Florida nire, Londra nire – 7


Bata çıka Londra’dayız…

mik1

***

mik

©Mehmet İlhan Kavaklıoğlu


Rüzgardan şikayetimiz yok. Saatte 11 km hız yapıyoruz. Fayal ile Pico arasından geçtikten sonra rotamız Graciosa adasının kuzey-doğusundan Manş denizi.

Akşam 21-24:00 vardiyasındayım. Pusula 057°de. GPS mevkiimizi 38°56’ Kuzey, 027°53’ Batı olarak gösteriyor. İskelede Graciosa’nın, sancakta De Sao Jorge’nin ışıklarını görüyorum. Graciosa daha yakın. Sadece 4-5 km uzakta. Caddelerindeki otomobillerin farları bile görülüyor. Rüzgar ve akıntı tekneyi adaya sürüklemek istediğinden hem yelken hem de çift motorla gidiyoruz.
23
Pusula günlerce 057°de kalacak. Değiştiğinde, Fransız ve Frankofon ülkeler dışında
dünyada herkesin English Channel dediği Manş denizinde olacağız. Ondan sonra da Londra’ya kadar Thames nehrinden (tems okunur.) Ana ekranda rota değişikliğine yani Manş denizinin girişine 1250 deniz mili kaldığı yazılı. 2,250 km eder ki saatte 10, günde 240 km hesabıyla 9 gün sonra oradayız demektir. 10 da olabilir 12 de. Yelkencinin zaman kavramının çok esnek olması gerekiyor.

13

Zamanın ne kadar göreceli olduğunu düşünürken ana ekran AIS sinyali verdi. Kıçımızda, 5 km uzakta bir gemi. Üstünü tıklayınca diyalog kutusunda tekneyle ilgili bilgiler çıktı.
1a
FENLING8 adlı bir kuru yük gemisi. Ayrıca eni, boyu, hızı, rotamızın kesişme ihtimali (çarpışma tehlikesi) falan derken gittiği yer de yazıyor. Bir de ne göreyim “Hereke, Turkey” demez mi! Mümkün olsa da gemi değiştirsem..

1

Sabah aküleri şarj ettikten sonra motoru kapattık. Rüzgar hızı saatte 30-35 km arasında. Bizimki ise 10-11 km. Motoru açarsak 1800 devirde bize saatte ekstra 2 km kazandırıyor. Ama hem gürültüsünden hem de yakıt kullanmamak için açmıyoruz. Tek şikayetimiz, hepimizin şikayeti, teknenin saatlerdir dövünmesi. Sert havalarda veya dalga yüksekliği 2 metreyi aşınca tekne iki dalga arasına düşüyor ve altından güm güm sesler geliyor. Tabii altı, hemen salonun altı olduğu için gürültü 106 mm’lik geri tepmesiz top sesi gibi. Ama bizi, daha doğrusu benimle Macarları esas rahatsız eden kaptanın tekrar depresyona girmesi. Bu günlüğün amacı birlikte olacağım insanların psikolojik profilini çıkarmak olmamakla birlikte insanın elinde değil konuya değinmemek. Başlangıçta Bermuda ve Azor adalarında durmayacağımızı yazmıştım. Kaptan bunu birkaç kez vurgulamış ve yolda oyalanmak istemediğini söylemişti. Simdi düşünüyorum da bunların yalan olduğunu anlıyorum. Adam bize nedense çocukmuşuz gibi yalan soyledi. Çünkü Ft. Lauderdale’dan Londra’ya mesafe belli, rüzgâr olmaması durumunda yakacağımız mazot belli ve teknenin deposunun kapasitesi belli. En iyi şartlarda bile yakıt almak için Bermuda’ya da uğramamız gerekiyordu Fayal adasına da. Neden bunu bizden gizlemek ihtiyacıhissetti acaba. Adalardan şeker isteriz diye mi?

2a

Tavrı değişince teknenin atmosferi zehirleniyor, herkesin morali bozuluyor. Belki üç haftadır birlikte olduğu biz beceriksiz yabancılardan, David ile Jofi’nin akşama kadar aralarında dırdır Macarca konuşmalarından, benim saatlerce bilgisayarımla oynamamdan bıktı adam. Keyfi yerinde olduğu bir gün, daha doğrusu bir an bana en sevdiği şeyin ekmek yapmak olduğunu söylemişti de biz iki ev kadını gibi birbirimize yemek tarifesi vermiştik. O bana ekmek, ben ona yoğurt. İdeali birkaç yıl daha çalıştıktan sonra Cape Town yakınlarındaki bir dağ köyünde butik fırın açıp çeşit çeşit ekmek yapmak. Amerika’da “artisan bread” diye biliniyor. Bu kadar sinirli ve *titiz bir adamın yapacağı bir işmiş gibi gelmedi ama herkesin bir hayali var.

(*Küçükken bir gün annem misafirlerinden birine N. amcanın, gömleğini iyi ütülemedi diye karısını dövdüğünü anlatırken adam için “çok titiz” demişti. Titiz! Ne titizi yahu adam manyak. Aman kızlar, titiz erkeklerden kaçının!)
Okumakta olduğum kitaplardan biri daha deniz yolculuğuyla ilgili. 19. yy’de Kanada ve daha sonra Hindistan’da valilik yapmış İngiliz *Lord Dufferin, 1856 yılında, Foam (köpük)
adlı yelkenli yatıyla İzlanda’ya gitmiş. Yolculuğunu ve adayı anlattığı “Letters From High Latitutes” adlı kitabında, teknedeki geçimsizlik konusunda, “Denizde anlaşamadığınız bir yolcuya karşı duyduğunuz nefretten daha güçlü bir nefret olamaz” diye yazıyor. (There being no hatred so intense as that which you feel towards a disagreeable shipmate.) Demek yeni değil. Belki Argonotlar arasında da bu tür olaylar yaşandı da Yasun’u bizim oralarda denize attılar.


(*Marquess of Dufferin, Sometimes Governor General of the Dominion of Canada and afterwards Viceroy of India)

3a

Hava puslu, deniz dalgalı ve keyfimiz yerinde. Çünkü rüzgar esmeye hem de istediğimiz yönden esmeye devam ediyor. Her dakika Londra’ya 166 metre yaklaşıyoruz. Dalga yüksekliği son iki gündür 3 metreden aşağı düşmediği için kokpitte oturmak imkansız. Her taraf sırılsıklam. Bazen yağmurdan, bazen üstümüzde kırılan dalgalardan. Bazen de “poop” olmaktan. Kokpiti geçici olarak tümüyle su basarsa buna pup olmak deniliyor. Buna karşı döşemede dört büyük oluk var. Su hemen boşalıyor. Fakat o an kokpitte iseniz donunuza kadar su doluyor. İçerde kuruyacağınızı umut ediyorsanız boşuna. Teknenin içi de ıslak. Her yer yapış yapış. Rutubetten koltuklarımızın altında, saçımızda mantar büyümeye başladı. Bir şey kurutmak imkansız. Allah göstermesin birimiz denize falan düşse ya, üşüyüp zatürre olmasını önlemek için yapacak tek şey Jofi’nin koynuna sokmak. Hakkı’nın teyzesi olsaydı “Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmeyin” derdi.

Böyle günlerde olduğu gibi yine içerde salondayız. Bayram ziyaretinde bir aksilik sonucu aynı yerde karşılaşmış kavgalı akrabalar gibi küs küs oturuyoruz. Ben bunları yazıyorum. Kaptan iPad’inden kitap okuyor, Jofi bilgisayarında “solitaire” oynuyor, David kokpit kapısında bir yandan Marlboro’sunu içiyor bir yandan birasını, bir yandan da “dumansız” elektronik sigarasının ağızlığını temizliyor. İçerde sigara yasak.
Öte yandan Kindle’daki kahramanımız 19. yy’de Türkiye’yi gezen Bayard Taylor ise “Brousa”da, “kaplutcha hamam”da yıkandıktan sonra, “caïque” tutmak için “Moudania”ya hareket ediyor. Yola geç çıktığından geceyi küçük bir handa yarısı pire, yarısı yün dolu
yatağında (stuffed with equal quantities of wool and fleas) uyumaya çalışarak geçiriyor. Sabah yola çıktığında yönünü şaşıran Amerikalı, rastladığı kişilere “Bou yôl Moudania Yeder mi?” diye soruyor. “Baїramja” köyünden geçerken köylüler onu Mekke’den dönmekte olan bir hacı sanıp elini öpmeye kalkışınca “stafferillah!” deyip elini veriyor ama içinden gülüp “dinsiz bir Hristiyan iken Müslüman ermiş oldum” diyor. (Thus I, a Christian heretic became a Moslem shrine!) Ve nihayet Mudanya’da İstanbul’a giden bir teknede yer bulup Anadolu’dan Avrupa’ya ayrılıyor.


Kudüs’te iken Yahudiler ve Ortodoks Hristiyanları (Rum ve Ermeni) çok ağır bir şekilde eleştiren Bayard’ın İslamiyet’le ilgili bir gözlemine yer vermek istiyorum. O zamanlar İngilizce konuşulan ülkelerin çoğunda halk Müslüman’ın karşılığı olarak “Moslem” ya da “Mussulman” degil de Muhammedan (Bazen Mohammedan) kelimesi kullanılırdı. İsa’nın (Christ) peşinden gidenlere nasıl İsa’nin müritleri, İsacı anlamına “Christian” kelimesi kullanılıyorsa “Muhammedan” da onun gibi. Muhammet’in peşinden gidenler,


Muhammet’in taraftarları. Ben 60’lı yıllarda buraya ilk geldiğimde bana “Muhammedan mısın?” diye sorduklarını hatırlıyorum. (O zamanlar Fenerbahçeliydim) Aradaki farkı anlamaları bence 70’li yıllara, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ortalığı birbirine kattığı günlere gidiyor. Bir gün vakit bulursam FKÖ ile ilgili, Amerika’da bir hapishanede başlayıp Kilis’in güneyinde, Suriye sınırında bir mayın tarlasında sonuçlanan maceramı da anlatırım. Bayard da Ortadoğu’daki tüm Müslümanlardan Muhammedan diye soz ediyor, İslam dininde reformun imkansız olduğunu (Allah’ın kelamının tartışılamayacağı varsayımıyla) savunduktan sonra “When it fails, the whole fabric must fall” diyor. İplik söküğü gibi yani. Acaba?


Bununla ilgili bir yazı da var yanımda. Okumaya zaman bulamadığımdan basmıştım. Berlin-Brandenberg Bilimler Akademisi’nde birkaç yıl önce başlayan Corpus Coranicum projesiyle ilgili. Projenin amacı Kuran’ın kaynağına, Eski ve Yeni Ahid’le bağlarına etimolojik ve semantik açıklık getirmek.


Bayard’dan bir hikaye daha var ama sonra. Hikayeyi ona Topkapı Sarayı’nda, davetli olduğu bayram merasiminde “Capudan Pasha” anlatmış dolayısıyla aktarmamız şart. Hikayeye bir ad takayım da heyecanınız artsın: “Cüce Harem Ağası Selvi Boylu Cariyeyle Nasıl Evlendi.” Unutursam muhakkak hatırlatın.


Saat 19:00. Az önce yemek yedik. Jofi ile David hazırladı. Pirzolamsı bir et, yanında pilav ve marul salatası. Horta’da alış veriş yaptığımız için bol salata malzememiz var. Jofi sevdiğimi bildiğinden üşenmemiş içine zeytin bile koymuş. Eti biraz yavan bulan kaptan da tereyağda karabiber, un ve kremayla değişik bir sos yaptı. Dördümüz salondaki masada yemeğe başladık ki tabağını eline alıp “kusura bakmazsanız ben dışarda yiyeceğim” dedi ve ıslak kokpite çıktı. Çocuklar şaşırdı, ben kabalığına verdim. Bizim çat pat İngilizcemizle gülüp eğlenmemize tahammül edemedi adam.


Galiba daha önce yazdım. Konu ne olursa olsun Macar oğlanın “in may kauntriii” diye başlayıp her şeyin “memleketinde” neden daha güzel, daha büyük ve daha ucuz olduğunu anlatma alışkanlığı vardı. Ona memleketim yerine Macaristan, Macar insanları (Hungarian people) yerine Macar demeyi öğrettim ama “memleketim” aramızda espri konusu olmaya devam ediyor. Mesela bana masada tuz verse ben tuzluğu havaya kaldırıp “in may kauntrii” diye başlıyorum, o da Jofi de gülmekten yerlere yıkılıyor. Bunda bir mizah göremeyen kaptan da sinirlenip yemeğini ıslak kokpitte kendi başına yemeyi tercih etti diye düşündüm.


Söz David’in İngilizcesinden açılmışken. Her dilde olduğu gibi İngilizcede de yer ismiyle o yerde oturanların ismi farklı. Bazen bizim li-lı eki gibi yer adının sonuna iliştirilen eklerle yapılıyor bu. Örneğin Hungary Macaristan, Hungarian Macar (hem de Macarca) demek. Ama Baltimore’da oturanlar için Baltimorean denilirken, New Yorklulara Newyorker deniliyor. “Demonym”in dört beş ayrı kuralı var. David’e ne kadar bunu öğretmeye çalıştıysam inatla reddetti. Kelime haznesini genişletmekle uğraşmaktansa yer adlarının arkasına “people” kelimesi ekleyip sorunu çözüyor. Afganistan insanları, Arabistan insanları, Çin insanları diyor. Bir gün bıkıp “Sen ne dediğimi anlıyorsun değil mi?” diye sordu. Niye yalan söyleyeyim “Tabii anlıyorum” dedim. “Önemli olan bu” dedi. Haklı.

Yağmur devam ediyor ama rüzgar da.

Birkaç gün önce yolculuk için yiyecek içecek alma konusuna yine temas etmek istiyorum demiştim. Unuttum sanmayın.


Buna İngilizce “provisioning” deniliyor. Bizim gemiciler ne der bilmiyorum. Erzak ikmali diyebiliriz. Doğrudan sormadım ama (kaba bir cevap verir diye) John’ın bu teslim işi için sabit bir miktar para aldığından eminim. Yolculuk sırasında yakıt, marina masrafları, gümrük işlemleri ve onarından teknenin sahibi sorumlu. John faturaları kendi kredi kartıyla ödüyor onlar da, miktar ne ise, onun Güney Afrika’daki bankasına o kadar para yatırıyor. Mürettebatın yiyip içmesinden John sorumlu. Bir aylık bir yolculuk için bu boyda bir tekneye en az üç kişi gerekli. John kadar deneyimli biri olağanüstü durumlarda bir iki gün idare eder ama ondan sonra yapamaz. Fiziken imkânsız. Benim de şimdiye kadarki yolculuğumuzdan çıkardığım sonuç bu boydaki bir tekne için 4 kişinin ideal rakam olduğu. Yiyecek için başlangıçta 1000 dolar harcadığımızı yazmıştım. Sonradan bu miktara John’ın sigara parasının da ($300) dahil olduğunu öğrendim. Demek ki Horta’da aldığımız ek malzemeyle birlikte ($700+$300) toplam 1000 dolar harcadık 4 kişinin bir aylık yemek ihtiyacına. Bu paraya kağıt tabak, bardak, plastik çatal kaşık ve temizlik malzemesinin de dahil olduğunu dikkate alırsak o kadar büyük bir miktar değil.

Bu konuda şimdi yazacaklarımın Macar tanışı, dostu, hısım veya akrabası olanlara tercüme edilmemesini rica ediyorum. Sonuçta bir iki kişinin bir ulusu temsil etmediğini ben de biliyorum onlar da. Söz? Alo New York?

David ve Jofi’nin Fort Lauderdale’da “provisioning” yaparken “en iyisi bu!”, “en iyisi bu!” diyerek her şeyin en pahalısını almak istemeleri kaptanı kızdırmış beni ise şaşırtmıştı. 40 yıldır ABD’de yaşayan bendeniz bile, ekonomik rahatlığıma (Allah nazardan saklasın) ve mutfak merakıma rağmen neyin en iyisinin ne olduğunu bilmem. Hele hele ayrı bir kentin, hayatımda ilk kez alışveriş yaptığım gıda mağazasında.


Zaten bilsem de almam. Anladım ki en iyisi bu dedikleri, her şeyin en pahalısı. Onlar bunu isterim, şunu isterim derken kaptan John da direniyor, muhtemelen kafasında bu iş için ayırdığı miktarı geçmek istemiyor.


Bu tatsız durum dışarda yediğimiz zamanlarda da kendini gösterince ben onlarla yemeğe gitmekten vazgeçtim. Bir örnek vereyim. Orta halli Amerikan lokantalarında yemekler 10-15 dolar ise, menüde her zaman ıstakoz gibi, biftek gibi iki üç misli pahalı yemekler de bulunur. Yahu her gittiğin yerde en çok bunu seviyorum diye en pahalı şey yenmez ki. Sonuçta John teknenin milyoner sahibi olmadığı gibi bizi lokantaya yemeğe götürmeye de mecbur değil. Teknede ne varsa onunla doyurun karnınızı diyebilirdi. Bu durum belki bu çocukların yıllardır milyonerlerin gemilerinde, hayatlarında tahayyül bile edemeyecekleri zenginlikteki yerlerde çalışmalarından kaynaklanıyor. Esasında “steward” dediğim iş hizmetçilikten farklı değil. Sadece mekan ev değil de gemi. Yanlış anlamayın beni. Ne onları küçümsemek isterim ne de işlerini. Şikayetim tavırları. Konuyu telefonda Ceryan Hanım’a danışınca “onlar yüzsüz olmuşlar” dedi.

Tabii kaptan açısından da bunun tersi geçerli. Bizi ne kadar ucuza doyurursa cebinde o kadar fazla para kalacak. Değil mi? Alışveriş sırasında taze sebze meyve yerine en ucuz konservelerini almasını buna bağlamıştım. Ama yolculuk sırasında bu gözlemimin de yanlış olduğunu, adamın sebzeyle meyveyle uzaktan ve yakından hiçbir ilişkisi olmadığını anladım. Etten başka bir şeyden hoşlanmadığı için hep et almış. Salamlar, sosisler, sucuklar en kalitelileri. Sevdiği şeylere para harcamaktan kaçınmamış olduğu belli. Sorunun özünde onun ağız tadıyla mürettebatın ağız tadının farklı olması yatıyor. İncir yok, hurma yok, Karadeniz pidesi yok, fasulye pürüşlüsü yok. Söylesem işi şakaya vurur, vardı da almadık mı Türkiş arkadaş der.

Bugün Ft. Lauderdale’den ayrılalı tam bir ay oldu. Sabah 00:00-03:00 nöbetinde idim. Bir dahaki nöbetim saat 21:00’de. Bundan ötürü en az öğleye kadar uyumayı planlıyordum. Fakat uykumun ortasında “Memet, Memet” diye bir sesle uyandım. Kol saatime baktım 1013 yazıyor. 10:13 sandım. Amma uyumuşum dedim. Meğerse barometre imiş. 1013 milibar da atmosfer basıncı. Bir daha tıkladım -70m yazılı altimetre ekranı çıktı. Saatimin altimetresi muhtemel bir felaketin habercisi gibi günlerdir beni hep su seviyesinin 70 metre altında gösteriyor. Normal saat düğmesini bulana kadar kamaraya David girdi. “Çabuk çabuk yardımına ihtiyacım var!” dedi. Tabii aklıma ilk gelen şey yapmaması gereken bir şey yapmış olduğu. Çocuklar kıymetli bir şey kırar da babalarından dayak yememek için araya annelerini sokarlar ya onun gibi. Benim görevim ya suça ortak olup bozduğu ya da kırdığı şeyi tamire çalışmak ya da kaptanla konuşup David’in denize, köpekbalıklarına atılmasını önlemek olacak. Oto pilotu veya ayarlayacağım diye hidrolik dümen sistemini mi bozdu diye düşünüyorum.

David, bir elinde pense diğerinde tornavida, sucu çırakları gibi, teknede hep ayar edilecek cisim arayan, ayarlanmayacak ve asla ayarlanmaması gereken şeyleri de ayarlamaya çalıştığı ve bu ayar tutkusu nedeniyle başı kaptanla sık sık derde giren bir delikanlı.

Kokpite çıktık dümen bağlantısının bulunduğu yere doğru yönelirken bir de ne göreyim!

Biz horul horul uyurken her biri 3-4 kiloluk 4 tane balık yakalamış. Kaptanın oltayı kullanma demesine rağmen. Bir tane kaçırmış. Tam konuşurken misinelerden birinin mandalı attı. Hemen koştum. Misine 50 metre uzunluğunda. Çek babam çek. Ucunda en az yarım metre boyunda bir ton balığı, albakor. Tam tekneye çekerken merdivene takılınca olta ağzından çıkıverdi. David dört tane yakalamış, bir tane kaçırmış. Biraz bekledikten sonra üçünü temizledik, porsiyonlara ayırıp buzluğa koyduk.

mik2

Porsiyon derken. Dünyada çok yer gezdim, yıllarca Asya’da Avrupa’da çeşitli ülkelerde yaşadım ama Türkiye dışında hiç bir yerde yemeğin lokantalarda tek, bir buçuk, çift gibi porsiyonla satıldığını görmedim. Bu adet bize nereden geldi acaba?


Tekrar yattım. Kalktığımda kaptan güvertede bireyler yapıyordu. Baktım iki balık da o tutmuş. Albakor ama daha da büyük. İki tane de David tutmuş dedi. David oltayı yine attırmaz diye 4 dememiş. Ben ağzımdan kaçırınca (maalesef) o zaman “Bunları kesmeyelim içini temizleyip buzluğa koyalım, Londra’da viskiyle takas ederiz” dedi. Vay be. Kaçın kurası bu adam. İbnenin (“uzman” anlamına) bilmediği yok.. Demek esas denizcilik böyle eski kurtlardan öğreniliyor, kitaplardan değil. Mektepli-alaylı rekabeti devam ediyor.

mik8
Ötekilerden birini akşam yemeği için ben hafif yağda kızarttım. Yanına da salata yerine Amerikalıların “hash” veya “home-fries’ dedikleri kızarmış patates yaptım. Tarifesi: kuşbaşı büyüklüğünde kesilmiş patatesler genişçe bir tavada az yağda kızartılacak, renkleri değişmeye başlayınca da içine ince kıyılmış bir büyük soğan eklenip birlikte en fazla 10 dakika pişirilecek. Soğanların kararmaması şart. Biz çocuklarla kampa gittiğimizde yapardık.
Beğendiler. David “bir buçuk” porsiyon yedi. Jofi karnım tok diyordu ama dayanamadı o da aldı. Yarın akşam da balık yemeye karar verdik.

Saat 19:45. 21:00-24:00 nöbeti bende. Dalgalar giderek büyüyor. Rüzgar arttı ve kaptan rüzgar hızı ve dalga boyunun gece tehlikeli boyutlara ulaşabileceği uyarısında bulundu. Bu mümkün olduğu kadar kokpitten ayrılmayın demek. Sıkı giyinmek şart.

Manş denizine 1269 km kaldı.

Dün aksam sert havaya rağmen acayip bir mehtap vardı. Küçük mp3 çalarımdan Nergis ile Raj’in “Dambhar Jo Udhar Munh Phere”sini üç kez dinleyip hayaller kurdum. Ne hayalleri? Size ne. Günlük yazıyorum diye mecbur muyum size her şeyi anlatmaya? Hayallerim zaten gizli değil de (birini şu anda yaşıyorum) rüya işi biraz tehlikeli.

Mesela Melek hanıma dün gece rüyamda size gördüm desem ne kadar yanlış anlar. Aklına, aklına bile getirmek istemediği şeyler gelir. Halbuki onu annesiyle hamama giderken ya da Türkiye’de dev bir holdingin CEO’su veya CFO’su olarak görmüş de olabilirim. Erkekler daha da zor. Alp’e desem rüyamda seni gördüm diye, hukuk danışmanı Barış hemen “Mehmet Bey klozetten çıkmak için emekliliğini bekliyormuş” diye yorum yapar.


No win durumu. Bazı rüyalarımı yanlış anlarım diye vallahi ben kendime bile anlatmıyorum. Neme lazım. Dolayısıyla istisnalar dışında rüyalarımı da fantezilerimle birlikte aynı kasada tutmaya karar verdim.


Nöbeti gece yarısı kaptana devrettikten sonra, hayaller, bir duble viski, azıcık fındık fıstık derken dalıp gitmişim. Birden korku filmlerinde olduğu gibi korkunç bir sarsıntı ve gürültüyle uyandım. Teknenin kamaramın bulunduğu iskele bölümü en az 25º havaya kalktıktan sonra suya gömülürken lombozdan kamaraya su dolmaya başladı. Batıyoruz sanıp sırılsıklam vaziyette yataktan aşağı atladım. Döşemede 10 santim su. Giderek yükseliyor. Belki katamaran tekne dalgalara dayanamayıp ortasından ikiye bölündü, ben İzlanda’ya onlar İspanya’ya gidiyor. Annem olsaydı her işte bir hayır vardır oğlum derdi. Anneciğim bunda hayır yok. Batıyoruz. Balıklara yem olucaz. Çocuklarımın mürüvvetini, kız kardeşimin düğününü, Sinem’in yüzünü, Muhteşem’in evini, Pelin’in şirketini satmasını göremeyeceğim.


Bari karanlıkta boğulmayayım diye ışığı yakınca kamaradaki tüm dolapların açılmış olduğunu, tereklerdeki (raf) her şeyin yere, suyun içine düşmüş olduğunu gördüm. Fotoğraf makinesi dahil. Hemen salona çıkıp vardiyadaki David’e ne olduğunu sordum. Yüzümde galiba yine bir şeyin ayarını mı yapıyordun ifadesi vardı ki sinirlendi, bordadan büyük bir dalga yedik dedi. Salonda, çakılı veya vidalı olmayan her şey yerdeydi. O kap kacağı, kırık dökük çanakları toplarken ben aşağı inip temizliğe başladım. O zaman lombozu kamara havalansın diye yarı açık bıraktığımı hatırladım. Demek ki teknenin iskele bölümü su altında kalınca açık lomboz da su altında kaldı. Patladı sandığım lombozu kapatınca kesildi. Eşyaları ve döşemeyi temizleyip silmek saatler sürdü ama ciddi bir zarar olmadı. Verilmiş sadakam varmış David’e göre kazadan sonra kaptan salona çıkıp durum tespiti yaptıktan sonra gidip yatmış. Adam bize hep sakın lomboz kapaklarını açık bırakıp yatmayın derdi. Kaç kez uyardı bizi. Ama hem ben hem de Macarlar (akrabayız ya) uyarıyı adamın miskinliğine ve tembelliğine verip, teknede değil de trende imiş gibi kamara havalansın diye lombozlar açık yatıyorduk. Kaptanı dinlemediğimiz için buna benzer bir ıslanma olayı birkaç hafta önce de olmuştu. Ondan gizledik. Çamaşırların bazıları hala kurumadı.

mik3

Deniz her zaman sakin değil.


Bugünün tek iyi tarafı (her işte hayır vardır) uygun rüzgar ve fırtına nedeniyle son 24 saat içinde 284 km yol kat etmemiz oldu. Saatte ortalama 11,8 km Ultima Life için yeni bir rekor.


Azor adalarından ayrıldığımızdan beri hava giderek soğuyor. Haftalarca tişört ve şortla gezmiş, palto, uzun kollu gömlek ve kazak gibi kışlık giysiler getirmekle ne büyük hata ettik demiştik birbirimize. Kaptan değil tabii, biz üç acemi tayfa. Jofi, kıçını zor örten iki hot-pants dışında pantolon bile getirmemiş. Son günlerde özellikle gece nöbetlerinde kalın kazak veya ceket olmadan kokpite çıkmak çok zor. Soğukla birlikte sudaki plankton ve diğer organizmaların türü de değişmiş olmalı ki masmavi deniz giderek yemyeşil oldu. Cam göbeği gibi koyu yeşil. Geceleri suda eskisi kadar yakamoz yok. Su anda Biscayne Korfezi’nin birkaç yüz km kuzey batısındayız. Kaptana göre bu bölge fırtınaları ve dev dalgalarıyla ünlüymüş.


Manş denizine doğru ilerledikçe kaptan hesaplarını, kitaplarını gözden geçiriyor, sık sık Thames nehrine girişin ne kadar zor olduğunu anlatıyor. Londra’dan iki kez tekne alıp denize çıkarmış ama bu ilk girişi. Yanında getirdiği haritaları, nehir kılavuzlarını inceleyip rotada ufak tefek değişiklikler yapıyor. Gideceğimiz marina Londra’nın göbeğinde, London Tower’ın yanında. Nehrin ağzından St. Katharine’s marinasına girerken gel-git öncesi ve sonrası 8 saatlik bir pencere varmış. Thames nehrinin marinanın bulunduğu bölümünde (meşhur Tower Bridge) su seviyesi 7 metre inip çıktığından, tekneler etkilenmesin diye girişi su seviyesi düşerken kapatılıyormuş. Kapağın genişliği 9, teknenin eni 8,5 metre. Şimdi daha iyi anlamışsınızdır adamın stresini.

Denizde Cumartesi yok. Pazar da. Bize her gün hafta sonu. Bugün iki açıdan önemli benim için. Birincisi işteki son günüm. Yani resmi emeklilik günüm. İkincisi ise Londra’dan Washington’a dönüş tarihi belli oldu gibi. 8 veya 9 Temmuz. Şu anda İspanya’yı geçtik artık Fransa açıklarındayız. 6 veya 7 Temmuz’da inşallah Londra’dayız. 1972 yılından beri gitmediğim Londra’da.

İngiltere’de sahtekarlık suçunun zaman aşımı kaç yıl acaba? 50 yıl değildir ya. Kısa dalga radyomdan tüm Avrupa dillerinden yayın akıyor. Haftalardır süren sessizlik ve dini yayınlardan sonra hangisini dinleyeceğimi şaşırdım.


Kaptana bileti alınmış bile. 10 Temmuz’da teknenin sahibi Londra’da olacakmış. O da bir gün sonra Cape Town’a uçuyor. 14 saat sürüyormuş uçuş. 36 günlük yolculuktan sonra hiçbir şey değil.


David ve Jofi Londra’daki lüks yatlardan birinde iş bulup birkaç gün çalışmak istiyor. Vardığımızda oradaki gemilerde çalışan arkadaşlarıyla temas kuracaklar. Günlük iyi para veriyorlarmış. Ondan sonra memleketlerine gidecekler ama nasıl belli değil. Her gurbetçi gibi bavulları tıka basa dolu. Uçakla giderlerse ek bagaj ücreti ödemek zorunda kalacaklar. Londra’dan Budapeşte’ye otobüs seferleri varmış. Uyanık David şoförlerden birine “harçlık” verip bavulları karadan göndermeyi düşünüyor. Kendileri de uçakla.

*De-tour:
Bir bavul hikayesi. Amerikan donanmasının Monterey’d (Kaliforniya) “Naval Post Graduate School” okulu var. Deniz subayları bu okulda branşlarıyla ilgili lisans üstü eğitim görüyor. Okul NATO ülkelerine de açık olduğundan eskiden her zaman 10-15 Türk subay da bulunurdu. Belki şimdi de vardır. Türkiye’de 1980’deki siyasi olaylardan sonra, bazıları aileleriyle gelmiş subaylarımızın maaşları, aklımda doğru kaldıysa, ayda 1,800 dolardan 300 dolara düşürülünce sel sefil oldular. Güya yeni askeri komutanlardan biri buradakiler ne kadar para alıyorsa onlar da o kadar alsın demiş. Zaten maaşları kesilmeden önce de zar zor geçiniyorlardı. O hale geldiler ki bazıları Kızılhaç’tan yiyecek yardımı almak zorunda kaldı. Subaylardan birinin 10 dolara aldığı ve okula gidip gelmekte kullandığı eski bisikleti çalınmıştı da zavallı yemekten içmekten kesilmiş, günlerce mahalle mahalle bisikletini aramıştı. İtalyan yönetmen Vittoirio De Sica’nın 1948 yapımı ünlü filmi Bisiklet Hırsızları’nda olduğu gibi.


Subayların çoğu ailelerini geri göndermeye karar verdi. O zamanlar biz de kıyıda Pacific Grove diye çok şirin bir kentte oturuyor ve bitişiğindeki Monterey’de karı koca seyahat acentesi işletiyoruz. Aslan Tours & Travel. Carmel’e, 17 Mile Drive, Henry Miller’in Big Sur’una, John Steinbeck’in Cannery Row’una, Salinas’taki evine günlük turlarımız da var. Subaylar yaşıtlarım. Arada sırada acenteye uğruyorlar, çay içiyor, sohbet ediyoruz. Ben zengin bir Amerikalı aileye iç güveysi gitmişim, acente da yeni. Onlara yardım edecek durumda değilim. Ama epey uğraşıp biraz daha ucuz bilet buldum hanımlarına. San Francisco’dan İstanbul’a New York üzerinden gidecekler. Bu hatta sadece PANAM uçuyor ve o yıllar PANAM’ın gökler hakimi olduğu yıllar. Biz Monterey’deyiz, havaalanı San Francisco’da. Beş hanım, eşleri, çocukları ve ağzına kadar dolu en az 10 bavul oraya nasıl götürülecek. Sağ olsun Türk dostu Amerikalı kayınvalidem ve ondan 30, benden 10 yaş küçük Türk kayınpederimin teşvikiyle (şaşırdınız?) hemşerilerimi 2,5 saat uzaktaki alana ben götürmeye karar verdim. Müessesenin ikramı.


Sabahın köründe 15 kişilik minibüslerimizden birine yerleştik. Aracı turlarda kullandığımız için üstünde arkadan merdivenle çıkılan yük yeri de var. Subay hanımları geldikleri ilk günden beri Türkiye’ye götürülecek eşya aldıklarından, bavullar o zamanlar biz Türkler arasında çok moda olan Pakistan bavullarından. Havayolu şirketlerinin ağırlık sınırını sonuna kadar zorlayan ancak aşmayan ve ucuzluğundan ötürü bir seferden fazla kullanılamayan bavullardan. Anneme de almıştık kaç kez. Yolculuk sırasında yırtılıp açılmasın diye ortasından kalın kemerlerle bağlardık.


Gavur ölüsü gibi bavulları zar zor minibüsün üstüne çıkardık, küçük çantaları içeri aldık ve herzeyi kontrol ettikten sonra yola çıktık. Getirdikleri çöreklerle böreklerle, yiye içe, sohbet ede ede San Francisco’ya doğru giderken, kocalarının aksine, hanımların eğitim ve kültür düzeylerinin ne kadar farklı olduğu dikkatimi çekti. Taşralı hanımlardan birinin kız kardeşi evlenecekmiş, düğün için herkes onu bekliyor. Gelinliğini de, maaşları kesilmeden önce Monterey’den o almış. Kız kardeşi Amerikan gelinliğiyle dünya evine girecek. Oturduğu kentte bir ilk olacağı için çok heyecanlı. Esasında herkes heyecanlı çünkü bagajlarının ağırlık sınırını aşma ihtimali var.


Güzel bir yolculuktan sonra minibüsü PANAM terminalinin önüne çektim. 9-11 öncesi, uçak yolculuğunun hala eğlenceli, hosteslerin özellikle PANAM hosteslerinin fıstık gibi olduğu günler. Güvenlik müvenlik hak getire. Subaylardan ikisi minibüsün üstüne çıkıp bavulları aşağıdakilere vermeye başladı. Üstümüze düşer de sakat kalırız korkusuyla bavulların direk altında kalmamaya çalışıyoruz. Özenle indirdik hepsini. Para gitmesin diye terminale arabalarla değil de tek tek elimizle taşıdık. Derken düğüne giden hanım, minibüsün üstündeki subaylardan birine “Benimkini de versene!” dedi. Çocuk sağına soluna bakındıktan sonra aracın üstünde başka bavul olmadığını söyledi. Kadın telaşlandı, kocası da. Hemen minibüsün içini aramaya başladılar. Ama aradıkları el çantası değil ya koskocaman bavul. Ara babam ara. Tahmin ettiğiniz gibi gelinlik de kayıp bavulda. Amerika’dan gelinlik gider mi diye sorarsanız, o ne ki. Ben Türkiye’ye daha geçen yaz 6 iPhone telefon götüren ve gümrükte bulunduğunda “Annemin ölüsünü öpeyim haberim vardı ise. Kocam ben tuvaletteyken koymuştur muhakkak” diyen hanım biliyorum. Vallahi bir şey dememişler. Sırrı ne dersiniz?

Dönelim hikayemize, San Francisco’ya PANAM terminalinin önüne. Herkes panik oldu, grup tansiyonu arttı, merakla krizin alacağı şekli bekliyoruz. Kızılderili savaşçılar gibi çiftin çevresinde halka olduk. Ortada karı koca. Kısa bir sessizlikten sonra kadın kocasına dönüp “Evde unuttun de mi?” dedi ve allahaısmarladık bile demeden terminale çekip gitti. Diğer hanımlar da, onunla dayanışma içinde, kucaklarında Amerikan vatandaşı çocukları, vedalaşmadan hep birlikte sessizce yanımızdan ayrıldılar.

Hep merak etmişimdir bu evlilik, gelinlik krizini atlatabildi mi diye. Yıl 1980. Bilen varsa haber versin.

Bu hikayenin hepi ending’i, biz erkeklerin hiçbir şey olmamış gibi Monterey’e güle oynaya geri dönmesi. Gelinliği bekleyen baldızın da baldan tatlı olmadığını yolda söylediler.
mik4

Dün gece yarısı nöbetindeyim. Muhteşem bir mehtap vardı ve ay ışığına rağmen gökyüzü yıldız doluydu. Vangelis’i, Enya’yı dinledim, Büyük Ayı’yla Küçük Ayı’yla ve Kutup yıldızıyla sınırlı astronomi bilgimi artırmaya çalıştım. Başıma taktığım kırmızı ışıkla yıldız haritasında gördüğüm takım yıldızları ve gezegenleri gökyüzünde bulmak istedim. Sabah 02:00’ye doğru ay batınca gökyüzü daha da şenlendi. Ufuka yakın bölgelerde hayatımda görmediğim kadar yıldız gördüm. Çocukluğumda Terme’nin sivrisinekli elektriksiz gecelerinde bile bu kadar çok gök cismi gördüğümü hatırlamıyorum. Astronomi kitaplarında yıldızların renklerinin farklı olduğu yazar. Doğruymuş, gördüm. Bazıları koyu mavi, bazıları sapsarı. Bir yıldızı ararken Uluslararası Uzay İstasyonu’nu da gördüm.


Ufuktan doğuda yükseldi, 15-20 dakika sonra batıda kayboldu. Merak ettim hangi mürettebatın hayatının daha güven içinde olduğunu.

mik5
Manş denizine yaklaştıkça deniz trafiği artıyor. Bir an, merkezi biz olmak üzere yarı çapı 2,5 kilometrelik bir dairede 3 gemi birden seyrediyordu. BENGUELA STREAM İngiltere’ye Portsmouth’a; MARIANNE KIRK Tuxpan Meksika’ya gidiyordu. Üçüncü gemi ise balıkçı gemisi.

Bizim teknede olduğu gibi bu gemilerde de AIS sistemi bulunduğu için (otomatik kimlik sistemi) 15 km yaklaştıklarında vericilerinden ana kontrol ekranında kimliklerini görebiliyoruz.

Örneğin bu sabah:

Haftalardır süren sessizlikten ve dini yayınlardan sonra küçük radyom yanık yanık çalıyor. Hangisini dinleyeceğimi saşırdım. ABD ile Bermuda, daha sonra Bermuda ile Azor adaları arasında cızırtı dışında hiç bir şey yoktu. Atmosferik nedenlerle en iyi aksam vakti dinlenen istasyonlardan ikisi aralıksız dini yayın yapıyordu.

Dindar hemşerilerimle paylaşmak isterim. Mübarek üç aylarda 24 saat Kuran dinlemek istiyorsanız radyonuzun ibresini 25 metre 11819 khz’ye çevirin. Veya 16 metre 17750 khz’e. Cehennem ateşinin derecesini ve günah çıkarmamanın faturasını öğrenmek isteyen Hristiyan arkadaşlara ise 22 metre 17559 khz tavsiye ederim. Ya da 22 metre 13844 khz. Bunlar uydurma frekanslar değil.

Bir gün yine kısa dalga yayın dinlerken 16 metre 17597 khz’den BBC çıktı. İngilizce haber programının son cümlesini yakaladım. İstanbul muhabiri “…çözüm bekleyen en büyük sorunlardan biri tabii ki Kürtçe eğitim.” dedi. Aklıma her şey gelirdi de okyanusun ortasında “Kürt Meselesi”ni duymak gelmezdi. Ama büyük konuştum.


Çünkü bir kaç gün önce de Kanada radyosunun Fransızca yayınında Albert eyaletinin başkenti Calgary’de üç Afgan erkeğin cinayet iddiasıyla tutuklandığını dinledim. Baba ve iki oğlu, anneleriyle iki kız kardeşlerini öldürmekle suçlanıyor. Zavallı kadınla kızlarını otomobillerinin içinde bir gölün dibinde bulmuşlar. Cinayetten sonra olaya “kaza” süsü vermek istemiş baba ve kardeşler. Dünyanın öteki ucunda insan gibi yaşamaya çalışan üç kadını Afgan geleneklerine uymadıkları için öldürmüşler. Giyim kuşamla ilgiliymiş.


Toplumların her türlü kitlesel zaaf, maraz ve sapıklıklarını gelenek-görenek paravanasının arkasına gizlemesinden nefret ediyorum. Adet ve ananeler de bundan farklı değil. Töre cinayetine İngilizce “honor killing” deniliyor. Biz Türkler de dahil çoğuna seyirci kaldığımızdan “horror killing” denmesi gerekir. Dehşete düşüp bir şey yapmadığımız için. Kanadalı spiker ise bir süre “gurur cinayeti” (pride killing) dedi ama sonra düzeltti.


Çok bilmiş “Young &Restless” meslektaşlarımdan biri Çin’deki son depremde çok sayıda insan ölmesinden “shoddy” construction şirketini sorumlu tutmuştu. Bu tür hatalar sık sık oluyor. ABD’nin Afganistan’a 15,000 ek askerle 5 savaş helikopteri göndermesini, “15,000 asker 5 helikopterle Afganistan’a gönderiliyor” diye yazan hanım meslektaşıma sormuştum helikopterlerin kapasite ve menzilini bilip bilmediğini. Ceylan gibi gözleriyle bana dönüp Meryem Ana saflığıyla “Hayır Mehmet Bey” demişti. Türkiye’de tatildeyken araya sıkıştırıvereyim dedim. Belki görmez..


Eski meslektaşlarım bu tür komik ve traji-komik tercümeleri yıllardır bir yerlere kaydettiğimi bilmiyorlar tabii. Eğlencelik kabilinden arada sırada yayınlamak lazım. Kiminkini yayınlayacağıma ziyaretlerine gittiğimde göreceğim ikram ve itibara göre karar vereceğim.


Bu kadar güzel Fransızcayı nerede öğrendiniz diye sorarsanız Strasburg’da. Ama çoğunu unutmuşum. Allahtan Kanada radyosu ayni programı daha sonra İngilizce yayınladı da olup biteni anladım..


Sabah hava yine puslu. Bir yandan da ara sıra yağmur yağıyor. “Misérable” bir durum. Ben daha da “misérable”. Jofi ile David yolculuğa tanga-gömlek (literally) geldiği için gece vardiyasında dışarda donmasınlar diye uzaydan bile gözüken fosforlu sarı yağmurluğumu (resimlerde var) onlara bırakıyorum. Dışarısı hem ıslak hem de çok soğuk oluyor. Jofi’ye bol geldiği için o giymiyor. Ama David’in hem ceketi hem de kalın pantolonu giydiğini biliyorum. Nasıl derseniz sabah cebinden Marlboro paketi ve çakmak çıktığı için. Giymesi önemli değil de iki sabahtır kollarını leş gibi pis bulmak beni çok kızdırdı. Biz yattıktan sonra yemek masasını ceketin kollarıyla mı temizliyor, burnunu ceketime mi siliyor yoksa gece Jofi ile henüz ne olduğunu keşfedemediğim bir fantezi mi yaşıyorlar bir türlü çıkaramadım.

Bu yetmiyormuş gibi Manş denizi gemi dolu.
Boğaz trafiği gibi. Beş on dakika sonra AIS bir gemiyle rotamızın çakıştığı alarmı verdi “Arklow Rose” adlı İrlanda bayraklı bir şilep, Dublin’e gidiyor. Ufukta zor gördüm. İskeleden iskeleye (port to port) geçmemiz lazımdı ama rotamızı değiştirmemek için telsizle rica ettik
sancaktan geçti. Sağ ol kaptan!
Bir saat kadar önce Londra yakınlarından geçen (Greenwich) ana boylamın (prime meridian) batısından doğusuna geçtik. Fakat Thames için kuzey batıya dönünce Londra yakınlarında tekrar batısına geçeceğiz.

Saat 13:30’da 10 gündür ilk kez kara gördük. İskele tarafında 2-3 deniz mili uzakta meşhur tebeşir yamaçlar. Haritaya bakıyorum “Beach Head” yazıyor. Kumsallı Burun. Brighton’dan biraz güneyde olmalı. Bizim Aydın olsaydı Brighton anılarını anlatırdı. Manş denizindeki çok kuvvetli gelgit nedeniyle hızımız acayip değişiyor. Gelgit akıntısı lehimize olursa 16-17 km hız yapıyoruz , aleyhimize olursa hızımız yarı yarıya azalıyor.


Kaptan sinirlendi gelgite karşı makineler fayrap dedi: Full speed ahead! Yarın sabah yine nehirdeki gel-git nedeniyle çok erken saatlerde Thames’in ağzında olmamız şart. Oyalanacak, dolaşılacak yer değilmiş oralar. “Thames Estuary” deniliyor. Thames Deltası.

17
Londra’ya yaklaştıkça keyfimiz artıyor: Nöbet artık askerde cephanelik nöbeti gibi. Hepimiz teyakkuz durumundayız.

Sabah 03:00 nöbeti için kalktığımda saat 02:00 idi. Halbuki bugüne kadar hep nöbet saatine birkaç dakika kala kalkar tuvalet, kahve, kahvaltı işlerini vardiya zamanında (company time) yapardım. Mesai saatinde. Sadece ben değil herkes. Kalktığımda kaptanın aksam saat 18:00’de nöbeti ona devrettiğimden beri ayakta olduğunu fark ettim.

Ben uyurken Thames deltasına girmişiz bile. Gece karanlığında solundan geçtiğimiz adaya benzeyen çok ışıklı ve uzun yeri havaalanı zannettim. Meğerse çok büyük rüzgâr türbinleriymiş. Türbin çiftliği. Sağımızda, daha sonar solumuzda yüzlercesi vardı.


Nehrin ağzında alışmadığımız sayıda gemi var. Deniz trafiğinde de alışmadığımız sayıda kural.

Bu kurallara rağmen gemiler yaklaşınca kaptanlar muhakkak telsizle birbirlerini arayıp sancakdan mı iskeleden mi geçeceklerini çek ediyor. Onlar aramazsa Thames Liman Trafik Kontrol arayıp hangi taraftan geçeceklerini soruyor.
mik6


Nitekim bizim önümüze yaklaşan bir gemiyi çok yakın olduğu için uyardılar ama şivesinden İrlandalı olduğunu sandığım kaptanı kabahati bize buldu “yavaşlasaydı” dedi. Bu İrlandalılar adam olmaz. Bizim Tuğrul’un kız kardeşi İrlanda’ya gelin gitmişti de zavallı birkaç ay zor dayanabildi. Tuğrul’un sevinci de kursağında kaldı.

Gelgitle birlikte saatte 12-13 km hızla Londra’da doğru yol alıyoruz. Aklıma her şey gelirdi de Londra’ya 40 yıl sonra tekneyle geleceğim gelmezdi.

18a


Saat 10:15. Yanımızdan gecen İngiliz gümrük gemisi bizi arayıp nereden geldiğimizi sordu. Konuşan subay karantina bayrağını gördüğünü soyledi ve rutin kontrol için tekneye ekip göndereceğini bildirdi. Ben kıyı koruma gemisinin fotoğrafını çekmeye çalışırken John çok sinirlendi, “Burası Amerika değil burada askerin resmi çekilmez!” diyerek azarladı. Faşist bir devletten geldiği ne kadar belli. Bize de, hiç unutmam, ilkokul öğretmenimiz resim çeken “yabancı” görürseniz hemen polise haber verin derdi. Soğuk Savaş’ın en şiddetli olduğu yıllar. Zaten yolu kaybolup Ünye’ye düşen yabancı olursa bütün kent başında toplanır, eski bir şeyin resmini çektiğinde kızar “Gavaklu, gavur niye yeni binaların resmini çekmiyor sor!” derlerdi. Kentin tek ve en küçük tercümanı olmakla birlikte o zamanın büyüklerinden daha akıllı olduğum için sormazdım. Durum simdi farklı mı acaba?

24a
Neyse geldiler.
mik7

Görevlilerden ikisi tekneye çıktı, diğeri botundan bizi takip etti. Rutin olacağını sandığımız kontrol teknede ayrı devletlerden insan bulunduğu ve başka nedenlerden bir buçuk saat sürdü. Nedenler: Ultima Life Güney Afrika bayraklı ama ABD’den geliyor. Mürettebattanikisi St. Marteen’de turist gemilerinde çalışan Macar vatandaşı, diğeri 65 yaşında Türk ama Amerika’dan. Tekin gözükmedik demek ki tekneyi didik aradılar. Görevlilerden biri elinde küllük büyüklüğünde bir kutuyla kamaralara indikten sonra bizle tek tek görüştü.

Nerden geliyorsunuz nereye gidiyorsunuz, bu işi (!) nasıl buldunuz vs. Daha önce İngiltere’ye gelip gelmediğimizi sordular. Hepsi “evet” dedi. Ben eski defterlerin açılmasını istemediğimden “hayır” dedim. Sonra tekrar aşağı inip bir şeyler aldılar. Bizi takip eden şişme bota iki kez plastik paketlerde bir şeyler verdiler 26. Bot iki kez kıyı
koruma gemisine gidip geldi. Meğerse kamaralardaki çekmece ve dolaplara esrar ve kokain kokusu alan kimyasal paketçiler koymuşlar. Onlar analiz için gemiye gönderilmiş. Temiz çıkınca ayrıldılar.
Biz de nehirde yolumuza devam ettik.

Daha önce İngiltere’ye geldiniz mi? Hayır. Neme lazım. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Bu da “If they ask, don’t tell.”
Haftaya: Epilog – Call me Ceryan Reis!

Florida nire, Londra nire… (1.Bölüm)

Florida nire, Londra nire – 2. (2.Bölüm)

Florida nire, Londra nire – 3 (3.Bölüm)

Florida nire, Londra nire – 4 (4.Bölüm)

Florida nire, Londra nire – 5 (5.Bölüm)

Florida nire, Londra nire – 6 (6.Bölüm)

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: