El diyarlarda bayram bir başkadır ; Merhaba dostlar, bayram ola…


Çözmesi zor bir bilmece :

Sadece rastlantılar mıdır insana dost kazandıran ve yosun tutan taşlar örneği dostlukları yaşatan?

Unutulmuş isimlerde
Bilinmez ki nasıl nerde
Şimdi yalnız resimlerde
Eski dostlar

Hayal meyal düşler gibi
Uçup giden kuşlar gibi
Yosun tutan taşlar gibi
Eski dostlar, eski dostlar

©M.Halit Umar 

Çoğu kez bir şiirin mısralarında veya bir şarkının güftesinde bulursunuz anlatmak isteyip de uç uca getiremediğiniz duyguları. Ve anılarınız o mısralarda, o seslerde canlanır sanki. İnsanı bir çağrışımlar seli sarar, bazen tatlı bazen acı.

Şu anda anılarım beni lisenin son sınıfını okuduğum Manisa’ya götürdü. Çallı’lı Ergun ile aynı sırayı paylaşmıştım. Burada oluşan dostluk altı yıl boyunca üniversite yaşamımızda da sürdü, pekişti. Sonra herkes bir yöne göçtü. Zaman zaman yine buluştuk, kucaklaştık. Sıcak dostluğumuz ve tazeliğini yitirmeyen nice anılar tekrar yaşandı böylece. Ne güzeldi o gençlik günlerimiz…

Tepeköy’de, pratisyen hekim olarak çalışmaya başladığımda, evime ve muayenehaneme, yaşamıma ilk kez giren telefon bağlanıyordu. Kolunu çevireceksiniz önce koca kara kutunun. İlkin postane, sonra istediğiniz numara “alo” diyecek. Telefon o günlerde oldukça lüks sayılan bir şey. İletişimi hızlı, ama mektubun yerini bence tutmuyor. Satırlarla, uzun ve kalıcı bir sohbet ayrı bir haz. İletişimin yazıdan çok sese dönüştüğü günümüzde, postacının yolunu gözlemek boşuna artık.

İşte o günlerde genç ve yağız bir delikanlı, Aslanlar’lı Öznur Kaya, hastalanan babasını kucakladığı gibi getirmiş. Şans yardım etti bana. Tekrar yaşama dönen hasta sevinçli. Bir eziklik içinde. Dâvet üzerine davet. İlle de köyüme geleceksin. Aslanlar köyü´nün yolu çamur, batak. Ancak ciple gidilebiliyor. Gönüllerini de hoş etmek istiyorum. Koyun sürüleri, tek kazanç kaynakları. Yolunuz düşmeye görün, sorgusuz sualsiz kuzu kesilir, mutlaka yemek yenilir. Kurtuluş yoktur bundan. Süt, yoğurt, ayran… gani. Kendi ürünleri. Öznur´un eşi yeni gelin. Ev ekmeğini de çok güzel yapıyor doğrusu. Son derece candan ve saf bir dostluk havası bürüyor çevreyi ne zaman varsam, kapılarını çalsam. Ama bu tür zahmetleri onlara vermemek için yolum oraya az düşsün istiyordum.

Yaklaşık sekiz ay kaldığım Tepeköy’den, yurtdışında uzmanlık eğitimi yapmak için ayrılmak üzereyim. Vedâlar peşpeşe. Bir Perşembe günü, pazar alış verişini yaptıktan sonra Öznur kapıma dayandı.

Hadi toktur bey, fotoğraf çektircez. Sen gitsen de hayalin kalcak bende. Gideceğin gurbet eldir, ya gelinir, ya gelinmez.

Yenileyin tıraşını olmuş Öznur, bıyıklar kaytan, giysiler pırıl pırıl. Davet o denli candan ki birlikte fotoğraf çektirmekten başka çâre yok. Duruyoruz fotoğrafçının karşısına.

“Kıpırdamayın! Çekiyorum.”

Kıpırdamamak ne mümkün! Bir sallantıdır başladı, gidip gidip geliyoruz. Deprem aralıklarla devam etti gün boyu.

Aradan yirmi yıl geçmiş. Öznur Kaya’nın evindeyim yine. Aynı odada aynı yer sofrası kuruldu. Sinide köy ekmeği, yoğurt ve Tanrı ne verdiyse… Solumdaki büfenin üzerinde yenilerin modası televizyon. Önünde biraz eskimiş bir fotoğraf. İki genç insan, sanki depremi ölümsüzleştirmişler bunda.

Sadece rastlantılar mıdır insana dost kazandıran ve yosun tutan taşlar örneği dostlukları yaşatan? Özgün, karşılık beklemeksizin verici olabilen bir dostluk… Cevabını bir bilebilseydim… Çözmesi zor bir bilmece.

Yıllar sonra yurda dönüp bir laboratuvar açmıştım. Yayla Köyü´nden Mehmet amcanın torunu Osman, bir gün babasıyla geldi. Ellerinde röntgen filimleri ve bazı raporlar… “Aman doktor bey, ocağına düştüm. Kanser var, dediler. Ya ameliyat, ya acı bir son şu genç yaşımda. Sen bilirsin gayri.”

Karataş Hastanesi´nde ameliyatını yaptırdık Osman´ın. Üstelik bir de hastalığının kanser olmadığı müjdesini aldı ya benden, tutmayın onu gayri. Bir sevinçli bir mutlu. Bir ay sonra taş gibi sapa sağlam geldi, el öptü. “İlle geleceksin köyüme, evime. Mehmet dedeme gelirdin bir zamanlar. Şimdi benim de ekmeğimi ye bi yol. Fakiriz ama gönlümüz zengindir.”

Çekinerek de olsa gittim bir gün. “Hoş geldin, gözlerimizi yolda kodun.” Sofra kuruldu yere. Sini doldu taştı. Ocağa odunlar atıldı geç saatlere dek. Ekim ayının serinliği bu gönül dostluğundaki içtenlik ve sıcaklıkla ılıdı. Osman ne zaman yolu düşse kavun karpuz getirir, kapıya bırakır. Bir utangaç, bir çekingen. Kapıyı bazen çalar. Çoğu kez de çalmadan döner. Anlarım, bilirim, beni kimin gelip aradığını. İçten gelen bir sevgisiyle “merhaba” demek istemiş kendine özgü…

Benzeri olaylar nedense unutulamıyor. Söz sofradan ve dostluktan açıldığında bu davranış biçiminin biraz da Türklere has olabileceğini düşünüyorum. Töreler böyle bizde. Buyur demek, ekmeğini paylaşmak, atayı dostu aramak, hatır sormak, el öpmek, bayramları kutlamak geleneksel bir yaşam tarzı pek çoğumuz için. Öyle de, el diyarında bu iş nasıl olur? Günümüzün değişen koşulları törelerimizi olduğu kadar bizleri de bir boyutta zorlamıyor mu?

Sılada bir Ramazan’ı daha geride bırakmışız; bayram kutlanıyor. İzin alabilenlerimiz kendilerine göre bir kutlama çabasındalar. Bugün ben de izin verdim kendime. ´Mâdemki işe gitmek yok ve bana gelen bir dost yok, ben de Hasip arkadaşımın kapısını çalayım bari´ dedim. Bayramlaştık, oturduk uzun uzun konuştuk, dertleştik. Haydi ben gidiyorum artık, dedim. ´Yok gidemezsin´ dediler. Nohutlu tarhana çorbası kondu masaya. Bu arada Seyhan bir müzik kasetini de yerleştirdi cihaza. Sohbet güzel, yemek de lezzetliydi. Ama şu müzik neden eşeliyordu şimdi küllenen bazı duygularımızı?

“Kul olayım kalem tutan ellere

Kâtip ahvâlimi Şah’a böyle yaz

Şekerler ezeyim şirin dillere

Kâtip ahvâlimi Şah’a böyle yaz…”

İster istemez zaman durdu bir an. Geriye döndürdü yönünü. El diyarlarda bayram bir başka oluyor işte; bunun burukluğunu yaşayanlar bilir. Bayram sevinci, bir dost selâmı ile bütünleşince gerçek anlamını kazanır. Nedense yenilerde içinden kutlu bayramlar çıkan o mektuplar pek yazılmıyor artık. Şimdi telefonun düğmelerine dokunduğunda bir dostu buluvermek daha kolay, an meselesi. Yeterki bir merhabayla bayramı kutlamak istesin insan.

Abdal’ın mısraları kulaklarımda ve dilimde, benliğimi saran anlatılması zor bir hüzün içinde eve döndüm. ´Aslanlar köyünden Öznur Kaya telefon etti, bayramını kutladı.´ dediler. Ve bu gün gelen postada Ergun Çallı’dan bir mektup çıktı. Biliyorum ki Osman, Yayla Köyü´nde, tepeden aşağılara, o masmavi denizin sonsuzluklarına doğru baktı bir yol. Gözleri ufku delip geçti. Suskun duyguları bana kadar ulaştı, “Merhaba” dedi.

Bayram var, şen ola, kutlu ola. Gönüller sizlerle, sımsıcak bir selâm ve bir merhaba. Merhaba dostlar, bayram ola.

Rotterdam, 21 Şubat 1996

 

Dr.M.Halit Umar’ın Yerelce’de yayınlanan diğer yazılarını okumak için !

 

 

%d bloggers like this: