Sorun, Türkiye’dedir!


Türkiye, iktidar değişikliklerinden etkilenmeyecek bir politikayı ve stratejiyi üretip ortaya koyamamıştır.

“2015 yılına kadar ve 2015 yılını izleyen birkaç yıl içinde, sadece Nisan aylarında değil, bütün bir yıl Türkiye’nin gündemde yer alacaktır. Bu, Türkiye’nin Ermeni iddiaları ile ilgili girişimleri savuşturmak için daha çok çalışacağı, daha çok taviz vereceği ve Türkiye’nin hak ve menfaatlerini korumada diğer alanlara daha az zaman, ilgi ve kaynak tahsis etmek durumunda kalacağı anlamına gelmektedir.”

“Uluslararası ilişkilerde “gönül, umduğu yere küser/sitem eder” sözünün yeri yoktur, “bir millet, iki devlet” sözünün de pratikte fazla bir değeri yoktur. Çünkü bu tür ilişkilerin belirleyici öğesi çıkardır. Kimsenin, Azerbaycan Yönetimine eleştiri tevcih etmeye hakkının olmadığı düşünülmektedir. Böyle bir bakış açısı, bir taraftan Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine zarar verebilecek duygulsal bir bakış olur; diğer taraftan da Türkiye’nin Ermeni iddiaları konusunda çözüm üretmeyen, sorumluğu başkalarına yansıtan ve günü yaşayan “klasik” yaklaşımın güncel bir örneğinden başka bir şey olmaz.”

***


©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

. Fransa’da “Ermeni soykırımı yoktur” diyenlerin bir yıl hapis ve 45 bin Euro para cezası ile cezalandırılmasını öngören tasarının, iki, kanatlı Fransız Parlamentosunda Ulusal Meclis’ten geçtikten sonra, Senato’dan da geçmesi sonrasında, Azerbaycan Yönetimine tevcih elden bazı eleştirilerin doğru, akılcı ve yerinde olmadığı; bu yöndeki eleştirilerin uluslararası ilişkilerin temel ve evrensel olgularını görmezden geldiği; bu nedenle de, gerçekçi olmaktan uzak ve duygusal olduğu düşünülmektedir.

Fransa’nın bahse konu tasarrufu konusunda daha net/belirgin bir tavır takınmadığı için Azerbaycan Yönetimini eleştirenlerin, öncelikle Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan bölücü terör örgütünün “sesi” Roj Tv’ye yıllarca yayın imkanı sunan, barınma imkanı sağlayan ve sair şekillerde destek veren Avrupa ülkelerine ne tepki verdiklerini sorgulamaları ve bu konuda bir vicdan muhasebesi yapmaları gerekir.

Uluslararası ilişkilerde “gönül, umduğu yere küser/sitem eder” sözünün yeri yoktur, “bir millet, iki devlet” sözünün de pratikte fazla bir değeri yoktur. Çünkü bu tür ilişkilerin belirleyici öğesi çıkardır.

Türkiye ile Azerbaycan, ayrı tüzel kişiliklere, ayrı koşullara, ayrı çıkar algılamalarına ve çıkar beklentilerine sahiptir. Koşullardaki değişim, olaylar ve gelişmeler, her iki ülke için farklı şeyler ifade eder.

Arap Baharının, Türkiye ve Azerbaycan için aynı şeyleri ifade ettiği; her iki ülkenin Arap Baharına bakışlarının aynı olduğu ileri sürülebilir mi? Keza TBMM’den bugüne kadar geçmemiş olsa bile, Türkiye’nin 2009 yılında Ermenistan ile masaya oturup ilişkileri normalleştirmeye yönelik iki protokolü imzalamasının, Azerbaycan kamuoyunu incitmediği söylenebilir mi? Benzer şekilde, merkezinde Azerbaycan enerji kaynaklarının yer aldığı Nabucco Projesi dururken, Türkiye’nin Rus gazının Karadeniz üzerinden Avrupa’ya ulaştıracak Güney Akım Projesine 2011 yılının son günlerinde izin vermesinin, Azerbaycan’ın çıkarlarını olumsuz yönde etkilemeyeceği düşünülebilir mi? Hiç şüphesiz, bu örnekler, Azerbaycan’ın Fransa karşısındaki tutumunun gerekçeleri/nedenleri olarak belirtilmemiştir; olması da düşünülemez. Ancak, objektif/gerçekçi bakış açısı, hem “gönül umduğu yerden küser/sitem eder” sözünün, hem de “bir millet, iki devlet” sözünün, bu belirtilenler itibarıyla da hatırlanmasını gerektirir.

Kimsenin, Azerbaycan Yönetimine eleştiri tevcih etmeye hakkının olmadığı düşünülmektedir. Böyle bir bakış açısı, bir taraftan Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine zarar verebilecek duygulsal bir bakış olur; diğer taraftan da Türkiye’nin Ermeni iddiaları konusunda çözüm üretmeyen, sorumluğu başkalarına yansıtan ve günü yaşayan “klasik” yaklaşımın güncel bir örneğinden başka bir şey olmaz.

 

II. Sorun, Türkiye’dedir. Türkiye, Ermeni iddialarının gündeme geldiği günden bu yana, bu iddialar konusunda, iktidar değişikliklerinden etkilenmeyecek bir politikayı ve stratejiyi üretip ortaya koyamamıştır.

Doğrudur, Fransa’da Ermeni kökenli nüfustan daha fazla Türk kökenli nüfus vardır. Fakat kimse, bu üstünlüğün pratiğe nasıl yansımış olduğu üzerinde durmamaktadır. Örneğin Ermeni kökenliler, Fransa Parlamentosuna Valerie Boyer gibi bir temsilciyi göndermiş ve böyle bir temsilciye sahip olmuş iken, Türk kökenliler, bunu yapabilmişler midir? Hayır. İşte, Türkiye’nin sorunu, buradadır.

Ermeni iddialarına konu teşkil eden olayların 100. yılına (2015 yılına) yaklaşılırken; bu konu, Türkiye’yi daha çok meşgul edecektir. Bugüne kadar, genellikle her yıl Nisan ayı yaklaşırken Türk Dış Politikasını meşgul eden ve gündemde ilk sıraya alan Ermeni iddiaları; öyle anlaşılıyor ki, 2015 yılına kadar ve 2015 yılını izleyen birkaç yıl içinde, sadece Nisan aylarında değil, bütün bir yıl Türkiye’nin gündemde yer alacaktır. Bu, Türkiye’nin Ermeni iddiaları ile ilgili girişimleri savuşturmak için daha çok çalışacağı, daha çok taviz vereceği ve Türkiye’nin hak ve menfaatlerini korumada diğer alanlara daha az zaman, ilgi ve kaynak tahsis etmek durumunda kalacağı anlamına gelmektedir. Üstelik iç politika ağırlıklı bir şekilde dış politika üzerinden yapılmaya başladığı için, konunun iç politikaya da hakim olması ve iktidar-muhalefet çekişmesinin bu konu üzerinden sürmesi de beklenmektedir.

Bugün ve görünür gelecek itibarıyla belirtilen yukarıdaki öngörü; Türkiye’yi ve/veya Türkiye’nin dahil olduğu bölgeyi kendilerinin çıkar alanı içinde gören üçüncü ülkeler Ermeni iddialarını öne çıkarmak suretiyle, Türkiye’den ekonomik, politik ve askeri açılardan bir takım tavizler elde etmeyi bir alışkanlık haline getirdikleri için, Ankara Yönetimi için son derece önemlidir. 2015 yılına doğru, bu alışkanlığın cazibesine kapılan ülkelerin sayısının artması ve bunların açık/örtülü bazı taleplerle Ankara Yönetiminin karşısına çıkmaları zayıf bir ihtimal olarak görülmemektedir.

 

III. Bu konuda, bize göre, takip edilmesi gereken strateji; daha önce de çeşitli kereler ifade edildiği üzere, Türkiye’nin Ermeni iddialarına sırtını dönmesi; Ermeni iddiaları konusunda üçüncü ülkelerin yaptıklarına ve aldıkları kararlara ilgisiz kalmasıdır. Ancak “sırtını dönmek”, “ilgisiz kalmak” ve “sükut etmek” ifadelerinin geçtiği bu strateji, hiç şüphesiz, susup beklemeyi ve işi oluruna bırakmayı öngörmemektedir. Oldukça geniş kapsamlı olarak düşünülen bu stratejinin, iki yönlü özel bir enformasyon yapılanması üzerine bina edilmesi; duygusallıktan uzak bir akılcılığı, sabrı, çok çalışmayı ve süreklilik arz edecek bir kararlılığı içermesi gerektiği değerlendirilmektedir.

Bu stratejinin;

– Türkiye’nin, her yıl yeniden gündeme geldiği için bir işe yaramadığı görülen ve kendisinin istismar edildiği anlamına gelen tavizleri vermesinden kurtulmasına,

– yıllardır “asılsız” diye nitelendirmesine rağmen, Ermeni iddiaları ile ilgili olarak gündeme gelen her gelişmeye angaje olmasının Türkiye için yol açtığı çelişkinin ortadan kalkmasına ve Türkiye’nin iddiaların “asılsız” olduğu tezine güç vereceğine,

– Türkiye’nin Ermeni iddiaları ile ilgili olarak gündeme gelen her gelişmeye doğrudan ayırmak durumunda kaldığı kaynaktan, zamandan ve enerjiden tasarruf edip, bunları dolaylı yollardan ve üçüncü aktörler üzerinden daha etkin olarak yine Ermeni iddiaları ile ilgili olarak kullanmasına,

– üstelik bu kullanımın, sadece Ermeni iddiaları ile ilgili sınırlı kalmayıp, daha geniş bir alanda Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edeceği değerlendirilmektedir.

Biz bir kere daha söylemiş olalım…

FRANSA’NIN TAVRI VE AZERBAYCAN

25 Ocak 2012

Prof.Dr.Osman Metin Öztürk’ün Yerelce’de yayınlanan diğer yazılarını okumak için tıklayınız ! 

%d bloggers like this: