Özgür Olmak ve Özgürce Yaşamak…


Yaşamı Doğru Tanımlamakla Başlar!!

yaşam

© photocredit

Sorgulamadan, hesap sormadan ve hesap vermeden, kendi zamanının ötesine gitmeden yaşamını sürdürmek, tüm canlıların ortak gerçeğini ifade eder. Mümkün olacak çözüm, çağ insanını ölüm sınırına getiren salt akıl yoluyla düşünmekten vazgeçmektir. Bunun yerine yapılması gereken, sezgilerin-yüreğin denetimindeki bir akılla düşünmek ve mevcut dünya gerçekliğinden kopmaktır. Çünkü, mevcut dünya gerçekliği, insan özüne aykırı bir sistem dayatmasıdır. Belki de yaşam, doğru tanımlanmak içindir.

***

Tarihe ilişkin analizler yapmak, tarihteki bazı kesitleri yorumlamak sosyolojik çalışmaların kapsamına girmektedir. Tarih kapsamında bir dönemin yaşayışı, insanları, koşulları, yaşanan zorlanmalar, ortaya çıkarılan ürünler ve insana dair her şey ele alındığından sosyal bilimle ilgilidir. Özgür kadın kimdir, nasıl yaşar kitap çalışması da bu anlamıyla sosyolojik bir çalışmadır.

Her sosyolojik çalışma, bir yaşam tanımı yapmaktadır. Bu anlamıyla bizler de bu çalışma boyunca Önderliğimizin yaptığı yaşam tanımını anlamaya, anlaşılır kılmaya ve kendi tarafımızdan tanımlamaya çalıştık. Yaşamı nasıl anlıyoruz, yaşam nedir, Önderliğin yaşam tanımını anlayabiliyor muyuz, anladığımız kadar yaşayabiliyor muyuz, yaşadığımız kadarını doğru değerlendirip ahlaki toplumda ısrar eden insanlık mirasına dâhil edebiliyor muyuz? Bu soruların cevapları özgürlük mücadelesi yürüten kadın militanlar olarak bizlerin özgürlük adımlarını oluşturmaktadır.

Önderliğimiz en son geliştirdiği Özgürlük Sosyolojisi adlı çalışmasıyla toplumbilime yeni bir bakış açısı getirmekle birlikte, modernitenin ideolojik hegemonyasında olan bilimlerin, insan ve toplum gerçeğinden ne kadar uzaklaştığını ortaya koymaktadır. Önderliğin geliştirdiği sosyoloji, sosyal bilim adına ortaya serilen pozitivist düşüncelerin, liberalizmin övgüsü anlamına gelen bilimciliklerin egemenliklerini temellerinden sarsmaktadır. Gerçek bilginin ve insan yüreği-beyniyle algılanan evren parçalarının, gerçek anlamına kavuşmasının devrimsel adımıdır. Bilinmektedir ki doğrular, küçük de olsalar büyük yanlışları yerlerinden eder, yanlışların krallıklarını devirirler. Önderliğimizin yaptığı çalışma, evren bütününde insan algısına, yanlış algılamalara, doğru yaşanması mümkün olmayan yanlış hayatları dönüştürecek doğru bir yol oluşturmaktadır. Bu anlamıyla bizler de bu doğrular çerçevesinde yaşamı tanımlamak, doğru algılamak ve yanlış algılamalara karşı koymakla yükümlüyüz. Yanlış tanımlanan ve öğretilen bir yaşamın yanlış uygulanışlarından kendimizi kurtarmanın tek yolu budur.
Ortadoğu, yaşamın ve yaşam anlamının yaratıldığı bir mekân olmasına rağmen bugün ölüm mekânına dönüşmüş durumdadır. Bölgede her türlü egemenliğin hükmü altında yaşanan katliamlar, köleleştirmeler, sömürüler, insan bezirgânlarının giderek çoğalması ve sosyal ilişki adına insan ilişkilerinin bir bütün satış ilişkilerine dönüşmüş olması, mevcut tanımların köklü sorgulanarak reddedilmesini ve yeni tanımların oluşturulmasını gerektirmektedir. Güncel olarak yaşanan somut ölmeler-öldürmeler, iç ve dış savaşlar-kavgalar, her gün yüzlerce insanın katledilmesi, sakat bırakılması, hastalıklara, yoksulluğa mahkûm edilen insanların ölümlerinin doğallaştırılmaya çalışılması, özünde yaşam kaynağının öldürülmesidir. Batının da içerik olarak öldürülen yaşam tarzıyla bütünleştiğinde, her ne kadar tüm batının yüzünü doğuya çevirmesine rağmen, mevcut akılla çözümler arandığından, çözüm mümkün olmamaktadır. Mümkün olacak çözüm, çağ insanını ölüm sınırına getiren salt akıl yoluyla düşünmekten vazgeçmektir. Bunun yerine yapılması gereken, sezgilerin-yüreğin denetimindeki bir akılla düşünmek ve mevcut dünya gerçekliğinden kopmaktır. Çünkü mevcut dünya gerçekliği, insan özüne aykırı bir sistem dayatmasıdır. Bir değirmen gibi insanların yüreğini, beynini ve bedenini öğütmektedir. İnsanın canavarlaşması denilen durum, kapitalist modernitede zirveye çıkmıştır. Kanserleşme, toplumsal hastalıkların en üst düzeyde yaşanmasını gösterir şekilde hızla artmakta, ruhsal ve fiziksel kanser vakaları giderek çoğalmaktadır. Bunlardan kurtulmak, mevcut hegemonya gerçeğinden kendini koparmakla mümkündür. Buna sistemden kendini kusturmak ya da kendi tikelliğinde içselleşen sistemi kusmak da denilmektedir. Önderliğimizden öğrendiğimiz tüm bu yöntemlerin temelinde arınmak vardır. Yöntem ve hakikatin yakın ilişkisi, bu noktada bizleri yakından ilgilendirmekte ve bize ait bir gerçeklik olmaktadır. Bu anlamda ilk yapılması gereken yeni tanımlara kavuşmak için eskiyi sorgulamak, reddetme gücünü göstermek, kendinde yeniye mekân açmaktır.

Yaşamı anlamak için yaşamın varlığı ve yokluğu anlaşılmak durumundadır. Yaşam-ölüm gerçeği bugün bir ikilem olarak bizlere sunulmakta, kimileri için bir çıkmaz olurken, kimileri için güncel bir gerçeklik olmaktadır. Gerçek böyle midir? Yaşamla ölümü iç içe yaşıyorsak, dahası her an ölümün sonluluğunu yaşıyorsak, yaşadığımız anları evrensel varoluşta nereye koyabiliriz?

Kendi anlarını yaşamak, tüm evren öğeleriyle birlikte, evrenin oluşumuna uyumlu bir yaşam duruşu sergilemektir. Bu uyumluluk tabi olan bir uyumluluk değil, uyumsuzluk içinde uyumluluk, farklılık içinde birlik şeklindedir. Kendi anlarının dışına çıkabilmek ise insana has bir anlam dünyasının temel özelliğidir. Her evren öğesi kendi zamanını yaşarken, insan, kendi zamanının dışına çıkarak tarihin sayfalarında gidip gelebilir. Bu ilke, Önderliğimizin belirttiği hakikatlerin ilkidir. Yaşadığı andan sıyrılıp yaşanmış bir hatırayı gözlerinin önüne getirmek ya da bir hayalin yarında gerçekleşmesini bugünden gözlemlemek, kendi anlarının dışına çıkarak zamanın içinde esnek bir zaman algısı yaratmak anlamına gelmektedir. Bu ilk hakikat pozitivizmin insan gerçeğini ifade etmeyişini reddeder. Çünkü metafizik bir gerçekliktir. İnsanın bir gerçeğidir. İnsanı bu dünyadaki zorluklara, acılara, özgürlük için çekilen çilelere katlanılır kıldıran, özgür gelecek hayalleri kurduran metafiziğin gücüdür. İnsan, gelecek ütopyaları kurarak geçmişinin nasıllığını yorumlayabilir. Dinlemekte olduğu bir şarkıyı ilk nerede ve kimlerle birlikteyken duyduğunu hatırlayıp o zamana gidebilir. Ve bu yolla yaşadığı zamanı esnetebilir. Bir tarihin izlerini ve zaman bilincini taşımaktan kaynaklıdır tüm bunlar. Bildiğimiz kadarıyla insan dışındaki canlıların tarih ve zaman algıları yoktur. Hayvanların hafızalarının olup olmadığı ya da varsa bu hafızanın kendi yaşamının temel fiziksel ihtiyaçlarını gidererek üremekten başka bir işlev görüp görmediğine ilişkin net bir bilgiye henüz ulaşılmamıştır. Ancak insanlar onlara tarih atfederek ve kendi insan türü içinde, türdeşleriyle paylaşabilirler.
Dinozorların Sessiz Gecesi adlı çalışmada verilen örnek bu konuda önemli bilgiler vermekte ve bizleri düşündürmektedir. Bir kenenin, altından birinin geçmesini umduğu bir ağacın dalında sabırla, sessizce, bir ölü sakinliğinde hem de 18 yıl kadar beklemesiyle, vahşi hayvanların aynı sakinlikle ve sabırla bekledikten sonra avına saldırmasını ortaklaştıran şey, yaşamı süreklileştiren anlam olmalıdır. Bu anlam, evrenin sürekliliğiyle açıklanabilir. Üreme, evrenin sürekliliğini sağlayan temel bir edimdir ve tüm canlılar bunu gerçekleştirmeyi temel bir yaşam şartı olarak duyumsamaktadırlar. Yaşamak, yarını karşılamak ve kendinden sonra türünün devamını sağlamak, kendinden olanı yarına ulaştırabilmektir. Üremek ve türünün devamlılığını sağlamak, belki de evrenin her canlıya verdiği bir görevdir. Bunca sabrı gösteren kenenin, yumurtalarını bir sıcakkanlının bedenine bıraktıktan sonra, yani üreme görevini gerçekleştirdikten sonra, hayata veda etmesi inanılmaz bir üreme ısrarını göstermektedir. Yani onca bekleyiş, sabır ve ısrar, sadece üremek içindir.
Evren tüm canlılara böyle bir görev vermişse, bu görevi yerine getirmek de evrensel varoluşla uyumlulaşmaktır. Beklediği 18 yıl boyunca, kene, nasıl yaşadığını, yaşamının anlamını, geleceğini vs düşünmez. Sadece bekler. Sadece evrenin ona bahşettiği görevi yerine getirmek ve bu yolla evrenin bir parçası olmak için bekler. Ama diğer tüm canlılardan ayrışan insanın hakikati bunu aşmaktadır. İnsanın, yaşam ve varoluş amacının salt üreme ve soyunu sürdürme olmadığını bilmesi ve bunu aşan anlamlara ulaşma çabasını göstermesi, insanın kendi hakikatini kucakladığının da göstergesidir.
Önder Apo’nun kelebek kuralı dediği algıdan bunu anlıyoruz.

“Toplumsal yaşamı doğru tanımlamak ve bu bilinçle yaşamak, yaşamın kendisi kadar önemlidir. Belki de yaşam, doğru tanımlanmak içindir. Hemen belirtmem gerekir ki, genelde yaşam, özelde insan yaşamı kendine özgü bir mimarinin, inşanın sonucudur. Bu inşanın içine nelerin girdiğini belirlemek toplumsal bilimin temel görevidir. Belirlemek istediğim hususun daha iyi anlaşılması için, üç aylık ömrü olan kelebeği örnek olarak gösterebilirim. Kelebek için içyapısı ve çevre ekolojisi bu üç aylık yaşamı belirlemiştir. Eğer bir kazaya kurban gitmezse, kelebek bu üç ayı yaşayacaktır. Onun için öncesizlik ve sonrasızlık (ezel-ebed sorunu) üç ayla sınırlıdır. Bunu sorun yapmayı da hiç düşünmez. Bu yönlü bir arzusu da olamaz. Olsa da fazla mesele yapmaz. Örnek içinde örnek: Gılgameş gibi. Gılgameş’i olumsuz örnek olarak sunuyorum. İzahını yapacağım. Tüm doğa ve evren özünde ‘kelebek kuralı’na bağlı olarak yaşar. Sadece insanda yaşam bu kurala ters düşer. Muazzam sorunlu bir hal alır.”

Sorgulamadan, hesap sormadan ve hesap vermeden, kendi zamanının ötesine gitmeden yaşamını sürdürmek, tüm canlıların ortak gerçeğini ifade eder. Bunun dışına çıkabilmiş olan insan, kendi gerçeğini toplumsal hakikate dönüştüren bir canlı olarak evren oluşumunun anlam yükselişini anlatır. Yaşamını sorgulayabilmesi, diğer canlılardan farklı olarak kim olduğuna ilişkin sorular sorarak kendinin ne olduğunun, evrende nasıl bir yer kapladığının arayışına girmesi, kendinden önceki ve sonraki zamanlara uzanabilmesi, insanı diğer türlerden ayıran bir özelliktir. Kendi zamanını özgürce yaşamak ve kendi zamanının dışına çıkabilmek, insanda mümkün olan ve evrenin kendini kavramsallaştırmasının göstergesi sayabileceğimiz bir durumdur. Bunu kendi çağını aşmış olan kişiliklerin yaşam öykülerinden anlamaktayız. Evren, kendi çağını aşarak tüm zamanları algılayabilen insan örneklerini, kendi oluşum tarihinin tüm zamanlarına ulaştırmış ve onları ölümsüzleştirerek ödüllendirmiştir. Hallac-ı Mansur’u, Bruno’yu, Mani’yi, Zerdüşt peygamberi, Sühreverdi’yi ve daha birçok hakikat arayışçısını bizlere düşündürten, onların yaşam anlayışlarını anlamaya çalışarak yaşamlarını algılamaya yönelten, bugünde onları aramaya çağıran ve onları unutulmaz kılan gerçek evrenin amacıyla ilgilidir. Ozanları tarihin çok eski zamanlarından çıkarıp yüreğimize, bugünümüze, bugünümüze anlam aşılayan ezgilerimize katan, yine aynı gerçektir. Bu insan seçkinlerinin ve dile getirdiklerinin toplamında, evrenin diğer canlılardan ayrılan insan gerçeğinin tüm birikimi yansımaktadır. Evren, kendi zamanını aşan ve bu yolla evrenin gelişimini zirveleştiren insan örneklerini ödüllendirmektedir. Özellikle Ortadoğu toplumları olarak böyle ödüllendirilmiş insanlarımız çoktur ve bizler bu mirasla kendi zamanımızı aşma şansına ulaşmış bulunmaktayız.

Evren, insanın toplumsallaşmasıyla birlikte, o döneme kadarki varoluş seyrinden farklı bir adım atmıştır. Bu zamandan itibaren varettikleri, varedeni sorgulamaya, anlamlandırmaya, anlatmaya ve yüceltmeye başlamıştır. Bir kural ihlali, yeni kuralın odağı olmuştur. Sadece ona biçilen yaşam formlarını yaşayıp gitmek yerine yaşamın anlamını sorgulatarak doğru tanımlanma amacına yönelmiştir insanda evren. İnsanın yaşadıklarına, duygularına, düşüncelerine, hayallerine ad koyma istemi bütünlüklü ele alındığında insanın kendini kavramsallaştırma çabasının bir yansıması olduğu anlaşılabilir. Çünkü kendini kavramsallaştırmaya yönelen insan, önce kendini oluşturan tekillikleri tanımlama eylemine girişecektir. Tekilliklerin tanımları birer birer yerlerini aldıklarında da ortaya çıkan kavramsallaşma, evreni anlatan insan olacaktır.

İnsanın sorguladıklarına bulacağı yanıt, evrenin sonul amacı olabilir mi?
Bu soruya cevap arayan evren, kendini insanda zirveleştirme arzusunda mıdır?
İnsanlar olarak bulduğumuz her cevabın yeni bir soruyu getirmesi, insan oluşumuzun bir özelliğiyken aynı zamanda evren olmaya doğru gittiğimizin bir göstergesi değil midir? Bir oyun gibi görünse de, özünde, bu algı, mevcut olanla yetinmeyen evrenin insandaki izdüşümüdür. Hakikatin açıklanmasına sözcülük eden ozanlara “kâinatın aynasıyım” dedirten gerçeklik de aynı algıdan kaynağını almaktadır.

Dilzar DÎLOK

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: