« Seni tarihte aradım zulmün, kırbacın olduğu yerde, kavgadaydın ! »


Acaba diyorum, benim korkularım bu mu? Karanlığım bu mu?



Apophysis

« Abstrakt grafikal yapıtlarda insan aradığını ya da bulmak istediğini pekala bulabilir »

Dr.M.Halit Umar

« Düzenlerin temel kuralı neydi? İnanacaksın, tapacaksın, düşünmeyeceksin, kuşkulanmayacaksın, yalnız emirleri yerine getireceksin; tanrı adına yeryüzünde egemenliği elinde tutan buyurganların kurdukları düzeni, aklın süzgecinden geçirmeden benimseyeceksin. Kim ki bu düzeni değiştirmeye kalkar, yine tanrı adına katli vaciptir. »

Karanlıktan korkan çocuğu kolayca hoşgörebiliriz.

Yaşamdaki asıl trajedi, yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır.

PLATO

***

Karanlık

“ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler.”

Birdenbire kendimi ikindi güneşinin ışınları altında buldum. Gözlerimi ovuşturdum ışığa alışmaları için. Neden üşüyorum? Dün hücre tuvaletinin penceresinden, Edirneli çavuşun uzattığı, içinden çelik tellerle sarmalanan hortumdan akan suyla yıkanmıştım. Ondan mıydı üşümem? Uzun, uzun köpüklenerek olmayan günahlarımdan arınmaya çalışmıştım. Beton duvarların küf kokusu, bilmem kimlerin sidik kokusu üstüme sinmişti. Onlardan mı arınıyordum? Yoksa karanlık mıydı üstüme sinen? Ama karanlıkla dost olmuştum. Sevmiştim de. Çünkü orada kendimleydim, arta kalan zamanlarda…

Uzun bir yürüyüşten sonra kendi kendime işkence etmekten hastaneye gittim! Yara bere, çürük yok. Böbrek, ciğer, kalp tam zemberek. Dobra, dobra hayvanca bir içgüdüsel yaşam. Nerede aşk? Nerede kitap? Ya küçük çağlayanın sesi… Karanlık, çağlayanın coşan sesi mi oldu? İçimdeki volkana ne oldu?

Ahhh zavallılar! Sevincimi karanlığa gömdüklerini sandılar. Aslında orada bekliyordum. Tüm parçacıklarımı topladım. Uzun zamandır kendime işkence ediyordum. Hiç çürük raporu alamadım. İlanı aşk ettim küf kokusuyla. Akreple dost oldum, örümcekle arkadaş… Çakalı hiç sevmem. Onunla hiç sohbetim olmadı. Hiç samimi olmadım, olamadım. Yüreğimi ona hiç açmadım, açmam da… Hele, hayallerimden haberdar bile değil. Karanlık! Hep geceyi mi hatırlatır? Bahçenin az ilerisinde küçük bir dere akardı. Bahçedeki her gülün önünde durdum. Dertleştim. Suyun sesi beni mest etmişti. Sevgilimle el ele dolaştım o bahçede. Küçük bir gölet oluşturmuştuk yıllar önce. Küçük bir çağlayan da oluşmuştu kendiliğinden. Ne ses ama! Notaları hâlâ yazılamadı. Kulaklarım bu müziğe âşina. Hayalimdeki müzisyen, acaba bu seslere mi konçertosunu uyarladı? Yoksa karanlık içinde düşünerek mi notalarını oluşturdu? Benim gibi yaşadı mı? Peki, neden ben böyle bir senfoni veya konçerto hazırlayamadım? Sadece tüketici. Tanrısal bir paylaşım mı? Doğanın paylaştırdığı yetenekler zinciri mi? Hangi şekilde olursa olsun, sonuç hârika! Bana ihanet etti, sevgili sandığım kadın. Aşkı, sevişmek sanıyordu. Halbuki, kimler sevişmiyordu ki…

“Şu otlarda ne bulursun da onlarla sohbet edersin! Onları ciddiye alırsın.” derdi. Yine de bıkmadan anlatmaya çalışırdım. Boşuna. Karanlık, gece değildi içimde. Ayrı bir güzellikti. Soyutlama hiç değildi. Hayatın o yönüyle barışık olmaktı. O, tercihini soyut aydınlıktan yana yaptı. Oysa, gece hep karanlık olsaydı aya ne gerek vardı. Ay, gündüzün doğum sancılarıydı. İnsanları insan yapan içlerindeki yaşama sevinci olmalı, içlerindeki aydınlık olmalı. Başkaca bir şey değil. Söndürülemedi…

Mektuplarım hep aşk yazardı. Kötülüğü sevdim. Alay etmiyorum. Kötülük, benim bir parçam. Sadece bir kavram gibi görünüyor. Açın bakın, içinde herkes var. Görünendir, “zahiri” değil. Uzak yerlere aşk götüren mektuplarım olmadı. Hasretim belki de ondandır.

Aydınlıkta hücremi işgal ettiler. Kesici arıyorlardı. Dost ve arkadaşlarım ulaşılmaz yerlere kaçtılar(mı?). Saklandıkları yerlerden bana hep el sallıyorlardı. Rutubet, küf teneffüs ederek dolaştım. Anıdan yaşlı amca için kapı açıldı. Demek, zaman aşımından kurtulamadın. Bir mevsim yüzünden yararlanamadın. İçeri tekmelediler. Karanlığım gelince suya ekmek doğradım. Onun yerine yedim. Ağzı kilitlenmişti. Örümcek, vücudunda dolaştı ağlayarak. Sonra akrep… Gece sancılar çekerken kendine geldi amca. Sigara istedi. İzmarit yaktım verdim. Su. Gıda tamam! Kendine geldi. Artık volta atabilirsin dedim. O da doğrular gibi yellendi. Gece sancılar çekmeğe devam ediyor. Yine götürdüler zaman aşımsız arkadaşımı. Geri gelmedi bir daha. Çok sordum onu. Hep dayak. Bir gün biri bana onu “sivile” gönderdiler dediydi. Pek inanmamıştım. Doğru.

Küçük serçe, annemin hasta olduğunu söylemişti. Gül sevmeyen sevgilim balkonu saksılarla doldurmuştu. El bebek gül bebek diyormuş. Patik örüyormuş. Ev ansiklopedilerle dolu. Çağın gereği imiş. Yine elle yemek yiyormuş. Sigara yok. Kav kokusunu unutmamış dedi. Annem ilaç içemiyor. Bir sürahi su, üç tane hap. Onun için hep kenefte. Beni karşısında görünce yere döşeksiz yatak serdi. Kendine geldiğinde, babamla sohbeti bitirdik. İki gözü kör olmuştu. Biri katarakttı. İyi oldu. Vişne ağacına astığı ceketinin iç cebinden bir paket Captan çıkardı. Sigarayı hiç sevmezdi. Hatırına içtim. Bir pipo bir saatte bitmez. Derin derin havayı ciğerlerine çekti babam. “Her şey ne güzel kokuyor, Captan da güzel” dedi. Annem, oğlum deyip yine yatağa uzanıverdi. Akşam yemeğine korka korka gelenlerle birlikte sofradan çok kaşık sesi geliyordu. Ben otuz diyeyim, sen elli. Vişnenin altı geceleri serin olur, ceviz ağanın altı gibi. Tezek dumanı sivrisinekleri uzaklaştırmaya birebirdir. “Neden uçaklar havada iz yapar?” dedi babam ikimiz yalnız kalınca. Herkes gitmişti. “Herhalde dönüşte yolunu bulsun diye.” dedim. Güldü. Değişmişti. Saçlarımı okşadı. Nasırları yüreğimi sızlattı. Bahçesinde sulama yapıyordu. Uzaktan su sesi geliyordu. Gece sessizdi. İnsanca sevmeği öğretti bana. Sevdim de. Ama beni seven az. Aşkım hiçbir zaman, bir yılını doldurmadı. Aşk, aşk, aşk… Annemle o güzelim karanlıkta hiç konuşamadık. Kaymaklı kahvaltıda konuştuk. Annem tendir ekmeyi ile dülüm yapıp bana uzattı. Çok hoşuma gitti. Süte de bal karıştırmıştı. Böylesi güzel kahvaltıları ne çok özlemiştim. Sohbetler uzadı. Akşam gelenler başlarına bir şey gelmediğini görünce sabah da gelmeye başladılar. Kahvaltı, öğle yemeğine dönüştü, uzaması dolayısıyla. Her acıkan bir dülüm yaptı. Sonra çay ve sigara… Konuşmalar çok uzadı. Yine karanlık olmaya yüz tuttu. Babam namazda. “Gitmem gerekir.” dedim. Üzüldü. “Olur.” dedi. Elini yavaşça cebime koydu. Yüreğimi ısıttı. Birazcık da utandım. Saçlarımı okşayarak beni yanıtladı sanki. Anneme görünmedim. Yine ağlayacaktı. Evle, bahçeyle, dere suyuyla, evin önündeki, annemin bin bir emekle büyüttüğü çiçeklerle vedalaştım. Misafirlere el salladım. Vişnenin birkaç yaprağını cebime koydum. Karaağacın, armudun, elmanın, nanenin… Sessizce karanlığa karıştım. İğde dalları yüzümü okşuyordu. Kokusu halen burnumda. Bu ayrı bir sevdadır.

***

“Düzenlerin temel kuralı neydi? İnanacaksın, tapacaksın, düşünmeyeceksin, kuşkulanmayacaksın, yalnız emirleri yerine getireceksin; tanrı adına yeryüzünde egemenliği elinde tutan buyurganların kurdukları düzeni, aklın süzgecinden geçirmeden benimseyeceksin.” “Kim ki bu düzeni değiştirmeye kalkar, yine tanrı adına katli vaciptir.”

Yollar gitmekle bitmiyor. İğde kokusu hâlen burnumda. Annem iğde kokusunu, iğde kokusu da annemi bana hatırlatıyor. Bu duyguyu yok edemedim. Yıllarca uğraştım bunu üzerimden atamadım. Çok eskiden, çocukluk yıllarımda her taraf iğde ağaçları ile doluydu. İnsanlar, iğdelerini toplar, bayramlara saklarlardı. O güzelim bayramlarda kapıya gelen çocuklara verilirdi. Ondandır iğdeyi bu kadar sevmem. Küçük taneli, ekşimsi tadında, altın sarısı rengindeydi. Benim gibi herkes de seviyordu. Hatta bayramlarda büyüklerimizle sokaklarda karşılaştığımızda, onlara ikram ederdik. Onlar da mutluluk ve sevinçle alır, ağızlarında kemirirlerdi. Hoşlarına giden bu tadı bahçelerinde görmek için çekirdekleri yelek ceplerinde saklar, ya bahçeye, ya da bir boş yağ tenekesine ekerlerdi. Bol gübreyle besler, büyütmeğe çalışırlardı.

Hâlen tadı damağımda, kokusu burnumda. Acaba annem o yıllardaki beni nasıl hatırlıyor? Ya, iğde ağacımızın altındaki büyük salın üstünde, beni yıkayışını anımsıyor mu? Bu defa anneme soracağım… Özlem. Uzaklaştıkça sevdiklerimden, özlemim de artıyor. Artık katlanamıyorum. Bitmeli. Zaten başka yerlerde yaşamaya alışamadım. Kedi gibi yapışmışım büyüdüğüm sokaklarıma, mahallelerime, pınarlarıma… En çok da dostlarıma…

Saçlarım altın sarısıyken nedense kumrallaştı. Belki sodadandır. Yine de anlamış değilim. Kışları başka renk, yazları başka renk…

Sadece İsa çarmıha gerilmedi, ondan önce de, sonra da çarmıha gerilenler var. Beynimde sorguluyorum, yüreğimde… En çok da zamanımızda çarmıha gerilmiş insanlar var. Belki beynimde, ya da yüreğimde, ters lâlelerin çok olduğu yaylalarda, bir kızın çarmıha gerilmesi daha bir önemli. Daha çok ibret verici, daha çok sorumluluk…

“Seni tarihte aradım
Zulmün, kırbacın olduğu yerde, kavgadaydın
Spartaküs ve dostlarının arasında…”

Ya buna ne demeli! Nice karanlıklarla yoldaş olanlar vardır tarihte. O karanlık ki, herkes ürkerken, onlar içinde yaşadılar. Onlar, karanlığı güzelleştirdiler. Dostluğu… Sonunda uğruna öldüler. Ölümün en çok yenilik getirdiği, en çok işe yaradığı dönemlerdir. Yüzyıllarca yaşa, etrafından zerre kadar değişiklik yapma. Yapmak için de en ufak bir çaba harcama. Ondan sonra ben neden diğer insanlar gibi yaşayamıyorum de! Diğer taraftan, bugün yeni bir şey, yeni bir icat, yeni bir atılım yapamadım diye, söz verdiğimin gerisinde kaldım diye harakiri yapanlara ne diyeceğiz. Ölümün onuru!

Bazen annemden kendimi çok uzak hissediyorum, yanı başında olmama rağmen. İçimden onu görmek hiç gelmez. Bazen de o kadar çok göresim gelir ki, hemen ona koşma gereği duyarım. Şimdi, ondan çok uzağım. Aslında birkaç şehir ötede. O serbest, ben tutsak. Ama ben özgür, o esir. Kendimi her gün biraz daha sorgulayarak özgürleştiriyorum. Kırmızıyı, kırmızı olarak algılıyorum. Annem gibi elmanın renginden almıyorum kırmızılığı. Güneşin kızıllığı beni hiç kör olmakla tehdit etmiyor. Bakmasını biliyorum. Keşke anneme de bakmasını öğretebilseydim… Zor iş!

“Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim
Gerçi gece uzun
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak.” demiş şair. Bu korkuları yeneli çok oluyor. Dünya dönüyor. Bir nehirde iki kez yıkanmak olası mı?. İnsan en üstün canlı, düşünen, iş yapan, üreten… Ama çarmıha gerilen dünya güzeli kızı hâlâ kafamdan atamıyorum. Acaba diyorum, benim korkularım bu mu? Karanlığım bu mu?

Gürgin KAYAR

Nisan 2003

%d bloggers like this: