Sürgünde bir bayram daha : Bizim İçin Önemli Olan !


« Bazı bireylerin değil tüm sürgün arkadaşlarımızın, hiçbir istisnası olmaksızın, onurlu bir biçimde dönmelerini sağlayacak gerçekten demokratik bir düzenin Türkiye’de egemen olmasıdır… »

 

Yeni Aktüel Dergisi 250. sayısında Özgül Apaçe’nin beş siyasal sürgün, Yasar Kaya, Evin Çiçek, A. Kadir Konuk, Doğan Özgüden ve Muzaffer Oruçoğlu ile yaptığı bir röportajı yayınladı. Röportaj metinleri dergide büyük ölçüde kısaltılarak yayınlanmış olduğundan, Özgüden’in mesajının tam anlaşılabilmesi için, kendisiyle yapılan söyleşinin tam metnini okurlarımıza sunuyoruz:

 

***

 

“Türk Devleti Belçika’daki diplomatik misyonlarıyla, ajanlarıyla, aşırı sağcı dernekleriyle, daha da acısı devlet terörünün hizmetindeki gazetecileriyle hem şahıslarımıza, hem de yönettiğimiz kurumlara karşı her türlü provokasyonu sürdürdü, bizzat büyükelçi sonu linç tehdidine kadar giden kışkırtmalarda bulundu. Bizim için önemli olan, devletin ülkemizin insanlarını Türk’ü, Kürd’ü, Ermeni’si, Asuri’si, Grek’iyle sürgüne, tehcire zorlayan tüm uygulamalardan dolayı özür dilemesi, bazı bireylerin değil tüm sürgün arkadaşlarımızın, hiçbir istisnası olmaksızın, onurlu bir biçimde dönmelerini sağlayacak gerçekten demokratik bir düzenin Türkiye’de egemen olmasıdır.”

 

Türkiye’den gitmeye ne zaman ve nasıl karar verdiniz? Bu kararı verirken sizi en çok zorlayan neydi?

 

Ben ve eşim İnci Tuğsavul, sosyalist Ant Dergisi’nin ve Ant Yayınları‘nın yöneticileriydik. 12 Mart 1971 Darbesi’nden önce yazdığımız ve yayınladığımız yazı ve kitaplardan dolayı komünizm propagandası, Kürtçülük propagandası, sınıfları kin ve düşmanlığa teşvik, cumhurbaşkanına, başbakana, orduya ve polise hakaret iddiasıyla hakkımızda açılan davalarda 200 yılı aşkın hapis cezası isteniyordu. Özellikle de, 15-16 Haziran işçi direnişinden sonraki sıkıyönetim döneminde ordunun OYAK aracılığıyla kapitalistleştiğini, bu nedenle askeri mahkemelerin sendika liderlerini ve işçileri yargılayamayacağını yazdığım için 1. Ordu Komutanlığı’nda sorguya çekilirken tehdit edilmiştim. 12 Mart Darbesi’nden sonra sıkıyönetim Ant’ı kapatıp bizi teslim olmaya çağırınca yazı kurulumuzun gizli bir toplantısında, yakalanırsak kim vurduya gitmemiz yerine yurt dışına çıkarak Avrupa’da tanıdığımız çok sayıda gazeteci, siyaset adamı, göçmen kuruluşlarıyla temas kurup cunta yönetimine karşı kamuoyu oluşturulmasına katkıda bulunmamıza karar verildi. Kişisel bir tercihten çok, yürüttüğümüz kavganın bir başka boyutuydu.

 

Türkiye’den kaçışınız nasıl oldu? İltica başvurunuzun kabul edilmemesi gibi bir endişeniz oldu mu hiç? Hayatınızın belki de en zor günleri diyebilir miyiz o günler için?

 

Amacımız iltica etmek değil, üstümüze düşen görevleri yerine getirdikten sonra tekrar Türkiye’ye dönmekti. Daha önce gerekirse Türkiye’yi terketmeyi hiç düşünmediğimiz için pasaportumuz yoktu, aranan kişiler olarak pasaport çıkartmamız mümkün değildi. İnci’nin anne ve babasının süresi dolmamış bir aile pasaportu vardı. Onun resimlerini değiştirerek Türkiye’den başka isimler altında çıkabildik. Türkiye’deki kavgamızı ve kaçış koşullarımızı Türkiye’de yayınlanan “Vatansız” Gazeteci kitabında ayrıntılı olarak anlattım.İlk durağımız Almanya’ydı. Daha sonra bu sahte pasaportla Avrupa’nın tüm önemli merkezlerini dolaşıp ilişkiler kurarak Cunta yönetimini uluslararası planda tecrit etmek için yoğun bir bilgilendirme kampanyası yürüttük, Avrupa’da bulunan diğer Cunta karşıtı arkadadaşlarla birlikte Türkiye Direniş Hareketi’ni oluşturduk. Tüm bu çalışmaları yürütürken herhangi bir ülkeden siyasal iltica istemeyi düşünmedik. 1972 sonlarında Türkiye’deki işkenceleri ve tüm insan hakları ihlallerini belgeleyen Türkiye Dosyası adlı İngilizce bir kitap yayınladık. Bunun üzerine Cunta yönetiminin Avrupa Konseyi’nden atılması gündeme geldi, Türk Hükümeti küplere binmişti. Türkiye delegasyonunun başı Turhan Feyzoğlu kitabın Avrupa’ya kaçan komünistler ve anarşistler tarafından hazırlandığını ileri sürerek Konsey kürsüsünden bizim gerçek isimlerimizi deşifre etti. Bunun üzerine, daha ilerideki yıllarda Avrupa Parlamentosu başkanlığı yapacak olan Piet Dankert, “Türkiye’de başınız dertte, bu provokasyondan sonra Avrupa polisiyle de başınız derde girebilir, en iyisi legalize olun,” dedi. 1973 başında Hollanda’dan siyasal iltica istedik. Zaten Türkiye’deki basın davalarımıza ilişkin hayli kalın bir dosya vardı. Üstelik Piet Dankert ile Amnesty International Sekreteri Thomas Hammarberg, ki halen Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’dir, bizim Türkiye’nin demokratikleşmesi için mücadele veren gazeteciler olduğumuz şeklinde tanıklık yaptılar. Çok kısa zamanda Birleşmiş Milletler mültecisi statüsü tanındı. Sürgünün ilk iki yılı, kaçak yaşadığımız, hiçbir yasal, sosyal ve ekonomik güvencemiz olmadığı için gerçekten hayatımızîn en zor günleriydi. Ama orada da bitmedi. Daha sonra Avrupa’nın başkentidir diye Brüksel’e yerleşip orada İnfo-Türk yayınlarını başlattığımızda, BM mültecisi olduğumuz halde Türkiye Büyükelçiliği’nin baskıları yüzünden Belçika Devleti bize yıllarca oturma ve çalışma izni vermeyi reddetti, Hollanda’da legal, Belçika’da illegal ikili bir yaşam sürdürmek zorunda kaldık. Sürgün yıllarıyla ilgili ayrıntılar “Vatansız” Gazeteci’nin sonbaharda yayınlanacak ikinci cildinde ayrıntılı olarak yer alıyor.

 

Eğer kaçmasaydınız nasıl bir hayatınız olurdu?

 

Sıkıyönetim tarafından sürekli arandığımız ve hattâ sınır kapıları dahil her tarafa asılan “Arananlar” listesinde yeraldığımız için akıbetimiz ne olurdu, yakalansaydık ne tür bir işleme tabi tutulurduk, hayatta kalabilir miydik, bilemeyiz. Bir kazaya uğramamışsak, sıkıyönetim uygulaması bitip de af çıktıktan sonra herhalde Ant’ın yayınını yeniden başlatır, mümkün değilse yeni bir yayınevi kurar ya da 1964-66 yıllarındaki Akşam gibi bir günlük sol gazete çıkartma girişiminde bulunurduk.

 

Kaç yıldır Türkiye’ye gelemiyorsunuz? Bu size ne hissettiriyor ve ne düşündürüyor?

 

Türkiye’den 11 Mayıs 1971’de ayrılmıştık. Kırk yılı aştı. Sürgünün bizde yarattığı özel bir duygusallık yok. Avrupa’ya 40 yıl önce ayak bastığımızdan beri ağırlıklı olarak zaten Türkiye’yi yaşıyoruz, Türk’üyle, Kürd’üyle, Ermeni’siyle, Asuri’siyle, Grek’iyle Avrupa’daki büyük bir Türkiyeli diyasporanın içindeyiz. Medyasıyla, sosyal yapılanmasıyla, sık sık Türkiye’ye gidip gelenleriyle Türkiye mikrokosmos’undayız. Brüksel ya da Amsterdam’da yaşamanın bir bakıma İstanbul ya da İzmir’de yaşamaktan pek farkı yok.

 

Türkiye’ye dönmek istiyor musunuz?

 

Her siyasal sürgün bunu düşler… Bu nedenledir ki 1978’de Af Yasası’ndan yararlanarak kesin dönüş için zemin yoklamak üzere kısa sürelerle iki kez Türkiye’ye gidip geldik. Siyasi mülteci statüsünden çıkmış, Türk pasaportu almıştık. 1979’da Belçika’daki sorumluluklarımızı başka arkadaşlara devredip kesin dönmeye hazırlanıyorduk ki, yine ordunun baskısı buna engel oldu. Avrupa’da yazıp ya da çevirip İnfo-Türk’te yayınladığımız bazı kitaplar Türkiye’de de basılmaya başlamıştı. Bunlardan biri de, Ordu ve Savaş üzerine antimilitarist bir kitaptı. İstanbul Donanma Askeri Savcılığı’nın kitap hakkında soruşturma açtığı ve beni sorguya çağırdığı bildirilerek bir süre daha beklemem istendi. Beklerken de 12 Eylül Darbesi oldu. Kısa bir süre sonra da Behice Boran, Yılmaz Güney, Şanar Yurdatapan gibi rejim karşıtlarıyla birlikte Türk vatandaşlığından atıldık, dönüş yolumuz tamamen kapatıldı. Öyle ki, 1983’te verilen vatandaşlıktan atma kararı, 1987’de Başbakan Turgut Özal’a Brüksel’deki bir basın toplantısında insan haklarıyla ilgili soru sormamız üzerine ikinci defa tebliğ edilerek “vatansız”lığımız pekiştirildi.

 

Bir siyasi sürgün olarak Avrupa’da yaşamaya alışmak zor oldu mu? Siyasi Sürgün olarak yurt dışında yaşamanın zorlukları neler?Şu an nerede kimlerle nasıl yaşıyorsunuz ve ne iş yapıyorsunuz?

 

Eğer sürgüne düşer düşmez inançlarınıza uygun bir faaliyete girmemişseniz, bu zorunlu gurbeti yeni bir meslek edinmek ya da mevcut mesleğinizde ilerlemek için değerlendirmemişseniz, hele de bulunduğunuz ülkenin yaşamına uyum sağlamaya çabalamamışsanız tabii ki zor. Ama bizim böyle bir zorluğumuz olmadı. İlk üç yıl demokratik direniş tüm zamanımızı aldı. 37 yıldan beri de hem Türkiye üzerine çeşitli dillerde dünya medyasına ve kamuoyuna sürekli bilgi veren İnfo-Türk’ü (http://www.info-turk.be), hem de 50’dan fazla farklı kökenden sürgün ve göçmenlere ve onların çocuklarına eğitim ve kültürel hizmet veren Güneş Atölyeleri’ni (http://www.ateliersdusoleil.be) yönetiyoruz. Dünyanın dört köşesinden gelmiş siyasal sürgünlerle ve ekonomik göçmenlerle aynı yazgıyı paylaşıyor, hem Avrupa’da artan ırkçılığa, hem de geldiğimiz ülkelerdeki baskıcı uygulamalara karşı ortak kavga veriyoruz. Önemli olan ezilmeden, yaşadığın ülkenin dilini de kullanarak, onların değerlerine de saygı duyarak, hele de onların asırlardır zorlu kavgalarla kazandıkları özgürlük ve hakların savunulmasına fiilen katılarak insan onuruyla yaşamak…

 

Diğer siyasi sürgünlerle görüşme konuşma dost olma fırsatı bulabildiniz mi?

 

Kırk yıldır hayatımız hep siyasal sürgünlerle beraber. Birlikte mücadele verdik, örgüt kurduk, yürüyüşlere katıldık, acılarımızı ve sevinçlerimizi paylaştık. Örneğin Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran’ın 12 Eylül sonrasında Bulgaristan’dan Belçika’ya gelerek siyasal yaşamını Avrupa’da sürdürmesini biz organize ettik, aylarca misafirimiz oldu evimizde.

 

Kemal Burkay’ın yıllar sonra Türkiye’ye dönmesi ile ilgili neler düşündünüz neler hissettiniz?

 

Burkay’ı 1. TİP dönemindeki kavga yıllarından tanıyorum. Sürgündeyken hiç karşılaşmadık, ama haberleştik. Hattâ benim için dostça bir yazı da yazmıştı. Her sürgünün kişisel tercihine saygım vardır. İktidarların sürgündeki bazı seçkin isimleri kendi politikalarını meşru kılmak için ön plana çıkartarak kullanmaları ise beni hep rahatsız etmiştir. Sevdiğim bir dost olan Burkay’ın bu tuzağa düşmemesini diliyorum.

 

Şu an dönememenizin önündeki engel ne? Hakkınızda hala geçerliliği süren bir ceza var mı? Şu yapılırsa dönerim diyebileceğiniz bir ya da birden fazla şey var mı?

 

Hakkımızdaki onlarca davanın akıbeti ne oldu, bilmiyoruz. Bir süre önce Türkiye’de Yazın Dergisi’nde 12 Mart üzerine yazdığım bir yazıdan dolayı dava açılmış, duruşma hakimi Türkiye’ye döner dönmez derdest edilmem için sınır kapılarına talimat vermişti. Türk Hükümeti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığımız bir davada savunma olarak bizi komünistlik, teröristlik v.s. ile suçlayan bir savunma göndererek bu nedenlerle vatandaşlıktan atılmayı hakettiğimizi bildirmişti. Vatandaşlık kaybettirme yasası iptal edildikten sonra dışişleri bakanları, Hikmet Çetin, Mümtaz Soysal ve İsmail Cem’e defalarca yazı yazarak bu iddiaların hâlâ geçerli olup olmadığını sordum, hiçbirisinden herhangi bir yanıt gelmedi. Aksine, Türk Devleti Belçika’daki diplomatik misyonlarıyla, ajanlarıyla, aşırı sağcı dernekleriyle, daha da acısı devlet terörünün hizmetindeki gazetecileriyle hem şahıslarımıza, hem de yönettiğimiz kurumlara karşı her türlü provokasyonu sürdürdü, bizzat büyükelçi sonu linç tehdidine kadar giden kışkırtmalarda bulundu. Bizim için önemli olan, devletin ülkemizin insanlarını Türk’ü, Kürd’ü, Ermeni’si, Asuri’si, Grek’iyle sürgüne, tehcire zorlayan tüm uygulamalardan dolayı özür dilemesi, bazı bireylerin değil tüm sürgün arkadaşlarımızın, hiçbir istisnası olmaksızın, onurlu bir biçimde dönmelerini sağlayacak gerçekten demokratik bir düzenin Türkiye’de egemen olmasıdır.

 

Türkiye’ye döndüğünüz ilk gün neler yapmak, nerelere gitmek, kimleri görmek isterseniz? Kısacası en çok neyi özlediniz?

 

Ne Boğaz, ne Adalar… Akşam’ıyla, Ant’ıyla, sendikasıyla ve partisiyle gençlik yıllarımızın onurlu kavgalarını verdiğimiz Bâbıâli’ye gidip o nefis mürekkep kokusunu içimize çekmek, dizen, basan, ciltleyen dağıtan dostlarımızı görmek isterdik.

 

Bilmem, hâlâ kaçı hayatta, hele hele Bâbıâli hâlâ var mı?

 

Kaynak :

 

http://www.info-turk.be

 

INFO-TURK

53, rue de Pavie

1000 BRUXELLES

 

Tel: (32-2) 215 35 76

Fax: (32-2) 215 58 60

%d bloggers like this: