Halk toplumdaki kötülükten bıkınca…


Olmayan mekân, bulunmayan dünyalar ararmış !

©Feyza Ayvaz
Geçen hafta Metamorfoz Sanatevi’nde bir söyleşi vardı. Başlığı “Ütopya” idi. Bu konuda araştırmaları, kitapları ve çevirileri olan konuşmacı Sadık Usta, zaman içinde bir edebiyat türü haline gelen ütopyanın ne olduğunu anlattı.

Ütopya kavramı ilk ortaya çıktığı 15. yüzyılın başlarında şaşkınlıkla karşılanmış. Ütopya çok basit bir kelime oyunundan üretilmiş. Ütopos: kelimenin kökeni yunancadan geliyor, yani topos kelimesinden. Topos da yer demek. Önüne ek ekleyerek olumsuzluk yaratılmış. Ütopos; olmayan yer, olmayan mekan, bulunmayan dünya anlamında. İya da yer, diyar demek. Ütopya “ütopyalıların oturduğu diyar” anlamında kullanılıyor.
Rönesans döneminde Thomas More antik çağ eserlerinden esinlenerek keşke böyle bir dünya olsa demiş. Bir kitap yazmış. Ütopya, Güney Amerika’nın açıklarında denizin hemen ucunda bir adacık. Böyle bir devlet bilinmiyor ama o ülkeyi kuran kralın adı Ütopos. Halk toplumdaki kötülükten bıkmış. Biz bu yarımadadan kurtulalım demişler. Adayı kanal açarak kesmişler, ana karadan kopmuşlar. Kimsenin ulaşamayacağı korunaklı bir yer olmuş.

Kral Ütopos ilk olarak kıskançlığın nedeni olarak gördüğü özel mülkiyeti kaldırmış. Mesleklere ve kadın erkek eşitliğine yer vermiş. Mal mülk hırsı olmadığı için herkesin ürettiği, ihtiyaca göre paylaşılan, herkesin dönüşümlü olarak her yerde çalıştığı ve ürettiği çok güzel bir toplum düşlemiş.
Bu kitaptan etkilenenler kendi ütopyalarını yazmaya başlıyorlar ve böylece bir edebiyat türü ortaya çıkıyor.
Sadık Usta’nın sakin, dingin, insana huzur veren görüntüsü ve yumuşak ses tonuyla konuşmasından öylesine etkilendim ki ben de kendi ütopyamı yazmak istedim. Başlığını Datça Cenneti gibi düşündüm.
Ben Kral Ütopos gibi Datça’yı yarımadadan koparmayacağım.
Yarımada; başlarda temiz havası, doğal bitki örtüsü, bol su kaynakları ve deniziyle az sayıda insanın basit ama çok mutlu yaşadığı bir yermiş. Zaman içinde nüfusu; buraya geçerken uğrayan ve çok sevip kalmak isteyen insanlarla artmaya başlamış. Yeni gelenler Datça’yı o kadar çok sevmişler ki “ben burayı korumak ve hep böyle kalmasını sağlamak için ne yapabilirim” diye düşünmeye başlamışlar. Halk daha güzel bal, badem üretme yarışına girmiş. Zeytin çeşitleri o kadar lezzetli olmaya başlamış ki elde edilen zeytinyağı ile yapılan yemekleri yiyenler zevkten dört köşe oluyorlarmış.
Denizinden elde edilen balıklar o kadar bol ve çeşitliymiş ki insanlar avlarken onlara zarar gelmesin diye en uygun yöntemleri kullanıyorlarmış. Küçük ve büyükbaş hayvancılık, sebze ve meyva üretimine geçilerek besin çeşitliliği yaratılmış. Süt ve süt ürünlerinin şanı çevredekilerin de dikkatini çekmiş ve yakın diyarlardan insanlar sırf alışveriş için buraya gelmeye başlamışlar. Zaman içinde yarımadaya çevre adalardan ve kasabalardan gelenler buranın havasından, denizinden, güzelliklerinden yararlanmak için kalacak yerler aramışlar. O zaman da onları misafir etmek amacıyla estetik açıdan Datça’nın doğasına uygun otel ve pansiyonlar yapılmaya başlamış. Herkes bu konuda o kadar titiz davranıyormuş ki yapılan her inşaat ne diğerinin deniz manzarasını engelliyor ne de çevreye rahatsızlık veriyormuş. Yolları, bahçe düzenlemeleri öylesine zevkliymiş ki insanlar bu güzellikleri sürdürmek için daha özenli evler ve bahçeler yapar olmuşlar. Güne bahçelerden gelen çiçek kokularıyla başlıyorlarmış.
Yarımadadaki estetik ve çevre düzeni buraya denizden ve karadan gelenleri büyülüyormuş. Tarihte bu yarımadadan geçmiş medeniyetlerin arkeolojik eserlerinin sergilendiği açık ve kapalı öyle müzeler varmış ki ziyaret eden herkesi şaşırtacak derecede değerli eserlerle doluymuş. Knidos medeniyeti dendiğinde akla ilk gelen yer Datça oluyormuş. Tekneler yanaşıp antik kenti gezdiklerinde hele bir de gün batımını seyrettiklerinde o dönemlere bir yolculuk yapıp günümüze geri geliyorlarmış.
Bu beldede yaşayan insanlar birbirlerine son derece saygılı, yardımcı ve sevgi dolu imişler. İlişkileri hep daha iyiyi ve güzeli bulmak adınaymış. Kimse birbirini kıskanmıyor, yerli yabancı ayrımı yapmıyormuş. Herkes Datça’da yaşıyor olmanın ayrıcalığıyla orayı koruma ve kollama yarışı içinde günlerini geçirip gidiyormuş.
Bu hayalimi “onlar ermiş muradına biz şimdi bakalım neler yapacağımıza” gibi bir cümleyle bitirmek istedim. İnsanlar hayal ettikleri sürece yaşarlarmış ya ben de onu yaptım kendimce. Aslında keşke bu güzel belde için hep birlikte oturup hayal kursak ve hayalimizi ütopya olarak kalmaktan çıkarıp el ve gönül birliğiyle gerçekleştirmek için uğraşsak nasıl olurdu diye düşünüyorum.
Ütopya konusunu dinledikten sonra hiç hayal kurmayı beceremeyen ben, Datça konusunda kurduğum hayali sizlerle paylaştım. Hayallerimizi daha güzel, savaşsız, barışçıl bir Türkiye için de kurabiliriz diye düşünüyorum.

Datça üzerine Ütopya

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: