“Ne seninle ne de sensiz.”


ALLAH’IN KEPÇESİ… Otobiyografik Yazı

 

©Bircan ÜNVER

 

Birşeyi, koşulları, hayatı ya da kaderi olduğu gibi benimsemeyip, sürekli bir arayış ve değiştirme çabası içinde olanlara ithaf olunur.

 

İlk yurtdışına çıkış çabalarım Fransa’ya ve 1979 yılında yirmi yaşındadır. Kendi çalıştıklarımdan biriktirdiklerimle, bir gençlik  –çilek toplama– kampına katılma girişimi-başvurum sonucu rezervasyonumu yaptırmış, uçak biletini ve vizemi almıştım. Ancak, geleneksel aile değerleri ve ön yargıları çerçevesinde engellenmiştim. Üstelik, binbir güçlükle biriktirerek almış olduğum uçak biletim de yırtılmıştı. Sonuçta, gidemedim. 

 

Aradan tam 32 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu engellenmeye, halen içimde tepki duyarım. Hic hazmedememiş olduğum bir durumdur. O engellenmenin sonucu ise 1979 yılı yerine çok kısa bir seyahati Fransa’ya, ancak 2000 yılında yapabilmiştim.

 

O dönem, Türkiye ve Türkçe’deki Fransız edebiyatının da bir etkisiyle, en çok Fransa’yı ve özellikle de orada müzeleri görmek istiyordum. Ancak, dil konusunda ortaokulda Fransızca ile başlamış olmama rağmen, iki hafta sonra İngilizce’ye değiştirmiştim.

 

Bunun sonucu olarak da İngilizce öğrenmek için on yıllık bir süreçteki düşünsel araştırmalar kadar temel ekonomik koşulları da temin ederek, İngiltere’ye bir haftalık kısa bir süre için, ilk yurt dışına bir başka ülkeye ilk adım atışım ise Haziran 1989 yılı idi.

 

İlk Fransa hezimetinden sonra, çok daha dikkatli ve temkinli davranarak on yıla yayılan bir süreçte, bu kez İngiltere’ye dil öğrenme, kendini geliştirme ve dünya müzelerini ve sanat eserlerinin slaytlardan değil orijinallarını görme isteği ve televizyon yapımcılığını öğrenme arayış ve düşleriyle geçti.

 

Zira bu kez hedeflerim çok daha net ve iyi tanımlanmıştı. Çünki, aradan geçen on yılda mesleki yaşamımda önemli değişiklikler olmuştu. Çalıştığım banka kapanmış ve zaten kaydımı dondurmuş olduğum akademide de, öğrenime başlamam için bir olanak doğmuştu. Bu sürecin sonunda üniversiteden mezun olmuş ve üniversite yıllarına da serbest sanat muhabirliğini dahil etmiştim.

 

Aradan tam on yıl sonra bu kez İngiltere teşebbüsü de, geride tüm gemileri de yakmış olmama rağmen, o da başka bir boyutta ciddi bir hayal kırıklığına dönüşerek, bir hafta sonra İstanbul’a geri dönmüştüm.

 

Yine de o kısa sürelik İngiltere seyahatinden hiç unutmadığım Victoria Albert Müzesi idi. Ve bir de parklarda sere-serpe bikini ve mayolarla, üstelik tek başına son derece rahat ve huzur içinde ve kitaplarını okuyarak, müziklerini dinleyerek güneşlenen her yaştan bayanlar..

 

Yıl 1989′du.. Dünyanın en etkin metropol şehirlerinden ikisi olan İstanbul ve Londra’yı sadece parklarına bakarak karşılaştırmadan düşünmek adeta imkansızdı… Ve o zamanın İstanbul’un merkezindeki Taksim parkında dahi, parktan geçenlerden ve resmilerden rahatsız edilmeden, özellikle genç kızlar-kadınlar açısından öylesi bir özgürlüğü öngörmek mümkün değildi!

 

* * * * *

 

Belki taa onbeş yaşından itibaren başlayan düşlerin sonucu ve çok boyutlu aile, ekonomik, gelenek, kültürel, sosyal ve psikolojik mücadelelerden sonra; özellikle İngiltere’ye o dönem girişte (18 Haziran 1989); uçaktaki tüm Türklere uygulanan ikinci sınıf vatandaş muamelesi ve herkese potansiyel terörist gibi davranmış olmaları sonucu, onca yıl düşlemiş olduğum ülkenin İngiltere olamayacağını düşünmüştüm. Birden bire on yılı kapsayan bütün büyü bozulmuştu.

 

Çünkü onca yıl düşündüğüm, düşlediğim ve gitmek istediğim bir ülkenin girişinde karşılaştığım sorunlar, ciddi bir hayal kırıklığı olmuş ve sanki herşey birden anlamını, idealini ve hedefini yitirmişti.  Ancak bu hüsran, yurtdışına gitme düşünce ve arayışlarımdan vazgeçirtecek boyutta da değildi. Zira sınırdaki sorgulamalarda, İngiltere’de bir okula kayıt için bir hafta süre verilmiş olmasına rağmen, uçak içinde 3-4 saat; sorgulama için de 10-12 saat bekletilmiş olmanın olumsuz etkisiyle, o kayıtı hiç yaptırmadım. O an zaten geri dönmeye karar vermiştim.

 

İstanbul’a o yaz geri döner dönmez de, bir sonraki adımı belirleme ve onun üzerine çalışmaya yoğunlaşmıştım.

 

O on yıllık idealin uğramış olduğu büyük hüsran sonucu, birinci derecede aile bağları ve resmi dokümanlar için gerekli bağlantılar-görüşmeler ve Amerika’ya gitmem konusunda, ablasının Los Angeles’ta (L.A.) yaşaması nedeniyle, L.A.ya gidebileceğim konusunda beni teşvik eden ve yönlendiren bir arkadaş dışında;  neredeyse o 1989 yazı İstanbul’da, mesleki çevreyle yeniden iletişim kurmaktan da özellikle kaçınmış ve kabuğuma çekilmiştim.

 

O dönem bir dost demişti ki, “belki böylesi daha hayırlı oldu. Amerika senin arayışların için daha doğru bir yer olabilir!” Bir de o dönemlerde en çok sevdiğim Marx’ın bir sözü vardı. Yurtdışına gidiş çabalarında kendime güvenim dışında, o söze felsefi ve psikolojik olarak da çok güveniyordum: “Her şey öyle olması gerektiği içindi.”

 

Ve böylece bir belirsizlikten diğerine yeni bir süreç başlamıştı..

 

* * * * *

Yıllar sonra,  Dr. A.P.J. Abdul Kamal’ın bir kitabında yanılmıyorsam Halil Cibran’dan bir alıntısını okumuştum. “Sanıyoruz ki biz, bir ülkeye gitmeye gitmeye karar verdik. Aslında, bizi o yerin, ülkenin çağırmasıdır bizi oraya götüren şey.” Birebir olmasa da anafikir olarak bu düşünceyi ifade ediyordu.

 

Yukarıdaki uzun girişten ve de alıntıdan yola çıkarak, ilk L.A’a Eylül 1989′da adım atmamda, belki beni çağırmış olan ülkenin Amerika oldugu, İngiltere değil, sonucunu çıkartıyorum… Ve belki de aynı nedenle, o on yıllık büyük İngiltere hüsranını yaşamanın sonucu, bu ülkeye ilk adımı atmıştım.

 

Ve İngiltere’de “ikinci sınıf vatandaş muamelesiyle” uçak içinde 3-4 saat ve sorgulamalar için de 10-12 saat bekletmemiş olsalardı, orada bir dil okuluna kayıt yaptıracaktım! Ve muhtemelen ondan sonraki hayatım bugünkünden çok farklı seyredecekti!

 

Bu noktada, İngiltere yerine Amerika’nın devreye girmesiydi belki de “kader”…

 

İngiltere’den sonra hayatımın ikinci uçak yolculuğu olmasına rağmen, o dönem en uzun tek başına ilk uçak yolculuğum da L.A. idi. Özellikle transferlerle onaltı saatlik bir yolculuk. Bir anlama da çok şanslıydım. İstanbul’dan Los Angeles’a üçlü bir koltukta tek başına oturmuştum. Ve o onaltı saat içinde, sürekli önümde uzanan belirsizliği öngörmeye ve çok da geçmişi düşünmemeye-takılmamaya çalıştığımı bugün hala çok net hatırlıyorum.  O anki çok sınırlı mevcut finansal olanaklarımla, ne kadar yaşabileceğimin hiçbir şeyi bilmeden, öngöremeden hesaplamasını yapmaya çalışıyordum. Ve en az altı ay kalabilmeyi ümit ediyordum ve bir yıl ise ideal olacaktı!

 

Ama bunun nasıl olabileceğini ise hiç öngöremiyordum..

 

Ve İngiltere’yle hiç kıyaslanmayacak bir şekilde, pürüzsüz ve sorunsuz olarak ve cok şansli olarak Amerika’ya girişte, altı aylık kalış süresi verilmişti…

 

İşte, Allah’ın o büyük kepçesi İngiltere yerine beni Amerika’ya, Los Angeles’a İstanbul’dan alıp koca şehrin ortasına bırakmıştı..

 

* * * * *

Ve İstanbul’da kültür-sanat ve yazı ortamında yaşamaya alışmış ve L.A.de üç ay sonrasını dahi bilemeyen-göremeyen biri için, orada arabasız bir yerden bir yere gitmek bütün günü ve saatleri aldığı için, New York’u görme isteği ve bu yönde arayışlarım da, her haftasonu müzeye gitmelerim sonucu ve yollarda geçen saatlerin de çok uzun olmasına paralel güçlenmişti..

 

Ve bu kez, beni “çağıran şehir”, Dr. Kalam yada Halil Cibran’a göre New York’tu..

 

New York sokaklarını, beşinci caddeyi adımlarımla ilk arşınladığım ay ise karlı bir Şubat ayında 1990 yılındaydı.. Kar ve soğuğa rağmen, o büyülü bağ New York ile kurulmuştu.. Büyüdüğüm, yaşadığım ve kendi ülkemin sokaklarından sanki çok daha bildik, huzurlu ve güven içinde ve sanki bu şehirde doğmuşçasına ve hiç bir yabancılık – güçlük çekmeden. o çok kısa iki-üç günü geçirip Los Angeles’a geri dönmüştüm..

 

Döner dönmez de bu kez New York’a taşınma arayışlarım başlamıştı..

 

Belki New York’la (N.Y.) aşkım, o karlı Şubat gününde Chelsa’dan 23.ncü sokaktan çıkıp beşinci caddeden 80.nci sokağa ve Metropolitan Müzesi’ne kadar yürüyerek gidiş-dönüşüm ile müze içinde kapanana kadar geçirdiğim zaman ve takiben de kaldığım otelin bitişiğindeki sinemada bir filmi görmemle başladı..

 

* * * * *

 

O yaz, L.A. den N.Y’a geldim ve adeta bir İstanbul-New York köprüsü dört hafta içinde kuruldu.. Evet, bir yıla yaklaşıyordu Amerika’ya ilk adım atışım. Yasal kalış sürem de, Los Angeles’ta iyi bir avukatın öncülüğünde ve “serbest gazetecilik” statümle, “duration of stay”e uzatılmıştı.. Bunun anlamı şuydu: Amerika’dan çıkış yapmadığım sürece, bu statüyle, kalabileceğim kadar kalabilirdim!

 

Ancak, geride annem ve babamın sorumluluğunu üstlendiği 1990 yılında 9 yasında olan oğlum Barış vardı.. Ayrıca, hedefim öğrenebileceğim-edinebileceğimin maksimum birikimi edinmek ve İstanbul’a dönerek, mesleğime daha iyi koşullarda devam etmekti…

 

L.A. macerası çok verimli olarak Eylül 1990′da Allahın Kepçesi’nin, bu kez beni New York’a getirip bırakmasıyla bitti.

 

* * * * *

 

Los Angeles’ta o dönem bir sömester 35 ile 50 dolar arasında olan “community college”lerde, dördüncü düzey dahil “English Second Language” kurslarını tamamlamıştım.

 

Bununla birlikte, henüz daha ikinci haftada, dilin yetersizliği nedeniyle güç bela ikna ederek daktilo kurslarına ve ikinci ayda da bilgisayar kurslarına başlamıştım.

 

L.A’in yada daha genel kapsamda Kaliforniya’nın sunmuş olduğu eğitim olanaklarında, Amerika’nın bir cenneti olduğunu ise ancak N.Y’a yerleştikten bir süre sonra farkettim. Bunu daha önce kavramamış ve anlamamıştım. Zira Türkiye’de yetişmiş biri olarak, özellikle de eğitim sisteminin merkezi sisteme bağlı olması nedeniyle, kolejler-üniversiteler arasında bölgesel düzeydeki farklı uygulamaları, sürelerin farklılığından ücret politikalarına hiç bilmiyordum. Bu anlamda, ilk olarak L.A’a gitmiş olmakla da çok şanslıydım. Zira N.Y.’ta tüm kursların/derslerin adeta hap kadar küçültülerek, daha kısa süreliğine ve daha pahalı olduğunu öğrenmem çok süre almadı.

 

L.A’dan N.Y’a taşınmamın diğer temel bir nedeni de L.A.’da tanıştığım bir arkadaşımın halasının Queens Public Televizyon’da yapımcı olmasıydı. Ve o dönem de, özellikle televizyon yapım kurslarını ilk etapta L.A.de araştırıyordum. Sonbahara da bu alanda kurslara başlamayı hedefliyordum.

 

Ve o yaz 1990′da ilk kez Flushing’te Queens Public TV’ye adım atmış ve hala çok özlediğim ve ne zaman QPTV’ye gitsem, Flushing sokaklarında yürüsem, ani bir rastlantıyla karşılaşabileceğimiz hissine kapıldığım Aliye Ak ile tanışmıştık. Bu arada, Aliye Ak, bildiğim kadarıyla Amerika’da, yerel televizyonlarda “Voice of Anatolia” adıyla, onbeş yıla yakın bir süreyle haftalık Türkçe programlar yapan/yayınlayan ilk Türk yapımcıydı..

 

Aliye Ak’ın içten gülümseyen gözleri ve sımsıcacık dostluğu ve verdiği olanaklarla, ilk üç televizyon röportajlarımı da Balkan Naci İslimyeli, Mustafa Pilevneli ve Bedri Baykam ile “Voice of Anatolia” için 1990-1991 yıllarında yapmıştım. 1992′de QPTV’de yerel çekim ve stüdyo sertifikalarını alarak kendi programlarımı üretmeye başladım.

 

Çok acelem vardı ve çok kısa sürede çok deneyim ve birikim yaparak, İstanbul’a dönmeyi düşünüyordum. Bir buçuk yıldan kısa bir sürede yirmiden fazla, üstelik bütçesiz ve tamamen emeğe ve emek değişimine dayalı orijinal programlar üretip; Haziran başı 1993′te İstanbul’a –o dönem, kendimce– kesin dönüş yapmıştım!!!

 

* * * * *

Ancak, Allah’ın Kepçesi bu kez Mart 1996′da New York’a beni geri getirdi…

 

Bu kesin dönüşlerin kesin dönüş olamaması ve her keresinde N.Y.’a geri dönüyor olmamdan şöyle bir sonuca vardım: Demek ki New York, bana İstanbul’dan çok daha fazla sahip çıkıyor ve kucak açmakta…

 

Aradan geçen yıllar içinde İstanbul’a dönüş girişimlerim de zaman zaman devam etti.. Bu kez üç yıl yerine üç aydan beş aya kısalan süreleri içerdi.. Ve her girişimimin sonucunda, bir başka hayal kırıklığıyla yine buraya geri dönüyordum!!!

 

Ve en son girişimlerim de özellikle iş arayışlarım Kıbrıs’ı da kapsadı. Bunun sonucu olarak da, iki kez Kıbrıs’a iş görüşmeleri için de gitmiş olmama rağmen, İstanbul’da da en son özellikle Ocak-Şubat 2010′daki girişimlerimden sonra, yine sonuçta buraya dönmem gerektiğinde, artık bu kez ciddi bir şekilde İstanbul’da ne tür girişimlerde bulunursam bulunayım ve ne’yi denersem deneyeyim, her keresinde  “Allah’ın Kepçesi”nin beni buraya geri getirdiğini düşünmeye başladım!

 

Bu yazının anafikri, tohumları da, yine New York’a donmem gerektigi netleşince, İstanbul’da Şubat 2010′da atıldı..

 

Taa ilk yirmili yaşların başından itibaren, kaderimi değiştirme çabalarının bir sonucu olmasından çok, yıllar içinde ve bugün geldiğim – kavradığım noktada, alnımın yazısının da, bu olabileceğini de bir süredir düşünmeye başladım!

 

İstanbul ile de yıllar yılı içsel ve düşünsel diyaloglarım ve özlemlerim süregider ve sanki İstanbul, eski bir şarkıda olduğu gibi hep: “Ne seninle ne de sensiz.”dir…

 

Bu değişir mi?  Değişecek mi?

 

Üç ya da altı ay sonrasının ne getireceğini kim bilebilir ki!

 

 

Not: 1) Bu yazının başlığı; Arthur C. Clarke’in “The Hammer of God” (Allah’ın Çekici) adlı kitabının başlığının da, aynı zamanda içsel bir dönüşümüdür.

2) Potansiyel olarak mini bir seri yazısı niteliğindedir.

 

* Bircan Ünver’in sanat soruşturmaları, röportajları ve denemelerini içeren “Sanatın Labirentlerinde…” e-kitabı için:http://www.isikbinyili.org/sanatin_labirentleri.php

©Bircan Ünver,

http://www.lightmillennium.org – http://www.isikbinyili.org ;

23 Temmuz 2011, Queens, New York

Bircan ÜNVER, IşikBinyılı.Org

http://www.isikbinyili.org

http://www.lightmillennium.org

%d bloggers like this: