Zafer’den Bu “Pazar”lık: Merhamet olmazsa kalp kiracısında…


Gün gelir tahtı da kurtaramaz tacı da…

yabancılaşma

© photocredit

Kaç zamandır sevemez olduk sevdiğimizde de söyleyemedik. Hep yabancı, uzak kaldık birbirimizden. Sevgi lafları dilimizin ucunda asılı kaldı, kalbimiz ise aklımızın hep bir adım gerisinde… Gönlünüzün kapılarını bu kadar da sıkı tutmayın. Mutlaka içeriye hapis ettiğiniz duygular günün birinde gelip sizi bulacak. Ve bir bütün olduğunuzda, yeniden duyarlılığınıza kavuştuğunuzda, yabancılaşma denilen o garip, o ürkütücü yeni çağ hastalığından da kurtulmak için ilk adımı çoktan atmış olacaksınız.

***

©Zafer Karadağ

Türkiye ve Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanlarının yaptığı ortak açıklamaya göre, iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2020 yılında 100 milyar USD seviyesine ulaşacaktır.
3,6 milyar USD ihracatla kapattığımız 2013 yılı sonu itibarıyla
, aramızdaki karşılıklı mal ve hizmet alışverişinin toplamı 28 milyar USD (20,7 milyar Euro) civarında olduğuna göre, Türkiye ile Çin arasında hergün yaklaşık 57 milyon Euro’luk dış ticaret yapıldığını söyleyebiliriz.
Eğer Avrupa Birliği ile Çin arasındaki karşılıklı ihracat
ve ithalatın 2013 yılındaki günlük ortalamasının 1 milyar Euro’yu aştığı göz önüne alınırsa, Türkiye’nin 2020 yılı için planladığı günlük ortalama 200 milyon Euro dış ticaret hedefinin, kolaylıkla ulaşılması hatta aşılması muhtemel bir hedef olduğu ortaya çıkacaktır.

10 yıldır makalelerimde, panellerdeki/çalıştaylardaki konuşmalarımda ve röportajlarımda bıkmadan, usanmadan yazıp/söylediğim gibi; “Çin bir tehdit değil, Türk ihracatçılar için Dünyanın en büyük fırsatlar ülkesidir!”
Ancak Türklerden farklı bir iş kültüründe yetişen Çinli ithalatçılara ve bazı sektörler için bizden çok farklı satın alma alışkanlıklarına sahip olabilen bu, çekik gözlü dostlarımıza mal satabilmenin kolay olmadığını baştan kabul ederek, gerekli tedbirleri almaları gerekiyor.

imgp1461

© photocredit

Eğer 10 yıldır bu pazarın kalbi olan Şanghay’da yaşayarak edindiğim tecrübelerden süzülen aşağıdaki naçizane tavsiyelere kulak verirlerse, işleri daha kolay olacaktır.

Yaklaşık 1,5 milyar insanın yaşadığı devasa Çin pazarında kalıcı izler bırakabilmeleri için;

-ihracatçılarımızın ciddi bir pazar araştırması yapmaları,
-markalarını Çin’de tescil ettirmeleri,
-web sitelerinin ve kataloglarının Çince versiyonlarını hazırlamaları,
-pazarlama ve satış ekibi için yetişmiş yerel personel istihdam ederek, onları eğitmeleri,
-dağıtım kanallarını tespit etmeleri,
-Çin gümrüğünde uygulanmakta olan ithalat rejimini öğrenmeleri,
-başka pazarlarda çok satılsa bile ürünlerinin Çinli alıcılara uygunluğunu test etmek için gerekli AR-GE çalışmalarını mutlaka yapmaları,
-hatta eğer kullandıkları renklerde veya ambalajlarda Çinlilere itici gelen unsurlar varsa değiştirmeleri,
-sektörel fuarlar başta olmak üzere, etkili tanıtım ve reklam çalışmaları yürütmeleri,
-internet üzerinden alışverişin çığ gibi büyüdüğünü göz ardı etmeden, gerekli alt yapıyı hazırlamaları,
-hukuki sorunların çıkmasını beklemeden yerel hukuk büroları ile iletişim kurmaları gibi,
dört başı mamur bir “pazara giriş” hazırlığı yapmaları şarttır, aksi halde Çin pazarına girmeleri ile çıkmaları bir olur.

Pazarlama ilmince kabul edilen; “KAYBEDİLEN BİR PAZARI YENİDEN ELE GEÇİRMEK, YENİ BİR PAZAR YARATMAKTAN ÇOK DAHA ZOR VE MASRAFLIDIR!” kuralı gereğince, ilk adımların çok dikkatli atılması şarttır.

Bu bağlamda, kısa günün karı yerine, orta ve uzun vadede kalıcı bir pazar payı hedefi güden ihracatçılarımızın artacağına ve bu sayede 2020 yılında Türk markalarının Çin pazarından çok daha fazla pay alacağına, böylece Ülkemizin 1′e 7 oranındaki bu, utanç verici dış ticaret açığını azaltacaklarına inanıyorum.

İthalatçılarımızın da Çin’den mal alırken daha seçici ve dikkatli olarak, açık makasının kapanmasına katkıda bulunacaklarını ve isimlerini, hızla artmakta olan dolandırıcılık olaylarının kurbanları arasına yazdırmamak ve Milli servet kaybına yol açmamak için, burada faaliyet göstermekte olan Türk danışmanlık, tedarik ve gözetim firmalarından daha fazla yararlanacaklarını umut ediyorum.

2004 yılından beri olduğu gibi gelecekte de, KARYA firması olarak ihracatçılarımıza ve ithalatçılarımıza destek vermeye devam edeceğiz.
Şanghay’dan selam ve sevgilerimle.

KAYBEDİLEN BİR PAZARI YENİDEN ELE GEÇİRMEK, YENİ BİR PAZAR YARATMAKTAN ÇOK DAHA ZOR VE MASRAFLIDIR!

* * *

girsimcilik

© photocredit

– “Girişimin sırrı; hiç kimsenin bilmediğini bilmektir.” Aristotle Onassis

– “Öncü olmak girişimcinin standart niteliğidir… Ancak bu şekilde kaynaklar bolluğa dönüşür.” Peter F. Drucker

– “Kendi kendiniz için çalışıyorsanız ya bir öncü olursunuz ya da aç kalırsınız.” John Willard Marriot

– “Girişimciler, iyi bir fikir için paraları ve itibarlarını ortaya koyup zar atarlar. Girdikleri riskin başarısını ve başarısızlıklarını üstlenirler.” Victor Kiam

– “Durdurulamayan istekler ve tüm olumsuzluklara karşı ayakta durabilmek, bir girişimcinin en önemli nitelikleridir.” Deaver Brown

– “Başkalarının, yapamayacağınızı iddia ettikleri şeyleri sadece bir kere yapın! Bir daha onların söylediklerini dikkate bile almak zorunda kalmazsınız.” James R. Cook

– “Çok büyük başarılar ile sonuçlanan girişimlerin ortak bir özelliği vardır. Hepsi yüksek araştırma giderleri ve büyük finans kaynakları olan piyasaya hakim firmaların uzmanları tarafından tasarlanmıştır. Ama aynı zamanda çoğu çok zor kararı verilmiş, zamansız, büyük riskli, pahalı ve karı düşük girişimlerdir.” George Gilder

– “Bir girişimcinin ilk macerası sadece deneyim kazanmak ile sonuçlanır. Bu süt dişlerine benzer. Yerlerine daha güçlü ve dayanıklılarının çıkması zaman alır.” Deaver Brown

– “Artık yönetim toplumundan girişim toplumuna geçiyoruz.” John Naisbit
– “Büyük sanayi devrimini ve dev şirketlerin dönemini yaşadık. Ama inanıyorum ki çağımız girişimcinin çağıdır.” Ronald Reagan

– “Küçük bir firmada tek bir çalışanın parlak fikri yeni bir ürünün piyasaya çıkmasını sağlamaya yeterli olabilir. Büyük bir firmada ise aynı fikir aylar süren toplantılar içinde kaybolup gider.” Al Ries

– “İşin başında girişiminizi atağa kalkan bir yarışcı gibi görüyor olabilirsiniz. Ama firmanız geliştikçe çalışanlarınızın da maratonun içinde olduklarını anlamaları gerektiğini farkedeceksiniz.” Trip Hawkins

– “Senin açtığın dükkan, yeni dükkanların açılmasını sağlayacaktır.” İngiliz Atasözü

– “Girişimci herzaman -özellikle başlarken- başarı ve iflasın eşiğinde durduğunun farkında olmalıdır. Küçük bir hata bile onu yok edebilir.” Harold S. Green

– “Eğer girişim ilerliyorsa, bolluk ekonomi ile birlikte artar ama girişim yoksa bolluk ekonomi ile birlikte çürür.” John Maynard Keynes

– “Girişimci basit anlamıyla engelleri ve fırsatları ayırt edip her ikisini de kendi avantajına çevirebilendir.” Victor Kiam

– “Günümüzde bir iş kurmak, girişimci olmak, eski sınırları aşmak ve öncülük etmek demektir.” Paula Nelson

– “Girişimci, sönük bir başarıdansa, şaşırtıcı başarısızlıkları tercih eden bir risk alıcıdır.” Jim Fisk, Robert Barron

Bu sözlere kulak verelim.

* * *

Pasta-Dilimi

© photocredit

Oslo Üniversitesi’nde “Okul Psikolojisi” alanında, ileri düzeyde eğitime başladığım sıralarda, daha önce Türkiye’de aldığım psikoloji eğitimin yanı sıra, öğretmenlik sertifikasına da sahip olmam nedeniyle, bu kentte yaşamakta olan, Türkiye’den Norveç’e göç etmiş ailelerin çocuklarına, okullarda, iki kültürlü sınıflarda (Norveçli ve göçmen çocuklardan oluşan kaynaştırma sınıfları), öğretmenlik yapmaya başlamıştım.

Veitvet Grunnskuole’de (Veitvet İlköğretim Okulu) çalışmaya başlayalı henüz bir hafta olmuştu ki, okuldaki tüm çocuklar UNESCO haftasını kutlamak üzere, konferans salonunda toplandılar. Salondaki kürsünün arkasındaki duvarda UNESCO’nun dünya ülkeleri arasında barış, eşitlik, ortak yaşam kalitesinin yükseltilmesi ile ilgili amaçlarını belirten pankartlar asılıydı.
Biz öğretmenler de yerlerimizi aldıktan sonra, bir öğretmen mikrofonu alıp, öğrencilere UNESCO haftasını kutlamaya, pasta yenilerek başlanacağını söyledi. Salondan bir sevinç uğultusu yükseldi. Öğrencilere karton tabak ve plastik çatallar dağıtıldı. Üç dört dakikalık sabırsız bir bekleyişten sonra, salonun kapısında, görevlilerin iterek sürdükleri arabada, çok katlı iki kocaman pasta göründü. Öğretmenler pastaları dilimleyip çocuklara dağıtmaya başladılar. Ancak garip birşey oldu salondaki çocukların yarısı pastalarını alıp yemeye başladıklarında, kocaman iki pasta da bitmişti. Öğretmenlerden biri pasta kalmadığını açıkladı. Pasta alamayan çocuklar büyük bir düş kırıklığıyla, elleri ile tabaklarına vurmaya, boş tabakları göstererek öğretmenlerine birşeyler söylemeye başladılar. Salon karışmıştı. Bense şaşakalmıştım ve kutlamayı organize edenler açısından üzüldüm. İşte bu çok gelişmiş İskandinav ülkesinde de organizasyon bozuktu ve ilgililer rezil olmuştu! Tam bu sırada okulun müdürü mikrofonu eline aldı ve çok önemli bir şey açıklayacağını söyledi. Çocuklar son bir umutla gürültüyü kestiler. Müdür şöyle dedi;

– “Çocuklar, gördüğünüz gibi bir kısmınız pasta alabildi, ancak bir kısmınıza pasta kalmadı. Çünkü pastayı dağıtırken, sizin sayınız kadar eşit parçaya bölmeye özen göstermedik. Oysa eşit paylaştırılsaydı herkes pasta yiyebilecekti. İşte dünya ülkeleri arasındaki durum da böyle. Dünyadaki kaynaklar kısıtlı. Kaynaklar da eşit paylaşılamıyor. UNESCO’nun gerçekleştirmeye çalıştığı dünya barışı için, en büyük engel budur. Barışı ve ortak yaşam kalitesini gerçekleştirmenin en iyi yollarından biri, kaynakların tamamen eşit olmasa bile, mümkün olduğunca dengeli dağılımıdır.” Salonda, kuş uçsa kanadı duyulacak bir sessizlik oldu. Ben nefesimi tuttuğumu farkettim. Müdür konuşmasını sürdürdü; “hiç merak etmeyin, şimdi pastanın devamı gelecek. Ancak bu kez eşit dağıtılacak ve herkes pasta yiyecek.”

O anda salonun kapıları açıldı, pastalar göründü. Çocuklar neşeyle bağrıştılar. Pastalar yendikten sonra, salondaki bazı çocuklara mikrofon uzatıldı. Çocuklar da pasta alamadıklarında ne hissettiklerini, ne yaşadıklarını anlattılar. UNSECO ile ilgili görüntüye dayalı kısa bazı bilgiler verildikten sonra kutlama bitmişti. Uzun, sıkıcı konuşmalar yerine, tüm bedenlerinde hissettikleri bir yaşantı geçirmişti çocuklar. Hem öyle bir yaşantıydı ki bu, belki de tüm yaşamları boyunca unutamayacaklardı. Öğrendiğime göre bu kutlamayı organize eden kişi ise, okuldaki drama öğretmeniydi…

MUHTEŞEM BiR DERS!..

* * *

nefes

© photocredit

Nefes almak, içten içe, derin derin,
Taze, ılık, serin,
Duymak havayı bağrında.

Nefes almak, her sabah uyanık.
Ağaran güne penceren açık.
Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.

Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı.
Senin her yer: Caddeler, meydan, çarşı…
Kardeşim, nefes alıyorsun ya!

Koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi,
Ananın südünü emer gibi,
Kana kana, doya doya…

Nefes almak, kolunda bir sevgili,
Kırlarda, bütün bir pazar tatili.
Bahar, yaz, kış.

Nefes almak, akşam, iş bitince,
Çoluk çocuğunla artık bütün gece,
Nefesin nefeslere karışmış.

Yatakta rahat, unutmuş, uykulu,
Yanında karına uzatıp bir kolu,
Nefes almak.

O dolup boşalan göğse…
Uyumak, sevmek nefes nefese,
Kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak.

Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.
Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu.
Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.

Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes…
Anlıyorum, birbirinden mukaddes,
Alıp verdiğim her nefes.

Ziya Osman SABA
Nefes Almak.

* * *

sans-titre

© photocredit

Birinci ve de en önemli ders: Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben, okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: “Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?..” Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50’lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. “Tabii dahil” dedi hocamız, “iş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginizi ve dikkatinizi hakeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve `Merhaba’ demeniz gerekse bile…” Bu dersi de hayatım boyunca unutmadim, o hademenin adını da… Dorothy idi.

İkinci önemli ders; yağmurda otostop!.. Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60’lı yıllarda bir beyazın, bir zenciye hem de Alabama’da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm, bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda.. “Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim ki, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra da son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın!.. En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole.”

Üçüncü önemli ders; size hizmet edenleri hep hatırlayın. Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu… Çocuk sordu: “Çukulatalı pasta kaç para?..” “50 cent!..” diye cevap verdi kız. Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: “Peki dondurma ne kadar?” “35 cent” dedi garson sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki… Çocuk parasını bir daha saydı ve “Bir dondurma alabilir miyim lütfen?” dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi, fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 cent bahşiş duruyordu..

Dördüncü önemli ders; yolumuzdaki engeller. Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı… Kese altın doluydu. Bir de Kralın notu vardı içinde… “Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir!” diyordu Kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı: “Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsata dönüşebilir…”

Beşinci önemli ders; önemli olan vermektir. Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil ilik nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bir bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki çocuğa anlattı ve ablasına kan vermek isteyip istemediğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve “Eğer ablam kurtulacaksa, veririm kanımı!” dedi. Kan nakli yapılırken ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu. Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: “Doktor amca, hemen mi öleceğim?..” Küçük çocuk, doktoru yanlış anlamış ve ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini sanmıştı. Ve buna rağmen kanını vermeye razı olmuştu…

5 Önemli Ders.

* * *

kara_sevda

© photocredit

Çeker gibi bakma hançeri kından,
Senin de canını yakan bulunur.
Senin de bir zalim gelir hakkından,
Sana da bir kurşun sıkan bulunur.

Aşkımın ahıyla tutulur yakan,
Alıcıkuş kadar sürmez fiyakan,
Senin de gözünü yaşlı bırakan,
Senin de boynunu büken bulunur.

Merhamet olmazsa kalp kiracında,
Tahtın da kurtaramaz seni tacın da.
Bir kara sevdanın darağacında,
Senin de ipini çeken bulunur.

Cemal SAFi
Bulunur.

* * *

sevmek

© photocredit

Kaç zamandır sevemez olduk sevdiğimizde de söyleyemedik. Hep yabancı, uzak kaldık birbirimizden. Sevgi lafları dilimizin ucunda asılı kaldı, kalbimiz ise aklımızın hep bir adım gerisinde… “Ne derler, nasıl bakarlar?” diye diye eskittik sevdaları, her zaman bir başka baharı bekledik ama o zaman da pek gelen giden olmadı. Bir koşturma, hayat mücadelesiyle kayıp giderken zaman ellerimizden, tutmaya gücümüz yetmedi (belki cesaret edemedik), hep yarınlara kaldı, hep yarım kaldı aşklarımız.

Ne olurdu yani sevdiğimizi o yanımızdayken, elimizi tutmak isterken söyleseydik? Sevgi koşulsuz yaşansa, karşılık beklemeden sevmeyi öğrenebilsek belki de hayat bu kadar acımasız olmazdı. Hayat elbette her zaman tatlı değil. İster ekonomik kriz, ister psikolojik bireysel sorunlar olsun, hepimiz yaşamın çarklarından bir şekilde, daha az yara ile kurtulma çabasında geçinip giderken içimizdeki sesi dinlemeyi unutuyoruz. O bize ne diyor hiç duyuyor musunuz? Bu sese bir kulak verin. Bastırmaya çalıştığımız duygularımız artık ortaya çıkmaya hazırlanıyor. Ona bir merhaba demek istemez misiniz?

Gönlünüzün kapılarını bu kadar da sıkı tutmayın. Mutlaka içeriye hapis ettiğiniz duygular günün birinde gelip sizi bulacak. Ve bir bütün olduğunuzda, yeniden duyarlılığınıza kavuştuğunuzda, yabancılaşma denilen o garip, o ürkütücü yeni çağ hastalığından da kurtulmak için ilk adımı çoktan atmış olacaksınız. Ne mutlu bunu başaranlara… Tüy gibi hafiflerken bedeniniz, omuzlarınızdan bir yük kalkıp terk edecek artık sizi. İnsan olmanın erdemini belki işte şimdi bu kadar yakından hissedecek, kendinizle belki ilk defa bu kadar gurur duyacaksınız. Çünkü tüm kimliklerimiz dışında, biz önce insanız.

Korkunun olduğu yerde aşk yoktur. Cesarettir sevmek. Düzenlere, oyunlara, kötülüklere meydan okumaktır. Sevmek; uzaklaşmaktır yalandan, bencilliği hiçe saymaktır. Bir başka açıdan da inanmaktır sevmek. Gerçekten inanmaktır, tümden inanmaktır. İnsan sevince; sevdiğine bütün varlığı ile teslim olmamışsa, yeteri derecede sevmemiş demektir. Ve ona kayıtsız şartsız inanmıyorsa, sevgiden bahsetmeye bile hakkı yoktur. Kıskançlık inancımızın bütünlüğü ölçüsünde besler aşkı. Şüpheyse öldürür. Şüphenin olduğu yerde inancın yeri olmaz. Sevgiden bahsedilemez orada. Kıskançlıksa; kutsal bir duadır, dudağında sevenlerin. Sevmek; varolmaktır bir bakıma, derinden bakılınca yokluğa benzer. Sevmek bütünlenmektir.

Çok seven eksildiğini zanneder, oysa artmaktadır sevmek, çoğalmaktır. Çevrenin gözlerimizden silinmesi, önce bir eksilme hissi verir insana. Fakat o her şeyimizi varlığı ile doldurdukça, arttığımızı anlarız. O bir tek kazanç, bütün kayıplarımıza bedeldir. Bir an gelir; her şeyi onunla değerlendirmeye başlarız. O, bugün mutluysa yaşamak güzeldir. Kabımıza sığmayız. Şarkılar söylemek gelir içimizden. O kederliyse, gözlerimizde herşey kederlidir artık. Bütün güzellikler bir bir yitirirler anlamlarını. O anlarda ölümü düşünür de, yine ölemeyiz kurtulamamak için. Yanmaktır, tutuşmaktır sevmek ve yaşadıkça hiç sönmemektir. Dinle, sana sevmenin ne olmadığını söyleyeceğim önce. Ne olduğunu sonra anlayacaksın. Dinle, sevmek alışveriş değildir. Geometri değildir, aritmetik değildir. En değerli şeydir belki, ama karşılığında hiçbir şey alınmaz. Karşılıksız bir çeke atılmış kuru bir imza değildir sevmek. İskambil kağıdı değildir, zar değildir, bir dilim değildir, hesap pusulası değildir sevmek. Sevginin bedeli yine sevgiyle ödenir, altınla değil. Sevilmekse; sevmenin mükafatıdır ancak, karşılığı değil.

Bir sevgiye eş bir başka sevgi olamaz. Çünkü her sevgi birbirinden büyüktür. Sevgi tartılamaz, sevgi ölçülemez. Sevgi; gram değildir, mesafe değildir. Derinlik sanırsınız, yüksekliktir o. Sevgi; dudak değildir, göz değildir, saç değildir. Sandalye değildir sevgi, yatak değildir, çarşaf değildir. İçki değildir, içemezsiniz fakat herşeyden güzeldir serhoşluğu. Geçip karşısına seyredemezsiniz, manzara değildir, tablo değildir, heykel değildir. Okuyamazsınız kitap değildir. Bilmece değildir, çözemezsiniz. İsteseniz de içinizden atamazsınız. Kan değildir, kesip damarınızı akıtamazsınız. Siz ağladıkça o güçlenir içinizde. Akmaz, gözyaşı değildir. Kuşdeğildir uçmaz, çiçek değildir koklanmaz. Bitmez çile değildir. Ne desen o değildir sevmek.

SEVGİYİ TARİF ETMEYE KALKSAM, SENİ ANLATIRDIM DÜNYAYA…

BiZ Mi, YOKSA HAYATIN KENDiSi Mi YABANCILAŞTIRDI BiZİ BiZLERE?..
Ümit Yaşar OGUZCAN

* * *

pencere

© photocredit

Yıllardır bekledim,
Gönül yoldaşım, hayat arkadaşım seni.
Hem de gönül penceremin yanıbaşında bekledim
Seni önceden görebilmek, kapıyı çalmadan açabilmek için.
Yalnızlığıma, gözyaşlarıma yenik düşmeden
Umutla ısrarla bekledim.
Sen olduğunu zannettiğim yanlış gönüllerin
Penceremin önünden gelip geçişini izledim.
Birbirlerini bulmuş mutlu gönüllerin
Penceremin önünden gelip geçişini izledim.
Sonunda geçte olsa anladım ki;
Şayet günün birinde sen, gönül kapımı çalacaksan
Rabbimin nasibiyle,
Pencerede beklememe gerek yok.
Hatta pencerede beklememeliyim bile.
Çünkü bekledikçe yokluğunun izi
daha da derinleşiyor yüreğimde
Acısı daha bir dayanılmaz oluyor.
Çünkü geleceksen zaten kapımı çalacaksın günün birinde.
Bekledikçe gönlüm, hayatın diğer güzelliklerini farketmiyor
Ve ömrüm eriyor günden güne.
Ömrümce korktuğum
Belki de “hiç gelemeyebileceğin” gerçeğiyle yüzleştim artık
Rabbime aksi için dua etmekten
Ve seni dilemekten hiç vazgeçmeden.
Rabbime çok şükür ki,
Pembe bahçem
Tertemiz bir kulunu ağırladı,
Sevip sevilmeyi tanıdı daha önce.
Ve bu gönül seni dileyip
Seni zikredecek, sen ömür verdikçe…

Fidan AYKUT
Pencerem

*

 

harcliklogo

karyalogo

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: