Yaşa yaşa gör temaşa…


Dünden Bugüne : Eskimeye yüz tutan yazılar (mı?) – 2

‘Yazın araması, kışın taraması olmasa, herkes besler (miş) mandayı…

 

70’li yıllarda Brüksel’in merkezinde ve tam da tarihî Borsa binasının karşısına düşen bir sokakta, ana blokun altında, bizim Türklerin tabiri ile “Kocakarılar Café’si” vardı.

 

Kent merkezine inmeyeli yıllar olduğundan halâ duruyor mu bilmiyorum.

Yok dağ başında yaşadığımı falan sanmayın sakın ! Brüksel merkezi ile oturduğum semt, trafiğin yoğun olmadığı anlarda oto ile 10 dakikalık mesafededir. Metroyla en fazla 25 dakika…

İn(e)mememin nedenleri arasında, geldiğim yılların tablosunu sildirmek istemeyişim de bulunur. Anılar üzerine bina edilmiş nostalji kimi vakit daha “tatlı” değil midir ? “Modernite” tanımı ve kavramı karşısında !

Geldiğim yıllarda Brüksel benim için küçücük ama her alanda bir başka sevimliydi de…

 

Bu Café bir buluşma merkezi idi.

Ancak, o yıllardaki en büyük özelliği de olgun yaştaki Belçikalı hanımlar ile dolu olmasıydı.

‘Yaş yetmiş, iş bitmiş’ciler değil.

‘Yalnızlık Allah’a mahsustur’ demeyi yeğleyenler…

 

İlerlemiş yaşlarına karşın, son derece bakımlı, şık, makyajlı, kuaförden yeni çıkma saçlı Belçikalı hanımefendiler ya tek başlarına, ya da diğer hanım arkadaşları ile bir içki bardağının (genelde bira ve şarap) arkasında, etrafında saatlerini laklaka yaparak veya hüzünlü bir bekleyiş içinde geçirir; sonra da dönüş vakti geldiğinde, garsona hesabı ödeyip, ağır adımlarla “Kocakarılar Café’si”nden çıkar evlerine veya kaldıkları bakım evlerine dönerlerdi.

Tek başlarına dönüş yolunu tutanlar, ‘bu akşam da geceyi tek başıma geçireceğim’ diye mi düşünürlerdi acaba…

Bilinmez ki ?

 

Bu Café’nin varlığını o yıllarda ailesinden uzak veya bekâr yaşayan Türk gurbetçilerin anlattıklarından öğrenmiş, gazetecilik merakı ile de dışarıda, karşı kaldırımda, Brüksel’in o nemli ve soğuk akşam saatlerinde izlemeye geçmiştim.

Özel yaşama giren bir konu üzerine röportaj yapmanın zorluğunu bile bile…

Yine de tür farklı görüntüleri gözlemlemek kadar ilginç ve öğretici bir olgu sanırım yoktur !.

 

Neden Türkler?

 

Zira, yolsuz ( ! ) kalan bizimkilerden bazılarının bu Café’ye dadanmalarının arkasında genelde “kadınsızlık” etkili olurdu.

“Jigolo”luğu meslek edinenler de yok değildi !

Söyleyenlerin yalancısı idim ve gözlerimle görmek istiyordum !

 

O tarihlerde bizim bildiğimiz anlamda genelev yoktu Brüksel’de…

Gerçi şimdi de Yüksek Kaldırım’daki, Abanoz Sokağı (İstanbul) veya Tepecik’teki,Tenekeli Mahalle (İzmir) türünden geneleve rastlanmaz Brüksel’de…

Genelde, buradaki argo lügâtımıza “Vitrin” sözcüğü ile giren odalarında, camekân önünde müşteri bekler, hayat kadınları…

Kış mevsiminde veya soğuk havalarda, ekmek parası kazandıracakları beklerken de, ya çocuğuna kazak örer veya kitap okur.

Aralarında ressamları bile varmış…

Yaz gecelerinin nemli ılık veya boğultucu sıcağında ise, “akvaryum”u andıran o rengârenk “vitrin”in yerini kapı önleri alırdı.

Biraz olsun serinlemek ve de “tüketiciler”e daha güzel bir “albeni” sunabilmek için…

Paralı ve geçici “âşk”ın bu alanı daha çok “orta halli”ler içindir.

Ücretler düşük olduğundan dolayı…

 

Zenginlerin takıldıkları “özel” etiketli kulüpleri anlatmak zordur. İçeri girip bizzat görmek gerekir. Kimi vakit girebilmek için “referans” gerektirir, bazen de kalın bir cüzdan veya yeterince “provizyonu” olan kredi kartları…

Bu kulüpler dışında “escort” ajansları da yok değil.

O yıllarda sanıyorum “âşk ticareti” henüz, şimdilerdeki gibi “kaldırıma” inmemişti !.

 

Kocakarılar Café’sinde karayağız ( ! ) Türk, üç beş tarzanca sohbetten sonra geceyi birlikte geçirecek “dam”ını bulmakta güçlük çekmezdi o demlerde…

Alan memnun, veren memnun meselesi…

 

Niye mi yine eski anılara takılı kaldım, nostalji rüzgârı estiriyorum bu soğuk ve nemli sonbahar-kış arası gecede ?

İki nedenden !

Birincisi, kadının konumu ve kıyaslaması…

 

Ülkemizde belli bir yaş sınırına dayanan Türk kadını (mutlu azınlık mensuplarından söz etmiyorum) kendini koyuverir, bakımsızlığın pençesine kaptırır ve kendisini son demlerine teslim eder ! (Bu gruba girmeyenleri tenzih ederim).

Dul ise zaten evine kapanmak zorundadır. Çevre veya mahalle baskısı sonucu “kötü kadın” diye damgalanmış ( ! ) ve parmakla gösterilen kişi olmaktan uzak, huzurlu bir yaşam sürdürmeye çabalar.

Ama kaderine de küsmemiş değildir !

İçinde yaşadığı “koşullar”a  kahrederek geçirir gecelerini…

Tek başına, yahut varsa ailesiyle birlikte…

Şen dul yahut her türlü “damgalanmayı” göze alacak “cesarette” bir kadın ise, vur patlasın, çal oynasın, kimin umurunda !

 

Brüksel’de ve diğer Avrupa kentlerinde ise bu gruba giren kadınlar cephesinde daha fazla özgürlük rüzgârları esiyordu.

Kadın-erkek eşitliğinde Türkiye’ye kıyasla daha hızlı adımlarla ilerlenmesi de cabası !

Elbette bu kıyaslamayı bir “ahlâk-edep” muhasebesi sınıfına sokmayalım hemen. “Ortak” gibi gözükseler de, bazı değerlerin algılanma tarzının bir nüansıdır’ diyelim !

 

Yaşlılık ne kadın, ne de erkek açısından yolun sonuna yaklaşma anlamı taşımaz ve de taşımamalıdır bence…

Bizdeki yıkılması güç bazı tabular ( ! ) buralarda daha o yıllarda bile geçersizdi, ya kırılmıştı ya da kırılma sürecine girmişti.

Her iki cinsin “yalnızlar”ı;  sağlık sorunları, başka “ayak bağları” yoksa, öyle kolay kolay yelken sermezler,  geliri ile orantılı biçimde yaşamdan azamî istifade edebilme yolları ararlar.

Sadece ve sadece cinsel tatmin alanıyla da sınırlı değildir bu arayış…

Haftasonları ve diğer tatillerde boş vakitleri değerlendirme kapsamına giren ortak etkinlikler, ülke dışına toplu seyahatler vs…

 

Belçika ve diğer AB ülkelerinde ortalama ölüm yaşının kimi zaman 80-90’lara dayandığını da unutmayalım.

“Eski toprak”tan yetişme değil !

Daha iyi bakım, daha iyi beslenme gibi etkenlerin rol oynar…

İşte bu yüzden, 3.yaş sınıfının mensupları, kimi vakit genç yaşlarında yapma fırsatını bulamadıklarını, bu son demi yeni bir bahar gibi geçirme gayretindedirler !

Ne kadarlık bir süre devam edeceğini bilmeksizin…

 

Batılı ile Doğulu arasındaki bu yaşam ve anlayış farklılığı, Belçika’ya ilk adım attığım yıllardan itibaren hep merakımı çekmiştir, cezbetmiştir beni…

 

Sakın, bu insanların ahlâk-edep yoksunu olduklarını, bu alanda başlayan erozyona kendilerini kaptırdıklarını;  dinsiz, ilkesiz, her türlü ortak değerden uzak yaşadıklarını söylemek istiyorum sanmayın veya hemen işin kolaycılığına kaçmayın lütfen !

Pazar günü kilisesine de gider, ayinine katılır, dindar ise; ama çarşamba, cuma veya cumartesi geceleri eğlencesini de eksik etmez.

Eşcinsellik cabası !

 

Ancak her türlü gelişmeye karşın, yaşlılığın o hazin ve meşûm “terkedilmişlik” duygusu, ne yazık ki buralarda da mevcuttur.

 

Anımsarsınız; bayramlar yaklaştıkça sürekli olarak ‘yaşlılar evlerini ziyaret etmeyi ihmâl etmeyin, bu merkezlerde bulunan yakınlarınızı unutmayın çağrıları’ yapar durur yöneticilerimiz !.

Basın da bol bol resimli haber yayınlar, vicdanları “rahatsız” eder…

 

Bu tür bir tabloyu buralarda da görmeniz mümkündür.

Anne ve babalarını veya ikisini birden gelirleriyle orantılı bir para karşılığında yaşlılar evine yerleştirmek giderek gelenekselleşmektedir.

Evebeynlerinin dolgun bir emeklilik maaşları varsa çocuklar ve toplum üzerinde bir “yük” de teşkil etmez zaten… Genelleştirmeden, ana ve babalarına son anlarına kadar bakan, özverili gençler de yok değildir !

Ancak, gençler, yaşlandıkça daha bir titizleşen anne ve babalarının her işe burnunu sokmalarından ( ! ) kurtulmuş; diğerleri de, ev içi huzursuzluklardan uzaklaşmış olurlar böylece… 

 

Yaşlıların genelde evlerinde kedi veya köpek beslemelerinin temel nedeni de bu terkedilmişlik ve yalnızlık duygusunu bastırabilme çabası olmalı gibime geliyor.

Ya çocuklarının eksikliğini ya da kaybettikleri eşlerinin yokluğunu ancak o kedi ve köpekleri ile ilgilenerek gidermeye mi çalışıyorlar acaba ?

Onlarla dertleşirler, masada birlikte yemek yerler, tv seyreder, müzik dinlerler…

Seyahat ederler…

Veyahut, üçüncü yaşa özgü “Kocakarılar Café’si” gibi buluşma ve eğlenme merkezlerinde vakitlerini geçirirler…

“Tutucuklar”ı kucaklarında veya ayak uçlarında…

 

Bu tablonun bende esinlendirdiği ikinci unsur ise Türkiye’mizdir !.

 

82 yaşına basmış ve kimine göre ölmeden mezara gömülmesi gereken, ötekilerine göre daha 100 değil ilelebet yaşayacak Cumhuriyet adındaki ölümsüz “ana” veya “kadın”…

 

Kafa kâğıdında ( ! ) 29 Ekim 1923 doğum tarihi kayıtlı bu kadın; gençlik yıllarında güzel, alımlı, şen şakrak, yabancıların gıpta ile baktıkları biriydi !

Yerinde duramayan genç bir kızdı ve geleceğe güvenle bakarak yaşamaya da alışmıştı artık…

 

20’li yıllarından itibaren yaşamında köklü değişiklikler olmaya başladı.

El atmalarla başlayan tacizler, sataşmalar, kimi vakit aleni bir tecavüze dönüşmeye yüz tuttu !

 

30’lu yıllar yaklaşırken demokrasi adını verdikleri düzen, onu kucaktan kucağa dolaşan bir aşifteye dönüştürdü.

 

Acemi demokratlar yetmiyormuş gibi, bir de vücudunun hemen her yanından yararlanabilmek için her türlü ahlakî ve geleneksel kültüründen taviz üzerine taviz veren sivil ve askerî bürokrasi de cabası…

 

Herkes bu geçmişin cazibeli genç kızından, sonrasının olgunlaşmaya yüz tutan kadınından, azamî ölçüde istifade etmek, edebilmek için âdeta can atıyordu.

Gün geldi amiyane tabiri ile üzerinden geçmeyen kalmadı !.

Geçemeyenler veya bu tür bir terbiye ile yetiştirilmemiş olanlar da, taciz-tecavüz sürecini acıyarak seyretmekten öteye gidemiyorlardı. Ellerinden gelen fazla bir şey yoktu zira… Köşe başları, musluklar başkalarınca ele geçirilmişti, tutulmuştu !

 

Bu arada sürekli çocuk yapıyor ama ilgilenmekte, bakmakta, iyi bir şekilde yetişmesini başarmakta zorlanmıyor da değildi !

Her ne kadar ‘senin sahibin, koruyucun bizlerin’ diyenler varsa da; o kendisini sahipsiz, korumasız gidere daha da yalnız hissediyordu.

Kendisinden ne pahasına olursa olsun, mutlaka yararlanma arzusu ile yanıp tutuşanlara da hem acıma hem de nefret hisleri beklemeye başlamıştı !

Oysa, sahibi de vardı, yakın koruması ( ! ) da…

Değil mi ya !

Her 10 yılda bir tepesi atar, kıskançlığı tutar ve ardın da nâralar eşliğinde meydana dalar, bir şamar sola, bir şamar sağa ortalığı darmadağın eder, bir süre sonar da “rahatlamış” ve de “düzeni” tesis etmiş şekilde ortalıktan çekilirdi !

Daha doğrusu, herkes “çekildi” diye avunsa da, çeşitli yöntemlerle çıkarlarını yakından denetlemeyi de aslâ ihmâl etmezdi…

 

« Ensest » ( ! ) ilişkiye de bayılıyordu ; yabancı dostlarını davet ederek, ortak seks yapmaya da…

  

Çocukları mı?

 

Yaşlı analarını yalnızlığa terkedenler gibiydiler !

Ahlâksızlık sınırlarını aşıp, daha da ileri gidenler de yok değildi !

1923 doğumlu bu kadını utanmadan sağa sola satıp, nemasını ( ! ) yiyerek, vur patlasın, çal oynasın yaşam sürdürenler bir avuç insan tarafından ayıplansalar da umurlarında değildi ki !

 

Bir de zenginliğinden dolayı kendisine göz dikenler vardı ki, daha da elem verici idi !

« Açlıktan » gözleri kamaşmış, ağızlarından salyalar akan bu “jigolo” adayları kuyrukta bekliyorlardı sanki…

Her türden, ırktan, renkten olanlar, bu zengin ama yalnızlığa terkedilmiş olgun yaştaki kadını elde edebilmek için âdeta çırpınıyordu. Yüzyıl başlarında bir kere ellerinden kaçırmışlardı, yeniden elde edebilmenin alevli ihtirası ile yanıp tutuşuyorlardı.

Çocukları en fazla parayı verene, analarını « pazarlamak »dan ne gocunuyorlar ne de sıkılıyorlardı.

Pezevenkliğin adı pazarlamacılık olmuştu sanki!. 

Bir de üstelik, soran ahlâk sahibi insanlara ‘Günümüzün koşulları böyle davranmayı gerektiriyor’ yanıtı vermiyorlar mıydı, insanı çıldırtıyordu bu riyakârlık, sahtelik utanmazlık…

 

« Namus »unu korumak için çocuğu yaşında az mı genç çıkmıştı son yıllarda !

Namusunu asıl koruması gerekenlerce kimi vakit yargısız, ekseriyetle de yargılanarak ya infaz edilmişlerdi, ya da kodese tıkılmışlardı !

Bu « namus davası »nda kazananlar genelde kendisinden yararlanan erk sahipleri oluyordu.

Diğer « ana kuzular »ı da kurbanlar listesine ekleniyordu !

 

Yıllar ilerlerken, Cumhuriyet adlı kadın yaşından daha fazla göstermeye başlamış, müthiş yıpranmış ve yorulmuştu.

Bu kadar hırpalanmaya kim dayanabilirdi ki !

Gün geliyor, kıpırdayacak takât bile bulamıyordu kendinde !

 

Kendisini güzelleştirme, bakımlı bir vücuda döndürme yöntemleri de fayda etmiyor, rimeli akmasa, makyajı dökülüyor veya üzerine geçirilen elbisenin dekoltesi vücudunun her yanını gösteriveriyordu elâleme…

  

Estetik ameliyatı, gençlik aşısı yaptırması şarttı bir; bir de,  “meşrû” sahiplerinden bir an önce kurtulması zorunluydu artık, iki… Daha nice uzun yıllar gerçek sevdikleri ile birlikte yaşayabilmeyi o kadar çok arzuluyordu ki !

 

Ama şu an için ne mümkün?

  

82 yaşın bakımsızlığından “iğrenen” diğerleri ise genç ve taze bir kadın arzuluyorlardı. Yine Cumhuriyet adını taşıyacak bir ikinci kadın hayâli kuruyorlardı. Dışarıdan bile « ithâl » edilebilirdi, niçin olmasın ki !

Bu arada çirkinliklerini örtmek için, bazılarının kadını tesettüre bürüme çabaları dahi olmuyor değildi. Böylece hem namusu ( ! ) kurtulmuş, hem de dışa kapalı bir evde denetim altına sokulmuş olacaktı !

 

1923 doğumlu, bir zamanların bu iştah ( ! ) kabartan genç ve güzel kızı, 82 yaşına karşın ilgi odağı olmayı sürdürüyordu ama sadece zenginliğinden dolayı…

 

En fazla da kendisini dünyaya getiren babasına kızıyordu. Daha 15’nde  daha çok genç sayılacak bir yaşta, erkenden terkedip gitmesini kendine bir türlü yediremiyordu. Ama yapacak hiç bir şey de yoktu artık… Ne dikilen tunç heykelleri, ne de her duvarda asılı fotoğrafları onu geri getirme gücüne sahipti…

 

Cumhuriyet isimli bu 82 yaşındaki kadın, çağdaş ülkelerdeki hemcinslerine de imrenmiyor değildi. ‘yaşa yaşa gör temaşa’ sözünü mırıldanarak, kendisini nasıl bir geleceğin beklediği sorusunu sıkça sormaya başlamıştı. Ah, yeni bir kurtarıcı bulabilseydi, ne kadar mutlu olacak ve geleceğe daha fazla umutla bakacaktı…

 

©Nusret Özgül

Brüksel, 18 Kasım 2005, gecenin ilerleyen bir saati.

 

Aynı konuda :

Dünden Bugüne : Eskimeye Yüz Tutmaya Başlayan yazılar (mı?) 

Eskimeyen yazılar: Son gelişmelerin (2011)  ışığında tazelenen düşünceler !

%d bloggers like this: