ABD-İran yakınlaşması…


İsrail’in güvenlik endişesini artıran değil, azaltan bir durumdur!!

80913859-5226247

© photocredit

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

I. Son günlerde, uluslararası politikanın gündeminde öne çıkan İran, oldukça ilginç ve farklı çağrışımlara neden olmaktadır. Birleşmiş Milletler (BM)’in, 18 Eylül – 02 Ekim 2013 tarihleri arasında gerçekleşen 68. Genel Kurul Toplantısında baş gösteren ABD-İran yakınlaşması, İran ile ilgili dikkat çekici bir mecraya kaymış gözükmektedir.

Söz konusu yakınlaşma ve sonrasında (22 Kasım 2013’de) Cenevre’de başlayan “İran-P5+1” görüşmelerinin sonunda, geçici de olsa, İran’ın nükleer programını ve İran’a uygulanan yaptırımları konu edinen bir anlaşmanın ortaya çıkmış olması; hem İran bağlamında, hem de İran ile bağlantılı olarak bölgesel ve küresel dengeler bağlamında, değişim yönünde ciddi çağrışımlara neden olmuştur.

Varılan anlaşma, İran ile ilişkilerde “güveni artırıcı” bir işlevi yerine getirirken, aynı zamanda yol açtığı belirsizlikler ve soru işaretleri üzerinden yeni bazı güvensizliklere ve istikrarsızlıklara da kapı aralamış gözükmektedir. Ancak nasıl bakılırsa bakılsın, ne tür güvensizliklere yol açmış olursa olsun, Muhammed Hatemi dönemindeki (1997-2005) sınırlı bazı girişimler bir kenara bırakılacak olursa, İran’ın bugün geldiği nokta; belki de 1979’dan bu yana, Tahran’ın dönüşüm/değişim yolunda en ciddi ve önemli bir adım olma özelliğini taşıdığı düşünülmektedir.

Şah Rıza Pehlevi’nin Ocak 1979’da İran’ı terk etmesinden ve hemen arkasından Şubat 1979’da Humeyni’nin İran’a dönmesinden bugüne kadar geçen 35 yıla yakın süreye bir bütün olarak bakıldığında; bu sürenin savaş ve genelde İran’a uygulanan “dozajı” değişen ambargolar ile geçtiği görülmektedir. Bugün ise, İran’ın, belki de, ambargolardan kurtulma noktasına hiç bu kadar yaklaşmamış olduğu düşünülmektedir. Sahip olduğu zengin enerji kaynakları nedeniyle “varlık içinde “ olduğu kabul edilen İran halkı, bugün “yoksulluktan” ya da “yoksunluktan” kurtulma noktasına çok yaklaşmış gözükmektedir. Tahran Yönetiminin, yakın ilişki içinde olduğu bilinen Kuzey Kore’nin “yoksulluğundan” ve “yoksunluğundan”, kendisi için dersler çıkarmış olduğu düşünülmektedir.

II. İran, kendine özgü bir rejime sahiptir. Yasama, yargı ve yürütme erkleri; İran’da, Batılı ülkelerden farklı bir konumdadır. Bu erklerin üzerinde, rejimin işleyişinin İslam’a uygunluğunu denetleyen bir “Rehberlik” makamı ve bazı küçük meclisler vardır.

İran’da seçimle ve/veya atamayla gelen kadrolar, zaman zaman, “Rehberlik” makamı ve/veya söz konusu küçük meclisler ile karşı karşıya gelirler. Bu karşı karşıya gelişler, uluslararası kamuoyunda “İran’da reform istekleri” olarak yorumlansa ve ifade edilse de, gerçekte İran için kullanılan “reform” ifadesi, Batılı anlamdaki reform ifadesinden biraz farklıdır. İran’da reform; uygulamada, daha çok rejimin İslami kimliğinin “ılımlılaştırılması” ya da toplum ve devlet hayatına ilişkin İslami kurallara uygunluk denetiminin hafifletilmesi anlamında kullanılmaktadır. İran’da reformu “İslam’dan uzaklaşma” olarak algılayan ciddi ve güçlü bir kamuoyunun varlığı da, bu anlayışı teyit etmektedir. İçinde, (i) başta mevcut rejimin ürünü olan ve rejimin kollayıcısı işlevini yerine getiren kurumlar olmak üzere, (ii) bu kurumlar ile doğrudan ya da dolaylı olarak çıkar ilişkisi içinde olan İran halkının yer aldığı geniş bir kamuoyu, reforma bu gözle bakmaktadır. Bugün, nükleer konulardaki çıkışı ile bağlantılı olarak, eğer başarılı olmasaydı (yani bir anlaşma ortaya çıkmasaydı), Hasan Ruhani’nin bir askeri darbe ile yönetimden uzaklaştırılmasını amaçlayan bir hazırlığın ortaya çıkarılmış olduğunun konuşuluyor olması, İran’da “reformu” belirtildiği şekilde algılayan kesimin gücüne ve büyüklüğüne işaret eder.

İran’ın bugün geldiği noktaya bakıldığında görülen bir başka husus da, “Mollaların” halktan uzaklaştıkları, kendi içlerinde “halka kapalı” bir yaşam sürdükleri ve dikkat çekici bir zenginliğe ulaştıklarıdır. Bugün 100 milyar Amerikan Doları tutarında bir varlığa sahip olduğu ileri sürülen; finans, enerji ve telekomünikasyon sektörlerinden doğum kontrol hapı ve deve kuşu üretimine kadar hemen her sektörde faaliyet gösteren “Setad” isimli kuruluşun, “Rehber”in (Ayetullah Hamaney’in) kontrolünde bir kurum olması, bu bağlamda son derece anlamlıdır. İran-Irak Savaşında hayatını kaybedenlerin geride bıraktığı aile üyelerine sahip çıkmak, bu savaşta yaralananların bakım ve giderlerini karşılamak ve genelde yoksullara yardım etmek amacıyla yola çıkmış olan; halen mal varlığı (özellikle edinim usulü nedeniyle) yurt dışında tartışma/soruşturma konusu olarak gündemde bulunan “Rehber”in kontrolündeki “Setad”ın; bugün, hem görünür amaçları ile örtüşmeyen başka işlevleri yerine getirdiği, hem de “Rehber”in (ve “Molla”ların) kişisel varlığına dönüştüğü ileri sürülmektedir. “Setad” isimli örgüt, “Molla”ların kişisel servetlerinin kazandığı büyüklüğe işaret eden bir sembol olma özelliğini kazanmış gözükmektedir. “”Molla” kesiminin (ülkeyi yönetme mevkiindeki din adamlarının) eriştiği bu zenginlik düzeyinin, halktan uzaklaşmalarında ve kendi içlerinde (dışarıya kapalı) bir düzen oluşturmalarında belirleyici bir etkiye sahip olduğu kabul edilebilir. Bunlar, izledikleri politikalar ile ülkelerine ambargo uygulanmasına ve halkın “yoksul” ya da “yoksun” düşmesine neden olurken, kendileri kapalı kapılar ardında hiçbir şeyden “yoksun” kalmadan yaşar hale gelmişlerdir. Bu tablo, bunların; kendileri “tok” iken halkın “” olmasından ya da halk “yokluk” çekerken kendilerinin “israf” içinde olmasından rahatsızlık duymadıkları; kendi içlerinde ayrı bir dünya oluşturarak yaşamayı tercih ettikleri anlamına gelmektedir.

Bu noktada, (i) İran’ın, Cumhurbaşkanı Ruhani üzerinden ABD (Batı) ile yakınlaşmasının, (ii) “Rehber”in kontrolündeki devasa ekonomik kaynakların (“Stad”ın) uluslararası medyada tartışmaya açılması ile eş zamanlı olması, dikkati çekmektedir. Bu eş zamanlılık, İran’da, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin ABD (Batı) ile yakınlaşmasından duyulan rahatsızlığın eyleme geçmesinin, “Rehber”in kontrolündeki devasa ekonomik kaynakların (“Stad”ın) uluslararası medyada tartışmaya açılması suretiyle önlenmiş olduğunu akla getirmektedir. Akla gelen bu husus, aynı zamanda, (i) İran’da değişim isteyenlerin oluşturduğu paydada iç ve dış unsurların birlikte yer aldıkları, (ii) paydaları İran’da değişim olan bu iç ve dış unsurların bir koordinasyon içinde birlikte hareket ettikleri, (iii) İran’da değişim isteğinin artık belli bir güce ulaşmış olduğu algılamalarına da neden olmaktadır.

Gerçekte de Dünya, 1979 yılındaki Dünya değildir; değişmiştir, değişmektedir. Gelinen noktada “Arap Baharı”, bu değişimin, hem ürünüdür, hem de değişimin kendisidir. İran’ı yönetme mevkiindeki “Molla”ların bunu görmediği düşünülemez.

İran halkı, savaş ve uygulanan ambargolar nedeniyle, 1979 yılından bugüne kadar hep sıkıntı içinde hayatını sürdürmüştür. Ancak bugün gelinen noktaya bakıldığında, bu sıkıntılı yaşamın, “nükleer güç” sahibi İran’ı ortaya çıkarmış olduğu görülür. Ve “geçici” olma özelliğini taşısa bile, geçtiğimiz günlerde Cenevre’de varılan anlaşma; İran’ın nükleer gücüne dolaylı olarak meşruiyet kazandırmış ve İran’ı “nükleer güç sahibi ülkeler grubuna” katmıştır. Bu, bir yönüyle “Molla”ların başarısı olarak, diğer yönüyle de İran halkının çektiği sıkıntıların karşılığı olarak görülebilecek bir durumdur.

Gelinen noktanın çağrışım yaptığı tablo; nükleer programını uluslararası topluma kabul ettirmiş, artık enerji zenginliğini değerlendirmeye yönelmiş bir İran tablosudur. Uluslararası toplum, nükleer programının kazandığı “dolaylı” meşruiyet sonrasında İran’a ambargo uygulama konusunda eskisi gibi istekli olmayacağı için; eğer yeni bir sıcak gelişme olmaz ise, önümüzdeki dönem, İran’ın enerji zenginliğini daha çok değerlendirebileceği bir dönem olacaktır diye değerlendirilmektedir. Ancak belirtilen bu muhtemel İran tablosuna bakarken, Tahran’ın bu yönelişinin hem içeriği hem de yansıması olarak görülebilecek şu iki hususun da göz önünde bulundurulması gerekir. Birincisi, daha önce Hatemi döneminde dillendirilen “çağdaşlık”, “İranlılık” ve “Müslümanlık” öğelerine dayalı “Fars Milliyetçiliği”nin ivme kazanabileceğidir. İkincisi ise, İran’ı, Afganistan’ı ve Tacikistan’ı içine aldığı ileri sürülen “Büyük Fars Kimliği” söyleminin öne çıkabileceğidir.

Bunlara bakınca Cumhurbaşkanı Ruhani’nin; (i) ülkesinin nükleer varlığına “dolaylı” da olsa meşruiyet kazandırdığı, (ii) ülkesini enerji zenginliğini daha çok değerlendirebileceği bir sürece eriştirdiği, (iii) ülkesine, farklı etnik ve dinsel unsurları “Fars Milliyetçiliği” şapkası altında biri birlerine daha çok yakınlaştırma avantajını kazandırdığı ve (iv) “Büyük Fars Kimliği” üzerinden ülke nüfusuna “yüksek” idealler uğruna “yola çıkma” potansiyeli kazandırdığı akla gelmektedir. Bunların, İran’ın ulusal gücü üzerinde “çarpan” etkisine yol açacağından ve sinerji etkisi yaratacağından şüphe duyulmamaktadır.

Eğer klasik yaklaşımla uluslararası politikanın özde “kıt kaynak sorunun” yönetimi ile ilgili bir olgu olduğu düşünülür ise; bir önceki paragrafta sıralanan özellikleri yansıtan bir İran’ın, hem düşmanlığından çekinilmesinden, hem de bu potansiyelinden yararlanılmak istenmesinden, daha doğal bir şey olamaz diye düşünülmektedir. Ayrıca ABD-İran yakınlaşmasının Kürtler konusunda Tahran Yönetiminin kendisini rahat hissetmesine neden olabileceğini de görmek gerekir. Buna bir de, Arap Baharının “Sünni” görüntüsünün yerini “Şii” görüntüye bırakması ve hedefinde anti demokratik Sünni Arap Yönetimlerinin olması ihtimalleri eklenirse, Tahran Yönetimi, herhalde sevinçten ellerini ovuşturacaktır.

III. Bu çalışmanın kaleme alındığı günler itibarıyla İran’a bakıldığında, bölgesel ve küresel tablodaki mevcut koşulların da, İran ile yakınlaşmanın süreceğine işaret ettiği izlenimi edinilmektedir.

Çin, bu bağlamda akla gelen hususlardan önemli bir tanesidir. Bilindiği üzere, Tahran, Pekin ile yakın ilişki içindedir. Ve bu yakınlık, belki İran’dan daha çok, Pekin’in çıkarlarına hizmet etmekte, dolayısıyla ABD karşısında Çin’in elini kuvvetlendirmektedir. ABD’nin İran’a ambargo uygularken kendisi karşısında Çin’e güç verir bir pozisyona düşmesi; yaşananlar nedeniyle, giderek daha çok fark edilen ve Washington’u rahatsız eden bir husus olmuştur diye düşünülmektedir. Çünkü (i) İran; Kuzey Kore’den başlayıp Afganistan, Çin, İran, Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaşan ve Pekin açısından oldukça anlamlı olan stratejik bir hattın tam ortasında yer alır ve bu hattı tamamlar. (ii) Yine İran, Af-Pak bölgesinde bir türlü önlenemeyen ve yine Çin’in işine gelen Amerikan karşıtlığının oluşumunda doğrudan ve dolayı olarak pay sahibidir. (iii) Pakistan’ın Çin’e kayma sinyalleri verdiği mevcut tabloda, İran’a ambargoya devam edilmesi, Asya’nın bu bölgesinde dengelerin Pekin lehine değişmesine hizmet etmektedir. (iv) Pakistan’ın Çin’e kayışı ABD’nin son dönemde Hindistan ile geliştirdiği yakın ilişki ile birlikte mütalaa edildiğinde, İran’a ambargoya devam edilmesi, Çin karşısında Hindistan’ı da giderek zora sokacak bir potansiyeli yansıtmaya başlamıştır. Oysa sadece bu son husus bağlamında bile bakılırsa, İran ile yakınlaşmasının ABD’ye ciddi kazanımları olabilecektir. Çünkü bu suretle, ABD; (i) Çin’e yaklaşacak Pakistan’ı doğudan ve batıdan “çifte kıskaç” altında tutmasına, (ii) Pekin’in İslamabad üzerindeki etkisini sınırlamasına, (iii) Af-Pak bölgesindeki denklemi (Çin lehine/ABD aleyhine) zorlaştıran bir unsuru bu denklemden çıkarma, avantajlarını elde edecektir. Bu avantajların, ABD’ye, Çin’e Wakhan Koridoru üzerinden açılan Afganistan’ı kolayca kontrol imkânı vereceği şüphesizdir. Eğer (i) Çin’in, kuzeyde Ukrayna’ya, güneyde Arap Yarımadası’nın güneyine, doğuda Pakistan’a ve batıda Kuzey Afrika’ya (ve Afrika Boynuzu’na) kadar uzanan “geniş” Orta Doğu coğrafyasında giderek artan varlığı ve (ii) İran’ın “geniş” Orta Doğu’daki nüfuzu dikkate alınırsa; ABD-İran yakınlaşmasının Washington Yönetimine Çin karşısında sağlayacağı avantajların boyutu biraz daha belirginleşmiş olacaktır.

Sünni İslam Dünyasının önde gelen aktörlerinden Suudi Arabistan ile yakın ilişki içinde olabilmiş ABD’nin, Şii İslam Dünyasından İran ile benzer bir yakınlaşma içinde olması, doğaldır. Sonuçta, uluslararası ilişkilerin temel/belirleyici öğesi çıkardır. Değişen küresel koşullar ABD’nin çıkarlarının İran ile yakınlaşmada olduğuna işaret ediyorsa, Washington Yönetimi bu yönde adımlar atacaktır. Aynı şey, Tahran Yönetimi için de geçerlidir.

İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın, ABD-İran yakınlaşmasından rahatsızlık duydukları bilinmektedir. İsrail, epeyi bir süredir İran’ı vurmayı konuşmaktadır ve ABD-İran yakınlaşması, bu konuşmaları yeniden gündeme taşımıştır. ABD-Suudi Arabistan ilişkileri ise, ABD-İran yakınlaşmasının etkisinde bir soğumayı yaşamaktadır. Öyle ki, Suudi Prenslerden Velid bin Tallal’ın, İsrail’in İran’a saldırması halinde, Sünni İslam Dünyasının İsrail’e destek vereceği açıklamasında bulunduğu ileri sürülmüştür. İsrail ve Suudi Arabistan, çıkarlarının bir gereği olarak, ABD’nin İran ile yakınlaşmasına karşı çıkarlarken; ABD’nin de, aynı şekilde, kendi çıkarlarının bir gereği olarak, İran ile yakınlaşmasına soğuk bakılması, anlaşılır olmaktan uzak bir yaklaşımdır. Çünkü her iki yaklaşımın ortak öğesi, çıkardır. Üstelik İsrail’den ve Suudi Arabistan’dan farklı olarak, küresel bir güç olması nedeniyle, ABD, küresel sorumlulukları olan bir aktördür.

İsrail ile Suudi Arabistan’ın ABD-İran yakınlaşmasına yönelik karşı duruşlarına bakıldığında, bu iki ülkenin söz konusu duruşlarının arkasında farklı nedenlerin yer aldığı görülmektedir. İsrail, münhasıran güvenlik düşüncesi ile konuya yaklaşmaktadır. Ancak İran ile yakınlaşmaya yönelen ülkenin ABD olması, ABD-İsrail ilişkileri ve Amerikan Başkanlarının ABD’nin İsrail’in güvenliğinin sağlanması konusunda bugüne kadar ifade ede geldikleri taahhütleri dikkate alındığında, İsrail’in bu düşüncesini fazla abartmış olduğu; dolayısıyla, ABD-İran yakınlaşmasına yönelik İsrail’in olumsuz duruşunun aşılabileceği düşünülmektedir. Çünkü ABD-İran yakınlaşması, İsrail’in güvenlik endişesini artıran değil, azaltan bir durumdur. İran’ın nükleer güç sahibi olması, ABD-İran yakınlaşmasının bu işlevini değiştirmemektedir.

Ancak aynı düşüncenin, Suudi Arabistan’ın olumsuz duruşu için geçerli olabileceğini söylemek güçtür. Çünkü Riyad Yönetiminin ABD-İran yakınlaşmasından duyduğu endişenin, güvenlikten çok, dinsel/mezhepsel bir nitelik taşıdığı değerlendirilmektedir. Hatta ABD-İran yakınlaşmasının, Riyad Yönetimi tarafından bilinçli olarak istismar edildiği de akla gelmektedir. Çünkü (i) ABD-Suudi Arabistan ilişkileri, artık yıpranmış ve “yorgun” düşmüştür. (ii) Kamuoyu tarafından bir özgürlük hareketi olarak takdim edilen Arap Baharının, “sırtını Washington’a dayamış” anti demokratik Sünni Arap Yönetimleri (Riyad Yönetimi) ile ilişkilendirilmesi ve gelip bu yönetimlerin kapısının önünde eriyip kaybolması, ABD’ye “fatura” edilmektedir. (iii) Arap Baharının bu suretle Orta Doğu’da “sönmesi” ve yayılmaması, Çin’deki özgürlük hareketlerinin heyecanını kaybetmesine ve destekten yoksun kalmasına neden olmaktadır. (iv) Çin, Orta Doğu’ya yerleşirken; Arap Baharının beraberinde getireceği kaosun “yaratıcı” ve “yapıcı” özelliğinden yararlanmak için ABD’nin Arap Baharına yol verdiği düşünülürse, Arap Baharının arkasındaki Sünni Arap Yönetimleri, Washington’un bu avantajdan yoksun kalmasına neden olmuş gözükmektedir. (v) Bu noktada, bir etken olarak, ABD’nin, Suriye Krizi üzerinden, -arkasında bir şekilde Suudi Arabistan’ın yer aldığı- militan Sünni İslami aşırıcılığın olumsuz yüzünü görmüş olması da akla gelmektedir.

Riyad Yönetimi; ABD’nin, yukarıda sıralanan hususların etkisinde kendisinden uzaklaşacağı beklentisi içinde, ABD-İran yakınlaşmasını fırsat telaki ederek, kendisi ABD’de uzaklaşmaya yönelmiş gözükmektedir. Çünkü her şeyden önce, 60 yılı aşkın bir süredir devam eden yoğun ve yakın ilişkilerin yol açtığı yorgunluk ve yıpranma Suudi Arabistan için de söz konusudur. Ayrıca (i) Çin’in ekonomik yükselişi, büyük nüfusu ve artan enerji ihtiyacı ile, (ii) Dünya nüfusunun beşte üçüne sahip Asya’nın uluslararası politikada öne çıkması ve enerji pazarının giderek Asya ağırlıklı bir görüntü vermesi, Riyad Yönetiminin, “stratejik ortak” değişimine yönelmesinde pay sahibi olduğu düşünülmektedir. Arap Yarımadasının Kızıldeniz’e açılan, Suudi Arabistan kıyılarında Çin ile girişilen ortak enerji yatırımları, bir bakıma, (i) ABD-Suudi Arabistan ilişkilerindeki soğumanın yeni olmadığına, (ii) Riyad Yönetiminin bu konudaki kararını çok önce vermiş olduğuna ve (iii) Suudi Arabistan’ın yeni “stratejik ortağının” Pekin olduğuna işaret etmektedir.

Bu belirtilenler, ABD-İran(-Hindistan) yakınlaşmasının, Çin-Suudi Arabistan(-Pakistan) yakınlaşması ile dengeleneceği ve bunun da uluslararası politikanın genelinde yeni bir yapılanmayı beraberinde getireceği çıkarsamasına neden olmaktadır. Böyle bir süreç içinde, Rusya’nın, Avrupa’nın (AB’nin) ve Güneydoğu Asya’nın tavrı (duruşu) önemli olacaktır.

IV. ABD-İran yakınlaşması, taraflar arasındaki ilişkilerin geçmişine bakıldığında, ne “beklenmedik”, ne de “aykırı” ya da “anormal” gelmektedir. Uluslararası ilişkilerde sürekli dostlukların ya da sürekli düşmanlıkların olamayacağı gerçeği bir yana, 1979 öncesi dönemde, İran’ın ABD’nin bölgedeki en önemli “müttefiki” olduğu ve “küçük Amerika” olarak anıldığı hala hafızalardadır. Keza (i) 04 Kasım 1979 tarihinde başlayıp 444 gün süren Tahran’daki ABD Büyükelçiliğini işgal ve 52 Büyükelçilik çalışanının rehin tutulması olayı ile; (ii) İran-Irak Savaşı devam ederken 1986 yılında ortaya çıkan ve ABD’nin İran’a silah ve askeri malzeme satışını konu edinen “İrangate” olayı da hafızalardadır.

Hatta 1979 İran İslam Devriminin gerçekleşmesinin ve bugünlere gelmesinin arkasında ABD’nin yer aldığı bile akla gelmektedir. Çünkü 1979 yılı başında İran’da Şah karşıtı siyasal tablo öyle bir noktaya gelmişti ki, ya Sovyetlere yakın –komünist ideolojiye sahip– Tudeh Partisi ya da Fransa’dan Humeyni’nin gelip başına geçeceği siyasal İslamcılar, Tahran’da yönetimi ele geçirecekti. Gelişmelerin kazandığı boyut nedeniyle İran’dan çekilmek zorunda kalacağını anlayan ABD’nin, bölgesel koşulları dikkate alarak, Humeyni’ye yol verdiği düşünülmektedir. Afganistan, İran’a doğudan komşudur ve Kabil’de Sovyetler Birliği yanlısı bir yönetim vardır. Babrak Karmal, henüz Sovyetler Birliği’nden ülkedeki anarşi ortamına müdahale etmesi için yardım istememiştir. İran’daki İslami Devrim 1979 yılı başında gerçekleşmiştir; Sovyet birliklerinin Afganistan’a girişi ve Afganistan’ın işgali ise, aynı yılın (1979) Aralık ayındadır. Normalde kuzeyden Sovyetler Birliği ile komşu olan İran, Afganistan’daki bu tablo nedeniyle doğudan da Sovyetler Birliğine komşu olmuştur. Böyle bir tabloda, İran’da Sovyet yanlısı Tudeh’e yol verilmesi demek; (i) Afganistan’dan sonra İran’ın da Sovyetlerin kontrolüne girmesi, (ii) Sovyetler Birliğinin İran üzerinden Basra Körfezine inmesi ve Orta Doğu’nun enerji kaynaklarını tekeline alması, (iii) ABD’nin bölgesel müttefiklerinden doğuda Pakistan ve batıda Türkiye üzerindeki Sovyet baskılarının artması anlamlarına gelecektir. ABD, bunları görerek, Humeyni’ye yol vermiştir. (Türkiye’deki “12 Eylül askeri müdahalesi” de, ABD’nin bu bakış açısı ile ilişkilendirilebilecek bir gelişme olarak görülebilir.) Eğer Humeyni’ye yol vermemiş olsaydı, belki bugün Sovyetler Birliği dağılmamış, ABD ve Batı çok kötü bir durumda olmuş olacaktı. Gerek Humeyni’nin geldiği ülkenin Batıdan ve NATO üyesi bir ülke (Fransa) olması, gerekse yukarıda değinilen Tudeh’in iktidara gelişinin muhtemel sonuçları, İran İslam Devriminin önünün ABD (ve Batı) tarafından açılmış olduğu algısına neden olmaktadır.

İran İslam Devriminden yaklaşık bir buçuk yıl sonra Irak’ın İran’ın karşısına çıkarılması suretiyle başlayan İran-Irak Savaşı; ABD’nin ve Batının İran İslam Devriminden duyduğu rahatsızlığın bir ifadesi olarak görülse de, bu savaşın aynı zamanda İran İslam Devriminin yerleşmesine ve hayat bulmasına aracılık işlevini yerine getirdiği de anlaşılmaktadır. Bu da, yine ABD ile İran İslam Devrimi arasında bağ kurulmasına neden olmaktadır. (…)

30 Kasım 2013

Makalenin devamı : GÜNCEL İRAN ÇAĞRIŞIMLARI

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: