Türkiye, AKP hükümeti tarafından meçhule sürüklenen bir ülke görünümündedir.


Bu sürecin kılavuzu; mahlası BOP, gerçek ismi yeni sömürgecilik olan kanlı projedir.

Başbakan’ın yürüttüğü bu proje, milli devletlerin ve milletlerin egemenliklerini kaybetme riskini belirgin hale getirmekte, ya da alt kimliklere ve kültürlere ayrışarak sosyolojik bir geri dönüşüm ile parçalanmasını öngörmektedir. Bu açıdan Türkiye her iki tehdide AKP hükümetiyle maruz kalmakta ve bundan kaynaklı sorunları alabildiğine yaşamaktadır. Siyasi bölücülerin Kürdistan taleplerini arsızca dile getirmeleri ve vatanımızın bir yöresine farklı bir anlam yüklemeleri, hep bu bahsetmeye çalıştığım bulanık ve buhranlı güzergâhın alıştırma ve ısındırma hamleleridir. Türkiye’nin, bu tehlikeyi bertaraf edecek ve mevcudiyetini koruyacak siyasi iradesi maalesef yoktur ve bu nedenle AKP büyük bir zan ve töhmet altındadır. Ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk milletinin geleneksel çizgisinden sapması ve anlam kaynaklarından uzaklaşması için sosyal, siyasal, ekonomik ve psikolojik şartlar geçtiğimiz yıllar içerisinde adım adım tekemmül ettirilmiştir.

***

Bastırılmış düşünceler, yozlaştırılmış değerler, tehdit altında tutulan milli talepler, bin yıllık kardeşliğimizi dinamitleyen haydutluklar, iftira ve tezgâhlarla yürüyen iktidar süreci bu vahim ülke manzarasının en dikkat çeken taraflarıdır. Demokrasinin demagojiyle karıştırılması, özgürlüğün anarşiyle yer değiştirilmesi, hukukun sübjektif yargılara havale edilmesi ve birlikte yaşamanın farklılıklar okuyla hedef haline getirilmesi yaşadığımız sıkıntıların özünü ve merkezini teşkil etmiştir. Oturmuş bir bütünden, anlam ve içerik kazanmış sosyolojik bir yapıdan, kökü derinlere tutunarak eskimeyecek bağlar inşa etmiş bin yıllık tutkudan, hissiyattan ve yakınlıktan rahatsızlık duyanların, komploları ve kışkırtmaları son hızıyla devam etmektedir. Açıkça söylemek isterim ki, millet varlığından öteki çıkarma arayışı, bu kutlu hazineden başkası imal etme çabası ruhsal ve duygusal kopuşları da hızlandıracak ve pek tabii birlikte yaşama idealini sakatlayacaktır.

Bölücülüğün ve ayrımcılığın çabuk bir şekilde çoğaldığı ve yayıldığı kanserli iklim işte bu çerçevede ortaya çıkmaktadır. Dengeyi dışlayan değişim çığırtkanlığının, alt kimlikleri taltif ve takdim eden densizliklerin, mensubiyet bilincini köreltmeyi kafasına koymuş yeni sömürgecilik ajanlarının fazlasıyla görünür olduğu bir zaman diliminde bulunuyoruz. Bugünkü şartlarda etnik temelli bölücülük; AKP eliyle ve desteğiyle bizatihi kendisinin bile şaşırdığı hızla mesafe almaktadır. Demokrasi ve özgürlükle izahı yapılan ve anlam yüklenen bu ihanetin, bariyerlerinden taşarak huzurumuzu ve kardeşliğimizi boğacağı gün gibi ortadadır. Millete yapılan itirazlardaki süreklilik, anadil eğitim isteklerindeki inat hep bunun bir göstergesi ve habercisidir. Bölücü terörün küstahlaşması, farklılıkların özendirilmesi ve alkışlanması bu sürecin bir sonucudur. Müştereklerin altını oymak ve bunların dayandığı ve ilhamını aldığı tarihsel, kültürel ve manevi vahayı yağmalamak; hiç şüphe yok ki, benzerliklerimiz yerine dağıtıcı dinamikleri kuvvetlendirecektir.

Böylesi bir olumsuzluğun ilerletilmesinde, demokrasinin gerekçe gösterilmesi beyhude bir çırpınış ve gayretten öte bir anlam taşımayacaktır. Unutulmamalıdır ki, demokrasi diyalog ve iletişim demektir. Birbirinden kopma noktasına gelen tarafların, yargıların ve fikirlerin yaşaması demokrasiyle mümkündür. Yakınlaşma ve kaynaşma demokrasinin erdemleri sayesinde olacaktır. Demokratik kültürün can suyu, gücü ve ayakta kalma iradesi; ayrılanlardan, ayrımcılığı gözleyenlerden, ters düşenlerden ve kavga çıkaranlardan değil; barış, huzur ve birlik türküsünün nağmelerini samimi bir şekilde terennüm edenlerden feyzini alacaktır.

Bu itibarla, bizim için vazgeçilmez olan birlikte yaşamaya sahip çıkmak, kökeni ve mezhebi ne olursa olsun, her insanımızı eşit ve onurlu bir şekilde görmek ve kabul etmektir. Demokrasi millet varlığı içinden ‘başkası’ oluşturmanın, ‘yabancı’ meydana getirmenin bir vasıtası olarak görülmemelidir. Kendi içine kapanan ve fırsat bulduğu takdirde kış uykusundan uyandırılacak olan alt kimliklerin, oksijen tüpü olarak da değerlendirilmemelidir.

Demokrasi, işin aslında birlikte yaşamanın, geleceğe birlikte yürümenin, bir ve iri olmanın vasıtasıdır. Hızla yayılan küreselleşmeye aynı tempoyla eşlik eden bölünmeler, hizipler, demokrasinin uzlaştırıcı mekanizmasıyla törpülenecek, istenen kıvam ve şekle girebilecektir. Bu nedenle farklılıkları hatırlatan beyanların sorumlulukla ve sağduyuyla açıklanabilir hiçbir tarafı yoktur. Gerçeklerden kopmayan özgürlük, herhangi bir esintiyle savrulmayan kardeşlik ve her durumda geçerli olacak eşitlik demokrasinin ruhudur, ümididir ve beklentisidir. Şiddet kemerini beline dolamış olan gözü dönmüş güruhun, etnik terörün kuyusuna ve avucuna düşen insafsızların ve farklılıkları kışkırtarak yabancıların değirmenine su taşıyan bağnazlığın bu söylediklerimizden sonuç çıkarması neredeyse imkânsızdır. Kim ne derse desin; her farklılık tanımlaması körleşmeyi, kemikleşmeyi ve kutuplaşmayı davet edecektir. Her farklılık vurgusu durgunluğu, duyarsızlığı ve duygusuzluğu besleyecek ve büyütecektir. Ve farklı olmaya dönük her çağrı iletişimsizliği, itaatsizliği ve ihtilafı teşvik edecektir. Farklılık tamtamları eşliğinde, tek millet iddiası boşlukta kalacak ve doğal olarak temelleri aşınacaktır. Ve elbette bin yılın emeği, gözyaşı, sevgisi ve mücadelesiyle bina edilmiş aidiyetlik köprüsünün, ayakta tutan sütunları zayıflayacak ve aşınacaktır. Farklı olmaya, farklılıklara ve farklı bir sosyal çevreye mensubiyete ısrarlı göndermeler bizi birbirimizden koparacak, daha da üzücü olanı birbirimizden uzaklaşmamıza neden olacaktır. Bu düşmanca ve şeytanca içeriğe sahip olan siyaset üslubu, içinden geçtiğimiz zaman diliminde karşımızdaki en büyük tehdit olarak kendisini göstermektedir. Türk milletinin varlığından rahatsız olan tüm mihraklar bu alandan yayılan fitne ışığında toplanmışlardır. Bizi muhannete muhtaç etmek isteyen, son yurdumuzda etnik öbeklere ayrılarak birbirimize düşmemizi dileyen kim varsa bu şeytani zihnin etrafında bir araya gelmiştir. Beraberliğimizi sonlandırmayı amaçlayanlar; küsmemizi, ayrılmamızı ve ortadan ikiye yarılmamızı projelendirenler, farklılık misyonerliğine soyunarak zem zem diyerek zehir içirmeye çalışmışlardır.

Bu ifadeye çalıştığım karanlığın ve melanetin bir ucunda AKP, diğer ucunda ise danışıklı dövüş içinde bulunduğu siyasi bölücü BDP bulunmaktadır. Siyasetin bu yapışık ikizi bir taraftan sahnede birbirleriyle kavga eden görüntü çizmektedir. Diğer taraftan ise arkadaki makyaj odasında, birbirlerini süslemekte ve sergiledikleri kirli oyunda kullanacakları replikleri karşılıklı olarak prova etmektedirler. AKP ile BDP aynı yolun iki yolcusu, aynı rotanın iki takipçisi, aynı sayfanın iki yüzüdür. AKP ile BDP isim ve kelime farklılığı dışında her şeyiyle örtüşen bir sinsiliktir, karanlık emeldir ve milletimizin hayat hakkını eritmeyi hedefleyen asit siyasetinin iki failidir. AKP ile BDP; aynı yolu değişik kılıkta yürüyen, aynı amacı farklı sözlerle sahiplenen bir vücudun iki ayağıdır.

Bu nedenle Başbakan Erdoğan’ın BDP’yle kavga edişi günü kurtarmaya dönük sanal bir diklenmedir. Karşılıklı söz düelloları, ithamlar, yüksek perdeden konuşmalar AKP ile BDP arasındaki siyasi ulaşımın gizli şifrelerini barındırmaktadır. AKP ile BDP içtikleri bölücülük iksirinin gereğini gönül rahatlığıyla ve büyük bir heyecan içinde yapmaktadırlar. Bakınız, en son olarak, hükümetin ağlayan simasına eşlik eden iki bakanının katılımıyla gerçekleşen ve TRT Diyarbakır stüdyolarındaki bir açılış töreninde ortaya çıkan manzaralar her açıdan ibretlik olmuştur. Yaşananlar siyasi bölücülerin arayıp da bulamadığı gelişmeleri ortaya çıkarmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanı olma sıfatını taşıyan bu şahısların, ayrımcılığın dibine batmaları ve bölücülüğün seline kapılarak şuurlarını kaybetmeleri büyük bir talihsizlik olmuştur. Kaldı ki, Kürtçe’yi öven, Kürtçe konuşan ve bunu da marifetmiş gibi gösteren bu aymazlığın hoş görülebilecek hiçbir tarafı olmadığı açıktır. Elbette bizim kimsenin ana diline bir itirazımız yoktur. Hiçbir vatandaşımızın diline kinimiz, tahammülsüzlüğümüz de bulunmamaktadır. Herkes anasının dilini doğal ve doğru olarak konuşabilecek ve kullanabilecektir. Ancak, Türk milletini temsil eden ve siyasi sorumluluk üstlenmiş bir iktidarın; Türkçe’nin dışında başka bir dilin savunuculuğuna tevessül etmesi tarafımızdan asla kabul edilemeyecek ve görmezden gelinemeyecektir. Bizim için tek ve vazgeçilmez bir kural vardır; o da, Türk devletinin dilinin tek ve bunun da Türkçe olduğu hususudur. Diyarbakır’da Kürtçe hayranlığını ve bağlılığını itiraf eden AKP’nin bozuk sicilli bakanlarının, bu halleriyle Türk milletine hakaret ettikleri ve bölücülüğün ikmalini sağladıkları kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortadadır. Başbakan Erdoğan medyada köşe tutmuş eski dostlarına tazminat davası açmakla uğraşacağına, bakanlarına odaklanmalı ve gereğini süratle yapmalıdır. Diyarbakır’da başka, Ankara’da başka konuşan, Yozgat’a gidince ağız, Manisa’ya uğrayınca tarz değiştiren bu siyaset kaypaklığının, Türkiye’nin geleceğine darbe üstüne darbe vurduğu kesinlik kazanmıştır. Kabinenin ağlayan üyesinin, Kürtçeyi kast ederek; “Elbette bunu öğrenmemiz, dinlememiz, anlamamız gerekiyor. Çünkü bir lisan, bir insan. Bir insanın kimliğini kabul ediyorsak, dilini de kabul etmemiz lazım.” ifadeleri, hakikaten de bir yol ayrımında olduğumuzu açıkça göstermektedir.

Bu yüzkarası beyanlardan ve gelişmelerden sonra, merakımız, bu ülke bölünmüştür de bizim haberimiz mi olmamıştır?

Bu bakanlar, görev alanlarının kendilerine yüklediği vazifeleri bir kenara bırakmışlar da, şimdi de hıyanet yarışına mı girmişlerdir?

AKP’nin içinde bulunan, millet ve vatan sevgisinden asla şüphe duymadığım vatansever milletvekilleri bu rezilliklere daha ne kadar katlanacaklardır?

Hükümetin bu bölücü ve art niyetli üyelerini daha ne kadar taşıyacaklar, haklarını ne kadar yedireceklerdir?

Hükümetin içinde vatanına bağlı, milletine sevdalı bakanlar ne zaman bulunacaktır?

Cumhuriyet’i savunmakla mükellef savcılar kepazeliklere daha ne kadar sessiz duracaklardır?

Sürekli örgüt peşinde koşan hukuk anlayışı, AKP’nin bölücü şahsiyetleriyle BDP’nin kin kusan bereketsizlerini ne zaman fark edecektir?

İnanıyorum ki adalet gecikse de, Türk milleti, aziz varlığını parçalamayı ve bölmeyi amaçlayan yüzsüzlerin, seviyesizlerin ve vicdansızların yakasından gün gelecek yırtarcasına tutacak ve gerçek adaleti inşallah tesis ettirecektir. Yeminlerini çiğneyen, ayrımcılığın piyonu ve sözcüsü haline gelen adı bakan, ama gerçekte Türk milletine dönüp de bakmayan bu çürümüşlerden, elbette bir gün mutlaka hesap sorulacaktır. Aziz milletimiz bunu da büyük bir gönül rahatlığıyla yapacak ve AKP’yi Allah’ın izniyle siyaset çöplüğüne yollayacaktır.

Türk milletini dil, din, etnik kimlik ve gelecek planları dâhilinde kabilelere, kesimlere ve kategorilere ayıran AKP zihniyetinin, BDP’yle birlikte düpedüz ve tek kelimeyle bölünmenin bayraktarlığını yaptığı görülmektedir. Başbakan Erdoğan’ın Zerdüşt diyerek suçladığı, aşağıladığı zihniyetle, hükümet üyelerinin Diyarbakır’da aynı safa girmeleri de, AKP’yle BDP arasındaki cepheleşmenin ve karşıtlığın yalnızca bir senaryodan ibaret olduğunu göstermektedir. Görüldüğü kadarıyla, iblis’in yolunu takip eden yalnızca BDP değildir ve AKP’de kendisine bahtiyarlık ve coşku içinde eşlik etmektedir. Nihayetinde az önce de dile getirdiğim gibi, AKP ile BDP siyasetin yapışık ikizidir ve amaçları itibariyle çok da tehlikelidirler. Bu iki siyasi partinin benzerliklerine ve kesiştiği alanın büyüklüğüne dikkatlerinizi çekmek isterim:

·         AKP’nin demokratik açılım iddiaları ve BDP’nin demokratik özerlik talepleri, aynı hedefe iki kapıdan geçme ve ulaşma kurnazlığından başka bir şey değildir.

·         İmralı canisi iki partinin de ilgi ve müzakere çabasının odağındadır.

·         İkiside İmralı’ya saygı ile yaklaşmakta ve sayın diye hitap etmektedir.

·         Ana dilde eğitim taleplerine ikisi de sıcak ve meraklıdır.

·         Birisi gizli, diğeri açık olmak üzere İmralı canisinin affı ikisinin de gündemindedir.

·         Milli kimliğe ikisi de hasım ve tahammülsüzdür.

·         İkisi de dağdaki eşkıyaya gençlerimiz diyerek seslenmektedir.

·         Üniter yapının bozulması, millet birliğinin dağıtılması ikisinin de planları arasındadır.

·         Peşmerge reisi Barzani ikisinin de dostu ve kardeşidir.

·         “Ne Mutlu Türküm diyene” sözünü duyunca ikisi de küplere binmekte, ikisini de hafakanlar basmaktadır

·         Türk milletinin vazgeçilmezlerinden, kırmızıçizgilerinden ve milli değerlerinden bu iki parti de rahatsız ve tepkilidir.

AKP ile BDP; Dersim isyanı konusunda aynı düşüncelere, Türkiye’nin akıbetiyle ilgili benzer düşlere, federasyon konusunda birbirine yaklaşık eğilimlere sahiptirler. Bu gelişmelerin ışığında hiç kimse, AKP eşittir BDP denklemini inkar edemeyecek ve görmezden gelemeyecektir. Sözde Kürdistan’ın zihinlere yerleştirilmesi ve kabul ettirilmesi konusunda AKP’nin müsamahası ve toleransı, BDP’nin ise sabırları ve sınırları zorlayan gayretleri yer almaktadır. Bilhassa, Irak’ın kuzeyindeki peşmerge yönetiminin, gerek Irak’ın parçalı yapısından, gerekse de Arap Baharı’nın sağladığı uygun ortamdan istifade ederek cazibe merkezi olmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Peşmerge reisi Barzani’nin, Suriyeli Kürtleri bir araya getirerek toplantı tertip etmesi ve birleşin çağrısında bulunması yanı başımızdaki zaman ayarlı bombanın her an patlayacağını işaret etmektedir. 2012 yılı içinde geniş kapsamlı bir Kürt Konferansı için tüm hazırlıkların yapıldığı dikkate alındığında, Türkiye’nin etnik bir fırtınanın kapısında durduğu fark edilecektir. Erbil’in, Kürdistan’ın kurulması için kuluçka faaliyeti yürüttüğü ve AKP’nin de buna sessiz durduğu görülmektedir. Başbakan Erdoğan bir yanda Irak, tüm Iraklılarındır derken; diğer yanda küresel projeler kapsamında adım adım ilerletilen dört ayaklı Kürdistan’a zımnen onay vermektedir. Takdir edeceğiniz üzere bunun bir ayağı da Türkiye’dir ve bu alçaklığın taraftarlarının ve savucularının kimler olduğunu aziz milletimiz gayet net olarak bilmektedir. Elbette böylesi bir rezil projenin gerçekleşebilmesi için Türkiye’nin milli devlet ve üniter yapısından savrulması ve ayrılması gerekecektir. Küresel projeler doğrultusunda; Türkiye önce demokratik özerklik, arkasından iki dilli ortak kurucu halkın olduğu bir devlet, ardından federal devlet ve daha sonra da birleşik Kürdistan fikrinin somutlaşacağı bir batağa doğru hızla gitmektedir. Şu kadarını ifade edebilirim ki, bu sürecin kılavuzu; mahlası BOP, gerçek ismi yeni sömürgecilik olan kanlı projedir. Eşbaşkanlığını Başbakan’ın yürüttüğü bu proje, milli devletlerin ve milletlerin egemenliklerini kaybetme riskini belirgin hale getirmekte, ya da alt kimliklere ve kültürlere ayrışarak sosyolojik bir geri dönüşüm ile parçalanmasını öngörmektedir. Bu açıdan Türkiye her iki tehdide AKP hükümetiyle maruz kalmakta ve bundan kaynaklı sorunları alabildiğine yaşamaktadır. Siyasi bölücülerin Kürdistan taleplerini arsızca dile getirmeleri ve vatanımızın bir yöresine farklı bir anlam yüklemeleri, hep bu bahsetmeye çalıştığım bulanık ve buhranlı güzergâhın alıştırma ve ısındırma hamleleridir. Türkiye’nin, bu tehlikeyi bertaraf edecek ve mevcudiyetini koruyacak siyasi iradesi maalesef yoktur ve bu nedenle AKP büyük bir zan ve töhmet altındadır. Ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk milletinin geleneksel çizgisinden sapması ve anlam kaynaklarından uzaklaşması için sosyal, siyasal, ekonomik ve psikolojik şartlar geçtiğimiz yıllar içerisinde adım adım tekemmül ettirilmiştir.

Özelikle önemli ve lokomotif milli güç unsurları olan sanayi, ticaret ve ekonomik aktörler, bahse konu bu sürecin tam etkisine girmiş ve menfaat bağı ile kilitlenmişlerdir. Bu çaresizlik ortamı, geçim derdiyle boğuşan vatandaşlarımızın da seçeneksiz kalmasına neden olmuştur. İşleyen sürece engel olabilecek yada geciktirebilecek kim varsa, milli devlet ve millet varlığını korumaya, muhafaza etmeye kararlı, vizyon ve hedef sahibi hangi kesim bulunuyorsa toptan iftiraya uğramış ve kara bir propagandanın hücumu altında kalmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla ilerleyen süreçte, Irak’ın kuzeyindeki çıbanbaşının tam olarak ilanı ortaya çıkacak, PKK ve İmralı canisine af dayatmaları cevap bulacaktır. Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi’nin iki gün süren Ara Genel Kurul toplantısının sonuç bildirgesinden, İmralı canisi için af çağrıları çıkmasının başka türlü izahı da olmayacaktır. Zaten AKP buna dünden niyetli ve isteklidir. Ancak doğabilecek tepkiler ve siyasal maliyet nedeniyle, öncelikle kamuoyu hazırlama faaliyetlerini dört bir koldan sürdürmektedir.

Manşetlere rağmen iktidar olduklarını iddia eden Başbakan Erdoğan’ın, dokuz yılı aşan iktidar yıllarında, bölücülük bizzat kendi elleriyle manşetlere taşınmış ve zirveye ulaştırılmıştır. Bundan böyle, özellikle bahar aylarıyla birlikte, bölücü örgütün ses getirecek spot eylemleri; sınır birliklerine, karakollara ve üs bölgelerine muhtemel saldırıları sebebiyle, kamuoyunun silahsız bölücülüğe rıza gösterecek noktaya kadar itileceği anlaşılmaktadır. Geçtiğimiz yıl, uzun bir süredir kaldığı yurtdışından, AKP tarafından getirilen bölücü emellere sahip bir şahsiyet tarafından, PKK’nın devlet tarafından kurulduğu ithamları ve silahların gömülmesine dair söz ya da yayınlar hep bu konseptin birer parçası olarak karşımızdadır. Hatırı sayılı bir zamandır devrede olan sözde iyi ve masum PKK’yla, kötü ve kanlı PKK ayrımı yeniden malum çevrelerce ısıtılmaktadır. Hatta AKP’nin ekranlardan eksik olmayan bir yöneticisi de, bölücülük korosunun sesi en çıkan simalarından birisi olarak dikkat çekmektedir. Kime ve hangi odaklara hizmet ettiği meçhul olan her devrin görünen yüzü, PKK’nın derin devlet desteğinde kurulmuş bir örgüt olduğunu ileri sürebilecek kadar bilincini kaybetmiştir. Benzer sözlerin, sözüm ona Kandil’le çekişme içinde bulunan bazı bölücüler tarafından kararlılıkla gündemde tutulması, çok geniş bir planın işlediğini bize kanıtlamaktadır. Bir an için farz edelim ki, madem PKK devlet yapılanmasıdır, bu kapsamda bunun delilleri nerededir ve nerelere gizlenmiştir? Bu iddia sahipleri, ellerinde konuyla ilgili belge veya bilgi var da bunu aziz milletimizden saklıyorlarsa, o takdirde yabancıların menfaatini gözeten kiralık zihniyetler olarak anılmaktan yakalarını kurtaramayacaklardır. Yok eğer, iddialarına dayanak teşkil edecek bir bilgi veya kanıt bulunmadan, belirli maksatları gözeterek; kulaktan dolma haberlerle, uydurma bilgilerle ve imal edilen yalanlarla, bölücü terör örgütünü devletle irtibatlandırıyorlarsa, müfteriliğin bile kendileri için nazik bir tanımlama olacağını bilmeleri kendilerinin hayrına olacaktır. Şayet bu görüşün tarafları, şereflerini ve haysiyetlerini iki paralık etmek istemiyorlarsa, sözlerinin muhteviyatını ve kaynağını bir an önce itiraf etmeli ve açıklamalıdırlar. Devleti PKK’yla aynı noktaya getirmek ve bölücü terör örgütünü Türkiye Cumhuriyeti ilişkilendirmeye çalışmak aşağılık bir tertibin ve alçakça yürüyen bir organizasyonun işi, işlemi ve ürünüdür.

Tam da burada, şu sorular ister istemez kafamıza takılmakta ve aklımıza gelmektedir:

·         2002 yılındaki sıfır terör noktasından bugüne nasıl gelinmiştir?

·         İnsan gücü, lojistik imkânları, potansiyeli ve propaganda kanalları darbe üstüne darbe yine bölücü örgüt, nasıl olmuştur da dokuz yıllık AKP döneminde küllerinden yeniden dirilmiştir?

·         Peki, Türkiye’nin küresel hedefler paralelinde bölünmesi amacıyla, PKK’nın tekrar ayağa kaldırılması mı gerekmiştir?

·         Bunun için de PKK’yla AKP arasında bir rol ve görev paylaşımı mı yapılmıştır?

Geride kalan yıllara baktığımızda, bölücülüğün; AKP teneffüsü ile ayağa kalktığı, terörü tırmandırdığı, dayattıkça aldığını görünce de daha fazla hunhar eyleme müracaat ettiği anlaşılmaktadır. Bu yüzden durmak bilmeyen etnik bölücülük, AKP’nin sağladığı korunaklı ortamda gemi azıya almış; iki gün önce idrak ettiğimiz Misak-ı Milli’nin 92. Yıldönümünü karşıladığımız bir süreçte, vatanımızın bir bölümünü, asırları aşan emperyalist mihrakların yönlendirmeleriyle Kürdistan olarak nitelendirmiştir. Nitekim iktidar bölücü teröre, belki de tarihinde ilk defa kazanacağı, başarı sağlayacağı umudunu vermiştir. Bu itibarla, AKP zihniyeti, PKK’nın devlet projesi olduğundan daha çok, kendisinin bölücülüğü nasıl canlandırdığını ve Türkiye’yi nasıl bir uçurumun eşiğine getirdiğini görmeli ve biraz insafı ve inancı varsa bunun kaygısına düşmelidir. Bildiğiniz gibi, AKP’li yıllar boyunca, bölünmenin servisini yapan bazı sivil toplum unsurları ile köksüz, kimliksiz ve zihni esaret altına alınmış sözde aydın, gazeteci, yazar taife vasıtasıyla, kamuoyu oluşturulmuş ve bölünmüş Türkiye’nin çeşitli platformlarda tartışılması sağlanmıştır. Özet olarak diyebiliriz ki, bölücü taleplerin, PKK görüşlerinin yeni anayasa içinde şekillenmesini sağlamak, milli kimliğimizin çökertilmesi umuduyla her türlü çaba ve çalışma gösterilmiş ve gösterilmeye de devam etmektedir. Yeni dönemde demokratikleşme adı altında, özellikle ana dilde eğitim ile terör suçlularına hafifletilmiş af ve yerel yönetimlere özerlik imkânları konusu da gündeme gelebilecektir. Görüyorsunuz, bu kadar tahribata rağmen, hükümet anlayışı ne yaptıysa bu aziz vatanı bölememiş, büyük milletimizi etnik kimlikler arasında bölüştürememiş, kardeşlik hukukunu hala tam olarak gasp edememiştir. Başbakan Erdoğan, bölücülük dozajını arttırmak istiyorsa, organik bağ içinde olduğu BDP’den daha fazla yardım ve istekte bulunabilmesinin önünde de şimdilik bir engel görülmemektedir. Ne var ki AKP ile BDP arasındaki var olan uyum ve eşgüdüm henüz somut bir neticeye ulaşamamıştır. Kurulan bölücülük ittifakı tüm zorlamalara ve tuzaklara rağmen istediği sonucu çok şükür elde edememiştir.

Kararlılıkla söylemek isterim ki, bu vatanın her karışı kutsaldır ve Türk milletin helali ve ayrılmaz bir parçasıdır.

Bölünme ve ayrılma rüyası görenler, kâbusla uyanacaklarını iyi bilmelidirler.

Bin yılda karılan bu harcı ayrıştırmaya, bin yılda kökleşen bu çınarı yıkmaya ve bin yılda oluşan bağları kırmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

Adalet ve Kalkınma Partisi temel tercihini artık yapmalıdır.

Kimin yanında durduğunu, kiminle işbirliğini yaptığını açıklamalıdır.

Ya PKK, EOAK ve ASALA zihniyetlerinin hedeflerine hizmet ederek Türk tarihinin kara bir lekesi olarak hatırlanacak, ya da milletimizin hak ve varlık hukukunu savunarak gönüllerde kalıcı olacaktır. Her türlü sonucuna katlanacağı için seçim ve takdir hakkı AKP’nindir. Parti olarak, yapılacak yeni anayasanın milli kimliğimizden, milli ve üniter devlet yapımızdan, bin yıllık kardeşlik duygusundan taviz vermeden hazırlanması için elimizden gelen tüm demokratik imkânları kullanacağımızdan herkes emin olmalıdır. Bölücülüğü masumlaştıracak, PKK militanlarını affedecek ve İmralı Adası’nı yazlığa dönüştürecek her teklife de sonuna kadar kapalı ve uzak olacağız.

Hükümetin timsah gözyaşları döken kuşkulu siması, ne kadar uğraşsa da, ana dilde eğitim taleplerinin önünü açacak her girişime aşılmaz ve geçilmez milli bir duvar olacağız.

Ve direneceğiz, dayanacağız, vazgeçmeyeceğiz; Türk milletinin birlikte yaşama ülküsünü inşallah zayıflattırmayacağız.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin,
TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmanın tam metni. 
 
(Faili meçhul cinayetler ve tarım kesimi)

31 Ocak 2012

%d bloggers like this: