Kalbim özlüyor onu…


Bu sesimle ona ersem bana dünyaya değer.

 

Oku(ya)mayacağını bildiğim/tahmin ettiğim için zaten böyle umuma yazıyor, duruyorum !.

Ya bir de, bulunduğun yerden okuma olanağına sahipsen !

Diyorum…

Ve de içimi döküyorum.

Kaç yıl oldu, unutmak istiyorum.

Nedense bir türlü başaramıyorum.

Barış Manço ne diyordu ?

Unutmak kolay demiştin alışırsın demiştin
Öyleyse sen unut beni yeter ki benden isteme
Gözlerimde yaş kalbimde sızı unutmadım seni
Unutamadım unutamadım ne olur anla beni

(dinle)

 

İnsanların karşı karşıya geldiklerinde bile ‘seni seviyorum’ demeye cesaret edemedikleri; sağın, solun, önün, arkanın, mahallelinin bakışlarından dolayı el ele dolaşamadıkları, sevgiyle kucaklaşamadıkları bir yerkürede, şu sanal kâinatın bu engin okyanusunda istediğim an seninle en azından “çıplak” yüzüyorum.

Yazdıklarımla, satırlarımla.

Devam edebildiğince, kulaç atacak gücüm tükenmedikçe.

‘Can bedenden çıkmadığı’ sürece…

 

Kurumuş bir çiçek buldum mektupların arasında
Bir tek onu saklıyorum onu da çok görme bana
Aşkların en güzelini yaşamıştık yıllarca
Bütün hüzünlü şarkılar hatırlatır seni bana

(dinle)

 

Sen de olmasan bu yaşam dayanılır mıydı acaba ?

Bunaldıkça sana sığınıyorum, anıları tazeliyorum, uzaklardan da olsa, güç verdiğini hissediyorum, ‘dayan’ dediğini işitiyorum !

Keyfim yerinde ise, ofisteki koltuğunun arkasına geçiyorum.

Kollarımı boynuna doluyor ve seni kendinden geçiren o “ünlü” busemi kulağının derinliklerine kondurduktan sonra fısıldarcasına soruyorum;

 

         Canım koyu mu koyu, acı mı acı kahve çekti, sana da yapayım mı, ister misin ?

Yanıt alamayacağımı bile bile…

Ne ofisindeki sekreterlerin farkındalar, kaş altından bakıp, ‘salak herif yine  kafasını dağıtacak, işimizi aksatacak…’ deme yakınmasında bulunabiliyorlar; ne de yasalara gore suç sayılsa da “taciz” kapsamına giriyor.

Sadece ikimizin yaşadığı ‘sanal gerçeklik dünyası’nda…

İntizar korkusu bile yok içimizde !

 

Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın

Sesini duyan olur, sana göz koyan olur

Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın

Annen bile okşasa, benim bağrım taş olur

(dinle)

 

Uzun yoldan gelmişim.

Tıpkı Tanju Okan’ın “gurbet”ten dönüşü benzeri.

İşimi geçici süreyle senin için ertelemişim.

Hasret gidermek, bir fincan kahve içmek, sevgimi tazelemek istemişim.

Öteyi ne sen sor, ne ben söyleyim…

Fani âlemde; sevme, sevgisini gösterme, sevgilisine masum bir buse kondurma günümüzde giderek daha fazla “ahlâk dışı” sayılırken, en azından bizim böyle bir sorunumuz yok, değil mi !

Kendi dünyamızda…

“Suç” işlesem de istediğim zaman yanıbaşındayım!

Herkesten habersiz…

Sen dahi bilmiyorsun ki !

Yoksa biliyor musun köftehor ?

Ne bileyim ben, yeni mekânında neleri bildiğini, hissedebildiğini, görebildiğini anlayabilme erkine sahip değilim ki !

Olsun, ben senin yanıbaşındayım…

Sıkça ol(a)masa da !

Yine de, seninle birlikte olduğum anlarda, sanki herşeyi hissediyorsun gibi hareket ediyorum.

Tıpkı kısa süren gerçek birlikteliğimizde olduğu gibi…

Yüreciğin kıpır kıpır ederdi, kollarımın arasına aldığımda seni…

Artık ruhunu kucaklamaya çalışmaktan öteye gidemiyorum ki !

Zihnimde…

Kimbilir ikimizi ayıran ve ancak o ışık hızı ile belki aşabileceğimiz kilometrelerce uzaklıktan aynı güçlü kucaklaşmanın hazzını bile yaşıyorsundur ?

 

Koltuğunun sırtlığına dayanıyor ve yanıtlıyorsun:

 

         Misafir gelmişsin, kahveyi de sana yaptıracak değilim, herhalde ! Gerçekten de canım kahve çekti birden…

Sonra sekreterine dönüyor ve koyu mu koyu, acı mı acı iki tas kahve getirmesini rica ediyorsun.

Her zamanki otoriter ama kibar tavrınla.

Eklemeyi de ihmâl etmiyorsun:

 

         Vanessa, elbette kendine de…

Vanessa şaşkın !

Yeşil çaydan, ıhlamurdan bilmem ne otundan, çiçeğinden yapılmış çaylar dışında ağzına fincan değdirmeyen bu insana ne oldu böyle ?

 

Farkında değilsin ki, bu içtiğin ilk koyu mu koyu, acı mı acı kahve oluyor !

Sevgi dolu aromalı…

Tadı çaydan da çok farklı !

Sanal yaşam gerçeğinin bir güzelliği de bu değil mi zaten ?

***

Çok mu boğdum yine seni anılara!

Buralardan, senin taraflara günlük haberler ulaşıyor mu ?

Ah bir bilebilsem…

O kırmızı çizgiyi, hududu arada sırada da olsa geçmemize bir izin verseler.

Vize alma pahasına da olsa.

Az mı çektim bu yaşamda vize kuyruklarında beklemekten !

Vize dolu pasaportlar şimdilerde anılarda kaldı.

Tek bir vize kaldı alınacak…

Seninkiler, Avrupa Birliği ile aradaki vizeleri kaldırabilmek için boğuşa dursunlar.

Türk bu, rahat edemez, huzur duyamaz, mutlu olamaz ki…

Kavga etmeden.

Karşısındakini bir kaşık suda boğmaya çalışmadan.

Öfkesini, kusarcasına şu veya bu canlıdan çıkarmadan !

Kadınmış, erkekmiş, kediymiş, köpekmiş önemi mi var ki ?

Kolaysa git “cansız” sarp kayaları yumrukla da, rahatladığını görelim.

At bir okkalı kafa mermer duvara, “hayran” olalım…

Oysa kimileri “cansız” sınıfına soksalar da, her birinin ruh sahibi olduğuna inanmışımdır.

Yoksa, neden otomobile, bilgisayara veya bir başka “cansız”a, işe yaramaz olunca, ‘ruhunu teslim etti!’ diyoruz ki ?

O kaya parçası, mermer duvarın senin öfkene, şiddetine izin vereceğini mi sanıyorsun yoksa !

Denemesi bedava…

***

Önümüzdeki Pazar günü seçilmişleri seçmek için seçmen kimliği taşıyanlar sandık başlarında kuyruğa girecekler.

Savaş yıllarının ekmek kuyrukları gibi…

Ellerinde “vesikalar”ı ile !

Seçim değil, sanki ekmek kavgası veriliyor.

Seçim kampanyalarından da, parti liderlerinin attıkları nutuklardan da mümkün olduğunca uzak, ama çok çok uzak durmaya çalıştım, biliyor musun ?

Kazanacak (lar) kim; kaybedecek (ler) kim olacak sorusunu sormamak için değil; insanlığımdan bir kez daha utanç duymamak için !

Hayret, bu seçimlerde “mayolu, sarışın ve güzel kadın” lider bulamamış olmalılar ki, erkeklerin “şeyler”i ile tatmin olma yoluna gittiler.

Hem de erkekler arasında !

Gerdeğe girebilmek için…

Neyse en azından senin o taraflarda bu tür “demokratik düzen” çekişmeleri yoktur herhalde !.

Mutlak Hakimiyet, söyledikleri gibi tek bir varlığın elindeyse elbette !

Bakalım önümüzdeki Pazar günü birileri gerçek yaşamda umdukları ‘mutlakiyet’i kucaklayabilecekler mi ?

Yeni Osmanlı Devleti için yoksa ‘mutlaki yönetim’ zorunlu değil mi !

***

Nasıl, biraz olsun açıldın mı, bunaltıcı sevgimden.

Oysa, yanımda olmanı, beni bunaltmanı o kadar çok arıyorum ki !

Kolumu beline dolayıp, elinden tutup Ilıca sahillerinde yürümeyi öyle özlüyorum ki !

Artık mümkün değil.

Biliyorum.

Sanal yürüyüşler de aynı tadı asla vermiyorlar.

 

Oysa ne muhteşem olurdu, o gidişi olup da, dönüşü veya, gidiş-dönüşü olmayan âlemin hududunu elindeki vizenle aşıp gelebilseydin yanıbaşıma !

Diplomatik pasaportunun geçmeyeceğinden emin olsam da…

 

– Akşam yemeğinde ne var?

– Ne istersen onu yaparım. Gelmeseydin kendime sucuklu yumurta hazırlayacaktım!

– Bayılırım. Kırmızı şarabın var mı?

– Sen geldin diye en iyisinden açarım. Ne iyi yaptın da geldin. Bende seni düşlüyordum.

– Hissettim zaten. Altıncı  hissim çok kuvvetlidir bilirsin. Kadın önsezisi, der durursun ya !. Bu sabah kahven çok güzeldi. Bütün günüm o kahve sayesinde sevgi dolu geçti. Önce kulağımdan biri öptü, içim mutluluk ve huzur doldu. Canım nedense aniden kahve istedi. Senden başka kim başarabilir ki bunu?

 ***

– Her zaman olduğu gibi yine yatıya kalmıyorsun değil mi?

– Üzgünüm ama hayır ! Vizeli iznimde bu yok…

– Ne zaman yine birlikte olabileceğiz acaba?

– Ah bir bilebilsem. Bir Fatma Bacı bulup bakla falı mı açtırsak?

– Korkarım !

– Niçin?

– Ya, ‘o âlemde hiçbir zaman ‘derse ! Oysa, bak sanal gerçek yaşamda beraber olabilme olanağımız bile var.

– Doğru haklısın. Hiç bilmeden yaşamak daha güzel. En azından umut besliyorsun.

– Veya umutsuzluk !

– Çok karamsarsın.

– Günümüzün Dünya’sının koşullarında nasıl olmayayım ki?

– Ben seni değiştireceğim.

– Kolay gelsin.

 

Sevdim bir genç kadını, ansam onun adını.
Her şey beni ona bağlar, kalbim durmadan ağlar.
Âşkım hiç sönmeyecek, gitti o dönmeyecek.
Uzun yıllar geçse bile, yaşarım hayâliyle.

(dinle)

 

 

©Nusret Özgül

 

14 Aralık 2004 – 5 Haziran 2011, gecenin bir saati

 

Diğer yazıları okumak için lütfen tıklayın !

%d bloggers like this: