One man with courage is a majority (yersen !) – Thomas Jefferson


« In a democracy the poor will have more power than the rich, because there are more of them, and the will of the majority is supreme. »

Aristo – Ἀριστοτέλης

Siz bakmayın öyle her söylenene, söyleyene…

Nerede çokluk, orada…luk !

Kim « icat » etmiş, « uydurmuş », bir « özdeyiş » kapsamına sokturmuş, araştırmadım ama…

Cuk…

Oturmuş…

Bu ülke – Türkiye – (ikinci vatanlarımıza karşı, nedense hep « ana » kalan – kimimize göre de ; Tevfik Fikret’in : ‘Toprak vatanım, nev-i beşer milletim…’ veya Erasmus’un : ‘Bütün yeryüzü vatanındır…’ diye tanımladıkları umuma açık vatan) ne çekti ise, işte bundan çekti !

Çokluktan…

Ve de ;

Pohluktan…

Ne « çokluk », ekseriyet kapsamındaki konumunu algılayabildi, insanlığın ortak değerlerine, ideallerine uygun adımla ilerleyebildi ; ne de « azınlık »ı oluşturan ama « çoğunluk » ile aynı düzeyde, değerde yahut eşitlikte olduğunu kavramayı algılamak yerine ; ekseriyete boyun eğenler gerektiği gibi davranabildiler !

Bokluğu tercih ettiler…

Eh, ‘böl ve yönet’ temeli üzerine oturtulan veya bina edilen « demokrasi » de bu fanî yaşamda hükmetmek isteyenlerce « rejim »lerin tahtına oturtulup, « Yaradan »larca, zorunlu kılınınca ; ne viagraya ihtiyaç var, ne de yumuşatıcıya…

Kuru kuru…

Acıttı mı ?

Sabret gönül, bir gün olur bu « acı » da geçer ; seni alıştıranlara, çok çok teşekkür etmeye değer…

Alış(a)madığımız ne kaldı ki !

Yerelce’yi, genç bir meslektaşımın – emeğinin karşılığını dahi henüz tam ödeyebilmiş bile değilim – kuralı, 2011 yılının Eylül ayında iki yılına girecek.

Varsa, kiminizin inandığı bir « Yaradan » şahidim olsun ; bu 365 + 180 gün boyunca tek, ama tek « cent » kazanmış değilim !

Bakmayın siz sağda solda ‘sırt sıvazlayan’, ‘yağlayan, ballayanlar’a…

Başkalarının alıştırdıkları gibi karşılarında, « tanıdıkları » biri olduğunu sanıyorlar ve devam ediyorlar !

İşsizliğe de alıştım ; misafir reddetmeye de ; en sevdiklerimin evlenmeleri dolayısıyla, ufak bir hediye alıp kutlamaya gi(t/de)memeye de…

Kahve ısmarlayacak « cent »im yok ; çevremde geçmiş yıllarda birlikte iki lokma paylaştığım, bir kadeh kaldırdığım dost ve arkadaşlarım da…

Ekonomik kriz meselesi…

Büyük sözü dinlemezsen bu duruma düşersin’ dememiş miydi, anan ve baban…

Kimseye kabahat bulmadığımı yıllardır tekrarlayıp durmuyor muyum sizlere !

Az önce evin « patron »undan geleneksel fırçamı yedim !

Hürriyet’in Çetin Emeç yönetimine « posta »mı atıp, aslında istifa etmesem de, etmişçesine etki yaparak, attıran tavrımı kesinlikle kendilerine yediremiyorlar !

Kendi mantık, düşünce, « avrupaî » yetiştiriliş tarzlarına göre de belki haklılar da…

Ya hû, ben yedirmişim, sana ne ki !

Sanki çalışan o ve o günün olumsuz şartlarını yaşayan kendileriydi !

‘Ruhumu mu satmam gerekiyordu ?’, diye sorduğumda her seferinde, sürekli kaçamak yanıtlar alıyorum !

Nikâh şahidim olanın eşi bile, iş bulmamı engellemek için ne diller dökmüş etrafına, yeni yeni öğreniyorum !

Kocasının işini elinden almaya kalkacağım korkusu ile !

Hadi Uluengin tecrübesi var ya ortada !

Hollanda Radyosu’nun Türkçe Servisi’nden ‘biz bu adamla yapamayacağız’ gerekçesi ile, benimle çalışmaya başladıkları andan itibaren, Hadi’nin sağda solda ‘ekmeğimi elimden aldı’ suçlama ve ağlamalarına aldanmış olmalılar !

Herkes Hadi’nin yapısına sahip değil ki, « döneklik » edebilsin !

Yine de severim kendisini…

Veya, Hürriyet’ten kendisini bile bile attıran bir adamın yerini alabilmek için, Brüksel temsilcisinin yalamadık yerini bırakmayanlara ne demeli !

Kusuruma bakmayın, biz anamıza, babamıza yapamadık, zira onlardan böyle gördük !

Şöförlüklerini yapanları saydırmayın bana…

Öpmedik ( ! ) yerlerini bırakmadıkları « faşist-dönek-muhbir »leri de es geçiyorum !

Eh, ruhunu satmasını becerememiş isen, « yalama »yı hiç becerememişsen, « devletlû » ile yatıp kalkmayı, ‘ayı ile yatağa girmek’le eş tutmuş isen ; ortada bir dilim francala varsa ; ‘etrafımdaki herkesle paylaşmam şarttır’, ilkenden zerre kadar sapma yapmamışsan ; bağımsızlık karakterimdir safsatasına ( ! ) kafanı gözünü yarma pahasına çarpa çarpa bildiğin yolda ilerlemeye çalışmışsan, niye ağlıyorsun ki !

Ağladığım falan yok aslında !

Yanıyorum…

Bağrımın yanmasını bırakın, suyun bastırması gereken yanlarımın yanmasını bile söndüremiyorum !

Nerede çokluk, orada « pohluk »un bir parçası olamamanın, ruhumu « şeytan »a satamamanın ; tanınan « şanslar »a, kişisel terbiye, görgü, insanlık değerleri vs nedeniyle sahip çıkmayıp, « eşekçesine » tepmenin cezasının bu kadar ağır olabileceğini tahmin edememenin ceremesini çekiyorum !

Tek başıma olsam, umurumda değil de ; rahmetli babamın dediği gibi ‘evde komutan anandır’ lafını anımsatırcasına ; « patron »un iğnelemeleri her geçen gün daha fazla ağır geliyor !

« Çıkış yolu »nu yıllardır adım gibi biliyor olsam da !

Kendime yediremiyorum…

Bu kadar « ağlamak »tan sonra, sadede gelelim değil mi ?!

Çokluk ve pohluk…

12 Haziranda neticeyi tayin edecek « olgunluk » !

Nazmiye Halvaşi, evdeki « patron »dan beter, onca mesafeden patlayacak ; ve soracak ; ne olgunluğundan söz ediyorsun arkadaşım…

Şu « karşı cins »i icat edenin de…

Mahrum kılanın da…

Onların bir parçası yapanın da…

Ellerinden öpüyorum !

Niye « şiddet » yanlısı olamıyorum ki ?

Kusuruma bakmayın ve kınamayın lütfen ; satırlarım ne « bunaldığımdan » dolayı, ‘hani yani ?’ sorusu sordurtma anlamına gelecektir ; ne de bu yaştan sonra ruhumu satma…

Dün, eğer ki, ‘ehven-i şer’ demiş ve ‘yine AKP’ hedefini göstermiş isem ; inandığımdan falan değildir !

Oy kullanma hakkım olsaydı, inanın vereceğim başka siyasî bir oluşum olmadığındandır !

Oyunu kuralına göre oynayan bir parti !

Kimilerine göre « takıyye » yapıyorsa da…

Benim gibi kuşkucuları bir türlü ikna edemiyorsa da !

Ya karşısındakiler ?

Bu düzen değişmelidir’ciler…

Etmeyin ağalar, babalar, analar, bacılar, dadılar, gardaşlar ; Ecevit’i bile bu sloganını unutarak gömdünüz gittiniz !

Ak Günler’i unutaraktan…

« Adil Düzen » altında paralarınızı bir güzel yedirdiniz, yitirdiniz !

Düzen değişse de, düzülen aynı kalır’ diyenlere, ahlâk dışı ( ! ) sözler ettiklerinden dolayı karşı çıkma, kafa tutma kolaylığına kaçtınız !

Eh, adamlar iki dönemdir iyisi ile, kötüsü ile, karınca kararınca da olsa bir şeyler yapmaya başladılar.

Sistem ne gerektiriyorsa…

Yoksa çoktan ellerine « tek gidiş » biletini vermişlerdi !

Ne demiş « yabancısı » ?

         Amerikan dünyası sonrasında, daha ne Türkiye’ler doğacak…

Komünizmin dahi başaramadığının kanıtlandığı yarım asırdan sonra, kalkıp da ‘Marx-Engels-Stalin-Lenin vs’ diye dayatacak halimiz mi var ?

Çokluk ve pohluk meselesi…

Aslında, eksiksiz uygulamaya geçirilebilseydi ; ne Tevik Fikret kalkıp, ‘Toprak vatanım, nev-i beşer milletim’ demeye gerek duyardı ; ne de Erasmus, ‘Bütün yeryüzü vatanımdır’ sözünü ederdi !

Sokağa parasızlıktan, ekonomik krizden düşenin ‘adresin neresi ?’ sorusunu yanıtlayamadığı gibi…

Fak-fuk-fon yardımı alabilmesi için !

Eh, bugüne kadar evinizde, camiinizde, mescidinizde, cemevinizde, türbenizde, mevlevihanenizde, abdestli, abdestsiz ettiğiniz « dualar » ın da bir kıymet-i harbiyesi olmadığı günümüzde anlaşılıyor ; ezilen ezilmeye, ezen ezmeye devam edebiliyorsa, hiç kendinize sordunuz mu ki ;

         Ya hû bu işte bir terslik yok mu ?’

Diye…

Yanıt gelmeyeceğini bilmenize karşın !

Soramazsınız ki…

Öyle şartlandırılmışsınız zira !

Siz siz olun, « pohlanacak »ınızı bilseniz de « çokluk »tan ayrılmayın !

Yoksa ne mi olur ?

Keçi pisliği gibi ortada kalıverirsiniz…

Tavşan boku da olabilirdiniz !

Ne kokar, ne bulaşır…

Dedirtircesine.

Birand bugün ne güzel oturtmuş sorusunu !

         Size hangi işadamları, hangi üniversite mensubu, hangi politikacı geldi ve darbe yapmanız konusunda fikir verdi. Hatta istekte bulundu ?

Boşa atmıyor ki !

İkimiz de başbaşa verip, uzunca bir liste çıkarabiliriz, hem de kanıtlarıyla !

Sekiz yıllık « birliktelik »imiz boşuna mı ?

Siz yine de sandığa giden yolda Başbakan ve arkadaşları bu konularda neler demiş, onlara kulak kabartın !

Neden mi ?

Fena yakaladı « bir yerler »inden de ondan…

Kıvransalar da canları yanıyor ; kurtulmaya çalışsalar da…

Nereye kadar mı ?

Çokluk ve bokluk meselesi…

©Nusret Özgül

Brüksel, 8 Haziran 2011

 

Nusret Özgül’ün diğer yazıları.

%d bloggers like this: