Zafer’den bu “Pazar”lık : Bir zamanlardı, bu gamhanede bir dem vardı,


Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı…

deniz1

© photocredit

Üç adım ötede deniz, Dosttur, ne öfkesi ne durgunluğu sebepsiz. Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara, Ağaç yaprak verir, sır vermez rüzgara. Ne zaman ayrılık saati gelse, Uzatsan özlemle dudaklarını, Tüm ağaçlar döker yapraklarını, Ne çiçek kalır ortada, ne bahçe, Sadece uğultusu o rüzgarın,
Ve bir umut kırıntısı: belki yarın.

***

©Zafer Karadağ

Amerika Birleşik Devletleri’nin “çelik ürünlerinin ithalatına getirdiği kısıtlamadan ve uygulamaya koyduğu yüksek vergiden Türkiye’yi hariç tuttuğunu” sanırım duymuşsunuzdur. Bu haber çelik sektöründeki firmalarımızı olduğu gibi, ihracatımızın yakaladığı yükselme trendine sevinen benim gibi ihracat sevdalılarını çok mutlu etti ve umutlarımızı arttırdı..

Ancak bugün ben size; ABD’nin yeni Çelik Stratejisinin mutlu etmesi gereken başka bir sektörden söz etmek istiyorum. Bir yıldır, zaman zaman bu köşede sıkıntılarını dillendirdiğim ve krizi aşmasına bir nebze katkı olsun diye naçizane fikirler üretmeye çalıştığım Türk Tavukçuluk Sektörü de, en az Çelik Sektörü mensupları kadar bu karara sevinmelidir. İnanın şaka yapmıyorum, aksine çok ciddiyim!.. Çünkü ABD’nin bu kararına en ağır tepkiyi gösteren Rusya, çok önemli bir ihracat gelirini kaybedeceği için misillemede bulundu ve yılda 800 milyon dolarlık tavuk eti ithalatı yaptığı Amerikan Tavukçuluk Şirketlerine kapılarını kapattı!..

İşte fırsat bu fırsattır. Tesisleri, kullandığı teknoloji ve ulaştığı yüksek kalite ile dünya standartlarının bile üzerinde olan Türk Tavukçuluk Sektörü bu büyük fırsatı en iyi şekilde değerlendirmelidir. Hükümet üyelerimizin söylemlerinden, Rusya ile iyi ilişkiler içinde olduğumuzu duyuyoruz. Eee… Sayın Cumhurbaşkanımız, “Ben özel sektörün işlerini takip etmem!” dediğine göre, görev hükümete düşüyor. Eğer Sayın Başbakan, Rusya Devlet Başkanı Sayın PUTKIN’le konuyu görüşürse (hele hele bir de aşağıda okuyacağınız anımı paylaşırsa), inanın hem Tavukçuluk Sektörümüzün sorunları çorap söküğü misali hızla çözülmeye başlar, hem de Türkiye ihracatına önemli ve de kalıcı bir destek sağlanabilir.

Anıma gelince… Yıl 1995, Moldova’dayım. Son derece ilginç bulduğum bir Rus işadamı ile sohbet ediyorum. İşadamını ilginç kılan iki özelliği var; ilki aynı zamanda bir din görevlisi olması ve hem kıyafeti hem de tavırlarıyla bunu pekiştirmesi, ikinci özelliği ise eski SSCB Devlet Başkanı BREJNEV’e adeta ikiz kardeşi kadar benziyor olması. İşte bu işadamı, benim bir Türk işadamı olduğumu duymuş ve benimle tanışmak için masama gelmişti. Sibirya’nın büyük kentlerinden birinde ticaretle uğraşan bu ilginç işadamı, kişisel bir nedenle o günlerde Moldova’da bulunuyordu. Ve bana yaşamım boyunca unutmayacağım bir bilgiyi nakletti.

Dedi ki; “biz GORBAÇOV gelene kadar, dünyanın en kaliteli tavuğunun Rus tavuğu olduğuna inanırdık çünkü bize böyle olduğu empoze edilirdi. Perestroyka sayesinde Amerikan tavuğu marketlerimizde boy göstermeye başlayınca, bunun tam bir kandırmaca olduğunu anladık. Amerikan tavuğu harikaydı ve artık sadece onu bulamadığımız günlerde Rus tavuğu almaya başladık. Sonra birgün bizim markete başka bir tavuk markası daha geldi ve ben denemek için onu alıp, eve götürdüm. Eşim önce kızdı, neden Amerikan tavuğu almadım diye… Ama yedikten sonra ne oldu biliyor musunuz? Biz ailecek hem de apartmandaki tüm komşularımızla birlikte sadece o markayı satın almaya başladık, o gün bugündür de sadece onu yiyoruz. Çünkü o bizim hayatımızda yediğimiz en lezzetli ve en güzel ambalajlı tavuk etidir. Peki, biliyor musun o hangi markadır? O, “ÖNDER” adında bir Türk markasıdır ve ben sizinle bu nedenle özellikle tanışmak istedim!..”

Ne yaptım biliyor musunuz? Lafı evelemeden, gevelemeden söyleyeyim; hüngür hüngür ağladım!.. Adamcağız önce şaşırdı ama “ÖNDER”in müşterim, sahibinin de dostum olduğunu öğrenince bana hak verdi. Döndüğümde koşa koşa giderek bu muhteşem bilgiyi paylaştığım ÖNDER Tavukçuluk A.Ş.’nin sahibi, sevgili dostum Rahmetli Erol OKTA’yla sarmaş dolaş olup bir kez daha mutluluk gözyaşı döktüğümü söylemeye gerek var mı? (Bir anlık öfkesine yenilerek ailesini, biz dostlarını, sektörünü ve hayatı terkedip giden sevgili dostumu hasretle ve sevgiyle anıyorum.)

Haa… bu arada o işadamının bana yaşattığı gerçek bir fıkrayı evet, evet “fıkra”yı da sizinle paylaşmak istiyorum. Kendisine O’nun hayatımda tanıdığım ilk Sibiryalı olduğunu söyledim ve ekledim;

– “Hep duyarız; ‘Sibirya’da havalar şöyle soğuktur, böyle soğuktur’ diye… Gerçek bir Sibiryalı olarak sizden duymak istiyorum lütfen söyler misiniz; Sibirya’da havalar nasıldır?”

Yukarıda okuduğunuz gibi Brejnev’in o buz gibi soğuk yüz ifadesini taşımakta olan işadamı, ağır ağır konuşmaya başladı;

– “In Sibiria… three months are cold…(Sibirya’da üç ay soğuktur)” …………………… Evet böylesine uzun bir suskunluk yaşayınca dayanamadım, sordum;

– “Eee…?”

Sibiryalı aynı ağır ifadeyle devam etti;

– “Other nine months are more cold… (diğer dokuz ay daha soğuktur)”

* * * * *

deniz

© photocredit

Can yoldaşın olmazsa, olmasın.
Yalnızım diye hayıflanmayasın.
Eğilmiş üstüne gökyüzü masmavi,
Bir anne şefkatine müsavi.
Üç adım ötede deniz,
Dosttur, ne öfkesi ne durgunluğu sebepsiz.
Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara,
Ağaç yaprak verir, sır vermez rüzgara.
Ve kış yaz,
Dalda kuş eksik olmaz.
Dağ başında duman,
Yalnızlık nedir göreceksin, öldüğün zaman.

Cahit Sıtkı TARANCI
YALNIZLIĞA DAİR

* * * * *

kibritler

© photocredit

Ben kibrit çöplerini insanların yaşantılarına benzetirim. Kibrit kutusu insanın yaşadığı toplumu ifade eder bir bakıma. Bazı kibrit çöpleri vardır bir amaç için yanarlar, kimi bir sigara yakar. Kimi bir ocak yakar, kimi boş yere yanıp tükenir hiçbir işe yaramadan. Kimi ise bir ormanı, bir evi, büyük bir alanı yakar kül eder, kendisiyle birlikte.

Kibrit kutusunu açıp baktığınızda hepsi aynı gibi gözükse de birbirinden farkli kibrit çöpleri vardır. Bazıları yanamayacak kadar incedir. Yakarken kırılır zannedersiniz ama bilir misiniz en iyi onlar yanar. Bazıları da epeyce kalın, zannedersiniz ki yanınca yeri göğü yakacak ama yakınca bir bakarsınız fısss… diye bir ses çıkarır kendisini bile yakamaz, sadece ucundaki kimyasal madde alev bile almadan kararır gider. Kimileri eğri büğrüdür ama yine de bir kibrit çöpünden beklenen fonksiyonları eksiksiz yerine getirirler. Her zaman en üstteki kibrit çöpleri ilk önce yanar.

Bir büyüğümüz çok güzel bir şey söylemiş; “Bir ağaçtan binlerce kibrit çöpü çıkar, ama bir kibrit çöpü bir ormanı yakar?..” Yanıp bitme, hayatın bitmesi gibidir, ucundan başlar yavaş yavaş dibine doğru iner ve sonunda kapkara bir şey kalır. İşte insan yaşamı da bu kibrit çöplerine benzer, kimi insanlar vardır kötü işler yaparlar, orman yakma misali, kimi insanlar vardır kendinden beklenileni asla yerine getiremezler, kalın kibrit çöpü gibi kendi kendilerini yok ederler, kimi insanlar vardır bir lambanın fitilini yakarlar kendileri yok olup gitse de ışığı kalır.

Eğri ve kırık kibrit çöpleri gibi sakat insanlar vardır aramızda yaşayan, onları şekilleriyle değil işlevleriyle değerlendirmeliyiz ve neyi yaktığına bakmalıyız. Kibrit kutularını içinde yaşanılan topluma benzetmişimdir; ıslak bir kutudaki kibriti istediğin kadar uğraş, yakamazsın. Demek ki içinde yaşanılan toplum insanı istemese de çok etkiler.

Bazı kibrit çöpleri de aykırı insanları ifade eder tüm kibrit çöpleri aynı yöne bakarken onlar tam tersine bakar kutuda. Aykırılık başa beladır. Kutu açıldığında ilk önce onlar göze çarpar ve herkesten önce yanarlar. Bazı kibrit çöpleri birbirine yapışmıştır dikkat ederseniz, onlar da kafadar insanlar gibidirler dost misali, biri yanınca diğeri de yanar. Ama en tehlikelisi kendiyle birlikte kutuyu da yakan kibrit çöpleridir. Onlar içinde bulundukları toplumu da çökertirler. Bazı kibrit çöplerinin ucunda kimyasal maddesi yoktur. Ne yaparsanız yapın yanamazlar. Toplumun içerisinde ot gibi yaşar, giderler. Toplum nereye; onlar da oraya…

Acaba siz hangi tür kibrit çöpüsünüz hiç merak ettiniz mi?..

KİBRİT ÇÖPLERİ

* * * * *

resim2

© photocredit

Yüreğim ayazda,
Ruhum yasta a canım…
Kanadım kolum kırık,
Dondu sanki yüreğimdeki sevda umutlarım…
Zamansız açan çiçekler gibi,
Döküldü tüm tomurcuklarım…
İçten içe bilsem de, ben seninle varım,
Yüzümdeki maskenin ardına saklı gözyaşlarım..

.

Fidan AYKUT
YÜREĞİM AYAZDA

* * * * *

usa

© photocredit

Salamon’un işleri tersine tersine gidiyor ve Amerika’daki arkadaşı Mişon’a mektup yazıp, akıl danışıyor. Aldığı mektupta;

– “Elinde ne var ne yoksa sat Amerika’ya gel, burada çok para kazanırsın” diyormuş Mişon. Salamon da neyi varsa satmış ama evlerinden en küçüğü olan, Cihangir’deki tek odalı evini ise “her ihtimale karşı bu kalsın” diye karısı Rebecca’ya bırakmış, üç beş kuruş da harçlık verip Amerika’nın yolunu tutmuş. Aylar geçmiş Salamon’dan nihayet bir mektup gelmiş. Şöyle diyormuş;

– “Kuzum Rebecca, çoktandır yazamadım kusura bakma. Benim burda işler çok iyi. Epeyce bir müddet elimdeki parayla ihale kovaladım. Sonunda, Kore savaşından kalma eski don ihalesine girdim. Tanesini bir dolardan alıp, kısalttırdım, 2 dolara malettim ve tanesini 10 dolardan sattım. Buradan kazandığım parayla, bu defa Vietnam savaşından kalan eski yatak ihalesine girdim. Eski yatakların tanesini 5 dolardan aldım, üzerine yeni yüz kaplattım, 10 dolara malettim ve tanesini 100 dolardan sattım. Kuzum Rebecca, durum şimdi çok iyi, 50.000 dolar para biriktirdim. Sen evi sat ve acele yanıma gel…” Rebecca cevap vermiş;

– “Kuzum Salamon, sen orada, yatak ve don ihalelerinden çok para kazandığını yazağorsun. Ama ben, burada bir tek yatakla hem de donsuz olarak senden çok kazanoğrum, tam 100.000 dolar biriktirdim. Amerika’yı boşver, geri dön!”

Don İhalesi

* * * * *

fecir

© photocredit

Bir zamanlardı, bu gamhanede bir dem vardı,
Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı.
O çağıltıyla beraber döğünürken def-ü cenk,
Bir güneş, dalgalar üstünde doğar rengarenk.
Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe,
Rindler müğbeçeler mest bütün mecliste.
Ve o haletle bütün kahkahalar nağmeleşir,
Dilde Yahya Kemal’in şarkısı şehnameleşir.
O gürültüyle sular çalkalanır çağlardı,
Bir zamanlardı bu gamhanede bir dem vardı.
Lakin, artık o hayal alemi bir efsane,
Ses seda yok, bu değil sanki o devlethane.

Orhan Veli KANIK
EFSANE

* * * * *

1513

© photocredit

Annesi abartılı makyajı ve açık kıyafetleri ile tüm dikkatleri üzerine çekmeyi çok iyi biliyordu. Seksi ve cilveliydi. Flörte, dansa ve içkiye bayılırdı. Babası ise gezici satış elemanıydı. Çekici bir adamdı. Değişik kentlerde kimisini hamile, kimsini bebekli olarak terkettiği pek çok sevgilisi ve karısı vardı. Nereli olduğu ve doğum tarihi ile ilgili konularda da yalan söylerdi. Evlendikten birkaç hafta sonra orduya çağrıldı ve 2. Dünya Savaşı’na katıldı. O askerken genç gelin kendi anne ve babasıyla kaldı ve eğlencelere katılıp dans etmekten hiç geri kalmadı. Askerden dönüşte kocası başka bir kentte iş bulabildi. Gelin ailesiyle kalmaya devam etti. Hamileydi. Adam bir ev almaya çalışıyordu.

Ve rüyalarını süsleyen evi aldılar. Adam karısını anne-baba evinden alıp yeni evlerine götürmek için otomobiliyle yola çıktığında keyifliydi. Nihayet kendi evlerine taşınabileceklerdi. Ama kötü yazgı… Hızlı ve pervasız araba kullandığı bilinen kocası, yolda gelirken kaza geçirmiş ve ölmüştü. Genç kadının bütün hayalleri yıkılmıştı. Birkaç ay sonra ölen kocasının adını verdiği bir oğlu oldu. Yetim olarak doğmuştu ve daha bebekken annsei onu anneannesi ve dedesine bırakıp, evlenince yarım bıraktığı hemşire okulunu bitirmeye başka bir kente gitti. Anneannelerin evinde hayat zordu. Anneannenin seksi tavırları da tıpkı annesi gibiydi. Ayrıca, sık sık çığlık çığlığa bağırıp küfürler ettiği, eşyaları kırıp döktüğü öfke krizleri tutardı. Dedesi ise alkole sığınarak tüm bunlara katlanan sessiz bir adamdı.

Anne, okulu bitirip döndü. Gösterişçi ve kadın avcısı kişiliği ile ilk kocasına benzeyen bir adamla evlendi. Adam içki içiyor, kumar oynuyor ve sarhoşken karısıa ve üvey oğluna terör yaşatıyordu. Aile kısa bir süre sonra genelevleri kumarhaneleri, rüşvet yiyen yozlaşmış politikacıları ve gangasterleriyle ünlü bir kasabaya taşındı. Kasabanın havası evdeki problemlere gaz verdi. Anne artık sadece eğlencelere gidip içki içmekle kalmıyor, kumar da oynuyordu. Üvey baba ise, onu sadakatsizlikle suçluyor böylece her gece çığlık çığlığa kavgalar ediliyordu. Çocuk daha 10 yaşında ailesinin adını korumak için dışarıda mutlu bir yüz takınmayı öğrenmişti. Uslu bir çocuk ve iyi bir öğrenciydi. Herşeyden sorumlu olduğu duygusunu yaşıyordu. Başarıya tutkuluydu. Başarısızlık ise dünyanın sonu gibiydi. Mükemmeliyetçiydi.

9 Yaşındayken doğan küçük kardeşi için bir baba figürüydü. 14 yaşına geldiğinde üvey babası annesini dövmeye başlamıştı. 16 yaşında iken bir keresinde sarhoş adam annesine makasla saldırmıştı. Delikanlı annesini üvey baba elinden kurtarıp ona “Eğer onları istiyorsan önce beni geçmelisin” dedi. Adam makası bırakıp delikanlıyı dövmek için kemerini çıkarırken, o annesini ve kardeşini oturma odasına çekip kapıyı adamın suratına kapattı. Kısa bir süre sonra adam ölümcül bir hastalığa yakalandı. Artık zavallı bir figürden başka birşey değildi. Beş yıl sonraki ölümüne kadar karısı hep yanındaydı. Gencin hiçbir arkadaşı ya da öğretmeni evde tüm bunların olup bittiğinden şüphe bile etmiyordu. Programının izin verdiği kadar çok aktiviteye katılan sosyal ve başarılı öğrenciydi.

İyi saksafon çalıyordu. Liseden ilk 10 arasında mezun oldu ve üniversite okumaya başka bir şehre gitti. Okul harcı ve yeme-içme masraflarını karşılmak için yarım gün çalışıyordu. Oxford’dan döndüğünde, Yale Hukuk Okulu’na gitti. Orada gelecekteki eşi Hillary Rodham’la tanıştı. 32 yaşında Arkansas’a, ABD’nin en genç valisi oldu. 1992’de, bu yaşam öyküsünün kahramanı Bill CLINTON ABD başkanı seçilmişti.

SON SATIR SÜPRİZİ

* * * * *

sans-titre

© photocredit

Ne zaman ayrılık saati gelse,
En vazgeçilmez yerinde yaşamın,
Duysak ayak seslerini akşamın,
Ve sokaklardan el ayak çekilse,
Bir ürpertiyle duyarım o zaman,
Seni çağıran sesi uzaklardan.
Ne zaman ayrılık saati gelse,
Bir gariplik çöker içime birden,
Kalan tek anı gibi bir devirden,
Durmadan çalınır o gamlı beste,
Sanki bilir de hazin öykümüzü,
Bulutlar ağlar, kararır gökyüzü.
Ne zaman ayrılık saati gelse,
Bir çaresizliği anlatır gibi,
Birden değişir gözlerinin rengi,
Mavi solar, koyulaşır yeşilse,
Sarınca ruhunu eski bir hüzün,
Uçar gider pembeliği yüzünün,
Ne zaman ayrılık saati gelse,
Uzatsan özlemle dudaklarını,
Tüm ağaçlar döker yapraklarını,
Ne çiçek kalır ortada, ne bahçe,
Sadece uğultusu o rüzgarın,
Ve bir umut kırıntısı: belki yarın.
Ne zaman ayrılık saati gelse,
Bir fırtına çıkmışçasına, büyük,
İçimizdeki güllerin boynu bükük,
Bir zaman kalakalırım öylece,
Neden sonra gittiğini anlarım,
İçimde güller ağlar, ben ağlarım.

Ümit YAŞAR OĞUZCAN
GÜLLER AĞLAR İÇİMDE

* * * * *

 

harcliklogo

karyalogo

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: