Seninle olup yanmak mı zor: yoksa, sensiz kalıp donmak mı?


Zafer’den bu “Pazar”lık:

“Ateş gibi ol, başkalarına ışık ver; mum gibi olup, sadece kendini aydınlatma…”

Benjamine Prime

 

Öyle sevmelisin ki beni,

Bu yazdıklarım korkutmamalı seni.

Tebessümler açtırmalı

yüzünde…

Bir gün bu hayatı bırakıp giderken,

sadece mutluluk olmalı yüzümüzde,

birbirimizi sevmenin gururu olmalı ”

Her şeyde

***

Üşüyordum.

Sarılacak bir şeyler ararken seni buldum.

Dokundum.

Yanıyordun

Elimi çekmek zorunda kaldım

çünkü beni de yakiyordun .

Sana dokunsam yanıyor.

Elimi çeksem donuyordum . .

Şimdi düşünüyorum

seninle olup yanmak mı zor.

Yoksa..

Sensiz kalıp donmak mı.. ?

***

Üzülüyorsun ; Takma, diyorlar.
Kızıyorsun ; Değmez, diyorlar.
Susuyorsun ; İki çift laf et, diyorlar.
Alttan alıyorsun ; Tepene çıkardın, diyorlar.
Bağırıyorsun ; Sakin ol, diyorlar.

Can Yücel

 

***

© Zafer Karadağ

Kaderin cilvesi mi ? Hayır…

 

 « Bir hükümet ancak adaletle dayanabilir. Bağımsızlık, özgürlük her şey adaletle var olur. Bir ülkede adalet olmazsa o ülkede anarşi var, özgürlük yok demektir ! »

Mustafa Kemâl Atatürk

 

İki liseli arkadaş, liseyi bitirdiklerinde yurt dışında eğitimlerine devam etmek üzere yıllardır harçlıklarını biriktirmişler. Bu birikimlerini yıllarca herşeyden mahrum kalarak, fedakarlıklar göstererek yapmışlar. Liseyi beraber bitirdiklerinde Milli Eğitim Bakanı’nı ziyarete gidip, yurtdışında okumaya gönderilmelerini talep etmişler… Ancak Bakan, gençlerden birini dışarı çıkartmış ve diğerine

 

– “Seni gönderebilirim, ama arkadaşını gönderirsem dedikodu olur ‘oğlunu gönderdi derler’ onun için onu gönderemem” demiş. Bu durum dışarıdaki öğrenciye de söylendiğinde, durumu algılamasının ardından arkadaşına,

 

– “Madem öyle benim biriktirdiğim parayı da sen al, hiç olmazsa biriktirme amacımı kısmen gerçekleştireyim” der ve yıllardır fedakarlıklarla biriktirdiği tüm parayı arkadaşına verir.

 

Evet, bu Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel dir. Dedikodu olmasın diye göndermediği oğlu ise, ünlü şair Can Yücel’dir. Bu gerçek hikaye henüz bitmedi. Arkadaşı, İsviçre’ye gider ve burada tıp eğitimi alır. O kadar başarılı olur, o kadar başarılı olur ki, dünyada O’nun adını duymayan bir tıp adamı kalmamıştır.

 

Bu profesör Türk olduğunu her fırsatta haykırmış, kendi icat ettiği,tasarladığı ameliyat aletlerine; Ayşe, Ceylan, Leyla, Eşek Semeri gibi Türkçe isimler vermiş ve konusunda ki her tıp adamı bu isimleri kullanmaya başlamıştır. Tahmin edeceğiniz üzere bu kişi Türkiye de bir hastane açmak istemiş ama Türk Bürokrasi duvarını aşamamış ve halen bunu gerçekleştirememiştir. Oysa İsviçre; ülkede 60 yaşını aşan doktorlara ameliyat izni verilmemesine karşılık iki sene üstüste yasalarını değiştirerek ona bu hakkı tanımıştır.

 

Evet arkadaşlar bu hikayeyi hiç unutmayacağım. Bu ünlü cerrah sonunda Türkiye de tüm üniversitelerimizden takdir edildi ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez, TBMM tarafından “Onur Madalyası”
aldı. Bu kişi; Profesörlerin Profesörü, Profesör Gazi Yaşargil di.

 

Hikaye hala bitmedi, Ünlü şairimiz Can Yücel’in oğlu, Yeni Can Yücel doktor olarak mezun oldu ve babası onu can arkadaşı Gazi Yaşargil’e gönderdi. O da onu beyin cerrahı olarak yetiştiriyor. Şu an Doç. Dr. Yeni Can Yücel… Şimdilik, bitti…

 

***

 

Erkek, avlanmayı buldu, silahı icat etti,
Kadın avcılığı buldu, kürkü icat etti…

Erkek, renkleri buldu, boyamayı icat etti,
Kadın, boyamayı buldu, makyajı icat etti…

Erkek, konuşmayı buldu, sohbeti icat eti,
Kadın, sohbeti buldu, dedikoduyu icat etti…

Erkek, tarımı buldu, yemeği icat etti,
Kadın yemeği buldu, diyeti icat etti…

Erkek, dostluğu buldu, aşkı icat etti,
Kadın, aşkı buldu, evliliği icat etti…

Erkek, kadını buldu, seksi icat etti,
Kadın, seksi buldu, baş ağrısını icat etti…

Erkek, ticareti buldu, parayı icat etti,
Kadın parayı buldu,

Ve bundan sonrası tam bir FELAKET…

 

***

Uzakdoğu’da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, can ve zil yoktu.

 

Bir sure sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.

 

Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı…

 

Aynen bunu gibi baskalarina ve yakin cevresine sıkıntı olan insan olmaktan daha ziyade ,her ortamda aranan takip edilen insan olmak lazim tipki gul yapragi misali, insanlar sizin varliginiz ile bulunduklari ortamlarda ,kendilerini guvende hisetmeli,ve bakislariniz ile konusmadan onlarin hallerinden ne istediklerinden onlari haberdaredebilmelisiniz,Sayet bu seviye ile insanlara ,yakinlik duyabiliyorsaniz,ne mutlu sizlere.

 

***

 

Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.
Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki…
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm, seni arıyorum.
Cahit Sıtkı TARANCI

 

***

 

Devesiyle birlikte çölde ilerlemekte olan bir bedevi, dudakları susuzluktan kurumuş bir adama rastlamış. Adam su istemiş. Bedevi devesinden inip ona su vermiş. Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış. Bedevi arkasından bağırmış :

– “Tamam deveyi al git ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!..” Bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp nedenini sormuş.

– “Eğer anlatırsan…” demiş bedevi, “bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.”

 

Derdimiz hırsız gibi deve değil de kötülüğün yayılmaması olsaydı insan olarak şimdiye dek çok şeyi halletmiş olacaktık. Menfaatimize göre değil vicdanımıza göre yaşayacağımız bir hayat dileğiyle..

 

%d bloggers like this: