığı yapacaktır.

Bu teklif, PKK’ya tam teslim olma yasasıdır. Bu teklifle devlet memurlarına yasal zırh getirilmektedir. Teklif yasalaştığı takdirde kamu çalışanlarının bölücü örgütlerle ve ihanet şebekeleriyle iş birliği ve pazarlık etmesine hatta yardım ve yataklık etmesine ceza verilemeyecek, aksine kolayca suç işlemelerine zemin hazırlanacaktır.

Yasa teklifindeki en tehlikeli hususlardan biri de kamu görevlilerinin sözde çözüm süreci bağlamında yaptıkları işlerden sorumlu tutulmayacağının öngörülmesidir. Sorumsuz devlet görevlisi olmaz. Devlet görevlisini sorumsuz kılmak keyfilik ve hukuksuzluktur, Anayasa’nın ruhuna esasına aykırıdır. Hangi şart altında olursa olsun hangi görev olursa olsun bunları yapınlar yerine getirenler ve emirleri uygulayanlar bunun sorumluluğunu taşırlar.

Buna göre her eline silahı alan devlete isteklerini dayatıp işbirlikçi memurlar kanalıyla sonuç alabilecektir. Bu teklifle hükümet hem memuru suça teşvik etmekte hem de çalınmasını istediği minareye kılıf hazırlamaktadır.

Bu sayede bölücü örgütlerin silahlı eylem ve cinayetlerini aklamak kolaylaşacak, canilerin katillerin, devletin milletin malına zarar verenlerin yaptıkları yanlarına kâr kalacaktır. Bu yasanın bir adım ötesi; kimi Kandil’den indirilen kimi de kodesten çıkarılan eli kanlı teröristlerin madalya ile ödüllendirilmesi ve her birinin önümüzdeki ilk genel seçimlerde milletvekilliğine aday gösterilmeleri olacaktır.

Bütün bu senaryoları hayata geçirmek üzere emir ve talimat verilecek devlet görevlileri kutsal bir iş yapıyorlarmış algısıyla taltif edilip kuşatılacak, toplum da hükümet hayırlı bir işe imza atıyormuş zannıyla uyutulacaktır.
Farklılıkları aynı kültür potasında birleştirmenin yolu, ayrışmayı körüklemekten değil, birlik ve beraberliğe yönelik adımlar atmaktan geçmektedir. Ne var ki AKP’nin de PKK’nın da birlik ve beraberlik diye bir dertleri yoktur. Bütün amaçları Türkiye toprakları üzerinde Türklerin hâkim olmadığı federasyonlardan oluşan bir “Yeni Türkiye” kurmaktır. Bunun parçalı olması zamanla parçaların birbirinden ayrılması onların umurunda değildir. Meselenin burasına milletimizin dikkatini çekiyoruz: Bütün hedef Türkiye’yi Türklerin egemenliğinden çıkarmak ve Anadolu’da Türk varlığına son vermektir. Hedef Türk’süz Türkiye’dir.

MHP bu pespaye ve kirli işbirliğini milletimize sabır ve ısrarla anlatmaya devam edecek; bu çirkin oyunu bozacaktır. MHP ve Milliyetçi-Ülkücü camia da AKP-PKK iş birliğinden daha sağlam bir inanç ve kararlılıkla AKP ile bölücü ortakları karşısında durmaya devam edecektir. Türkiye’nin; eli kanlı bir örgütün ve onun ele başının oyuncağı hâline gelmesine izin vermeyecektir. MHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. E. Semih Yalçın.

*

Bu devleti yokluk içerisinde iken milli mücadele vererek kuran büyük Türk milleti, varlık içerisinde iken yapılan algı operasyonlarıyla devletine ve vatanına sahip çıkamaz hale getirilmek istenmektedir. Oğlunu davulla zurnayla askere uğurlayan, al bayrağını asmadan düğününü yapmayan Türk milleti vatanının dört bir tarafında PKK eşkıyası tarafından bayrağımızın indirilmesine alıştırılmaktadır. Gazetelerin anlı şanlı köşe yazarları tarafından Türkiye’nin yakın zamanda bölüneceği sıradan bir hadise gibi sunulmakta ve milletimizin bu durumu kanıksaması için toplum mühendisliği sonuna kadar kullanılmaktadır. Bir emniyet müdürünün bayrak indirmelere çare olarak “bayrak asmayalım ki indirmesinler” teklifi, Barzani’yi Diyarbakır’da devlet protokolü ile ağırlayan Tayyip Erdoğan’ın sözde Kürdistan tanımlaması gelinen son noktayı özetlemektedir. Şimdilerde TBMM’de AKP’li vekillerin verilen talimatlar doğrultusunda kaldırıp indirdiği parmaklarıyla çıkarmaya hazırlandıkları yasa, PKK’yı terör örgütü olmaktan çıkararak Türkiye’nin yönetimine ortak edecek bir sürecin önünü açmaktadır.

Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte açıkça ortaya çıktığı üzere, Türkiye bugün hürriyetçi parlamenter sistem ile federatif başkanlık sistemi arasında bir tercihe doğru gitmektedir. Bir tarafta tıpkı şimdiye kadar olduğu gibi kimsenin kapı komşusunun, mahallesindeki bakkalının, okuldaki arkadaşının etnik kökenini ve mezhebini sorgulamadığı, insanların bir ortak vatanda kader birliği ettiği milli devlet yapısı yer almaktadır. Tayyip Erdoğan’ın yeni Türkiye diye pazarladığı diğer tarafta ise Alevi ile Sünni’ye, Türk ile Kürt’e, doğulu ile batılıya, laik ile mütedeyyine birlikte yaşama şansı bırakmayan, parçalayan, bölen ve ötekileştiren dağılmış bir Türkiye haritası dayatılmaktadır.

Türkiye’nin çevresinde haritaları değiştiren kargaşadan ve içeride elindeki silahı bırakmaksızın hükümetle masaya oturabilmiş bölücü yapılanmalardan kaynaklanan güvenlik sorunları var iken, cumhurbaşkanlığı yarışının bir rejim tartışmasına dönüştürülmesi son derece sakıncalıdır. Adayın birisinin çıkarak bu seçimin bir referandum olacağını ve cumhurbaşkanı olması halinde fiilen başkanlık sistemini uygulayacağını söylemesi, rejimi değiştireceğini ilandan başka bir anlam taşımamaktadır. Bu girişimin anayasal bir suç olduğu bir tarafa, kendisi için başkanlık, ülkemiz için federasyon hevesinin doğuracağı olumsuz sonuçları yeterince hesap edemedikleri çok açıktır.

Keza aynı şekilde, bir diğer adayın milletvekili sıfatı taşımasına rağmen bölücü örgütle irtibatını sürdürmesinin ve o kesimin sözcülüğünü yapmasının cumhurbaşkanlığı ile ne kadar bağdaşacağını milletimiz takdir edecektir. Söz konusu adayın cumhurbaşkanı olduğunda özerklikten ve ayrı bir Kürt bölgesinden, kısacası üniter devletimizi yok edeceğinden söz etmesi cumhurbaşkanlığı yarışının bir seçimden çok öte anlamlar taşıdığının bir başka örneğidir.

Her iki cumhurbaşkanı adayının esasında aynı zihniyeti temsil ettiği çok açıktır. Başkanlık hevesleriyle federasyon hesapları örtüşenlerin Meclis’te yaptıkları güç birliğiyle son sürat açılım yasasına asılmaları bu yüzdendir. Meclis’i İmralı’nın talimatlarıyla çalıştırarak terör örgütüne meşruiyet yasası çıkaran, güneydoğumuzdan devleti çekerek örgüte teslim eden zihniyetin amacına ulaşmak için önümüzdeki seçimi bir fırsat olarak kullanmasına Milliyetçi Ülkücü Hareket hiçbir şart altında alet olmayacak ve müsaade etmeyecektir.

Seçimlerle ya da Meclis çoğunluğunu ele geçirmiş hükümetlerin tahakkümüyle çıkarılan yasalar vasıtasıyla, büyük Türk milletinin bölünmez bütünlüğünü tehdit edecek ve egemenlik haklarını zafiyete uğratacak girişimlerin karşısında Milliyetçi Ülkücü Hareket geleneksel milli ve dik duruşunu sergilemeye devam edecektir. Bu kutlu vatana ecdadımızın vurduğu Türk mührünü, şaibeli liderlerinin iki dudağından çıkan emirle el kaldırıp indiren sözde vekillerin yasama faaliyetleri elbette ki silemeyecektir. Bugün milli mücadelenin sembolü Samsun-Erzurum-Sivas hattına dahi çıkarma yaparak kontrolü elde tuttuğunu sananların, Milliyetçi Ülkücü Hareket’in elindeki milliyetçilik meşalesinin uyandırdığı milli ruhları söndürmeleri asla mümkün olmayacaktır. MHP Genel Başkan Yardımcısı Şefkat Çetin.

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: