İnanmak veya inanmamak…


Dünya “Lükata” Değildir…

©Münir Kebir

İnanmak veya İnanmamak…..

İkisi de, kişisel irade ve tercihle belirlenen bir yaşam modelidir. İna-nan-la inanmayanlar arasında ki fark, açıkça kendini belli eder de; iki grubun kendi içindeki farkları çoğu kez belirgin değildir.. .

İster inananlar bu yazımı okusun isterse inanmayanlar…
Hiç farketmez !

Çünki benim bu yazımdaki amacım, dini esas alıp, onu herkese kabul ettirme gayreti değildir. Şöyle az da olsa okuyanları düşündürebilmektir.

* * *

Tarih-i Taberi’den haberiniz var mı bilmem.
Muhtemelen yoktur. Halbuki, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın dediğine göre,eskiden İstanbul’da yaşayan her ailenin başucu kitabıdır Tarih-i Taberi

Tabi biz, hangi mirasımıza sahip çıktık ki?
Yaşasın Hemingway, yaşasın Shakespare ya da Tolstoy!…

Shakespare, yazdığı romanında, “Neden bu kadar zalimsin, yoksa sen Türk müsün?” dediğini az önce gruplara gelen iletilerin birinde okudum.

Ama biz yine de Shakespare hayranıyız.
Yaşasın kültür emperyalizmi…

* * *

Rivayete göre, Mısır’a sultan olan Firavun, Mısır’a yani antik çağın Amerika’sına göçmen olarak gelmiş. Babadan, atadan kalan yüklü mirası tükettikten sonra,beş parasız yola koyulmuş.”Haman” isminde birine önce misafir olmuş, daha sonra da beraberce yola çıkmışlar.

Firavun, Haman’la birlikte, vizesiz Mısır topraklarına ayak bastıktan sonra, yanlarında getirdiği tohumlarını, Nil nehrinin humuslu topraklarına ekip, yetiştirdiği kavunları hasad ettikten sonra, arkadaşı Haman ile ürününü satmak için şehre varır. Şehrin kapısına varıp, içeri girmek isteyince, Kapıcı, “Bac” (pazar parası) ver der.

Haman vermez.

Kapıcı, elbette alırım der. Haman diretince de, kapıcı elindeki bayıltıcı gazla onu etkisiz hale getirip, ardından da mallarının tamamını telef eder.

Haman, Firavun’a varıp durumu anlatınca, Firavun ;

Bu ne acep zulümdür.Sultanın bu zulümden haberi, olmasa gerek.Sen sabreyle ben yarın sultan kapısına varıp,bu hali bildireyim ki,bu zulmü bu şehirden gidere….der !

O zaman ki Mısır Sultanına, Velid b.Eşiap b.Velid b. Reyyan derlerdi.

Firavun, kapıcıya halini arz eyleyip kağıdı ona verir.Kağıt içinde şunu yazmıştır ;
“Ben garip bir kişiyim. Mazlumum…..Geldiğim yerden bir yemiş getirdim ki, bu şehirde bulunmaz. Kapıcılar, arkadaşımın başında türban gördükleri için şehre sokmadılar. Pac isterler…..Halbuki, Pac ne ki!?….Bizler hepimiz kamunun fertleri değilmiyiz?…. Bu cevr ulu zulümdür. Padişah bu halden habersizdir. İsterim ki, Padişah bu bid’ati, vilayetten gidere. Ve o kapıcılardan hakkımı alıvere.

Padişaha bu dilekçe varınca,o da der ki;

“Dilekçe sahibi mazlum olan bu kişi, ki bundan beter cevr etmek elinde gele,var et ki varsın işlesin, kimsenin onun üzerinde hükmü yoktur. Bu fermanım,onun için güven mektubu ola….”

Kağıdı bu şekilde yine Firavun’a sunarlar.

Firavun, hemen arkadaşı Heman’ın yanına vararak; “Kalk!…. ne oturursun, hemen meclisimizi kuralım ve işe mezarlıklardan başlayalım” der.

Firavun ve Heman, topladıkları avaneleriyle varırlar mezarlığın etrafına ulu bir duvar çekerler. Şehir halkı sanar ki, bunlar duvarı müslümanların ölüsü ayak altından pâklansın diye yaparlar. Allah için hayırlı bir iş ederler sanırlar.
Beklerler, sonunda duvar çıkılıp, tamamlanır. Hemen o gün bir ölü getirirler. Bakarlar ki, mezarlığın kapısı bağlanmış ve heybetli iki kişi, iki kürsü üzerine oturmuş
Onlara; ‘bu mezarlığın kapısı bağlanmış, açın da ölümüzü gömelim..’
Firavun der ki; ‘yok öyle 25 kuruşa 5 köfte. On akçe vermeniz gerekiyor !
İyi de ‘niçin?’ diye sorar ölülerini defnetmek isteyenler.
Firavun yanıtlar : zira yirmi akçe vermezseniz kapı açılmaz…
– Biz bu âdeti bilmeyiz. Ölen benim anamdır.
– Al ananı, çek git… Otuz akçe vermezseniz kapı açılmaz
Vermemekte direttikçe ölülerini gömmeye gelenler, Firavun onar onar “giriş ücretini” arttırır ve 50 akçeye çıkarır.
Bakarlar ki, bu işten yoktur kurtuluş, 50 akçeyi bayılırlar !

Aradan epey bir zaman geçer. Bu arada Padişah artık yaşlanmış, takattan düşmüş, biçareleşmiştir.
Birkaç kez tekdir etmeye kalksa da, her seferinde ‘ulu padişahın emri işte budur’ yanıtını alır. Bir süre sonra da Firavun ve Heman iyice palazlanır ve yüklü bir servet sahibi olurlar.
Sonra halkın arasına girerler ve herkesle konuşmaya başlarlar;


– Nedir bu çektiğiniz sefalet ! İşsiz kalıyor, birbirinize kötülük ediyor, diş biliyorsunuz. İşi olanlarınız ise ağır vergiler altında ezilip duruyor İmdi geliniz, oyunuzu bana veriniz ki, size sultan olayım ve herkes yesin, içsin, bu yıl vergi vermeyi bile düşünmesin.

Bir sonraki yıl da aynı şekilde davranır. Halk şâd oluncaya kadar !
Sonunda halktan ‘ne devletli vezir ki, bu kadar cehd içre çalışır durur, uyku, istirahat nedir bilmez, ihsan ve iyilikte bulunmaktan geri durmaz’ sesleri yükselir ve de sultan seçerler.
Üçüncü kez, ulular ve beyler; kadılar ve ulema ve de meşayih aralarında mutabık kalıp şunu derler:


– Madem ki bizim için cehd içre çalıştı, sekiz-dokuz yıldır, onun iktidarı sayesinde halk rahat eyledi, yoksula kömür, odun, ekmek dağıttı; hastalığında doktorunu yolladı, ilâcını yok pahasına sağladı, şefkat-u ihsanı dokundu, öyleyse yeniden iktidar olması münasiptir…

Firavun’un bundan sonraki safahat ve iktidarı herkesçe malum olduğu kabul edilerek, yazıyı fazla uzatmamak için, Tarih-i Taberi’yi burada kapatıp, kapının üstündeki raf penceremize bırakalım.

* * *

Firavun, tarihteki şöhretini (infamous) Firavun olarak, kişilik yönüyle değil, Firavun sıfatıyla, sinsilik, nankörlük, sömürücülük, acımasızlık, benlik düşkünlüğü ve akla ne kadar kötülük gelirse, bu hasletlerin herbiri veya bir bölümü yahut tamamını kendinde toplayan bir “zihniyet” olarak, günümüze kadar yaşayagelmiştir. Bu yüzdendir ki, tarihin her döneminde “Firavunluk” insanoğlunun her zaman karşısına çıkmış, hep onunla birlikte ama aleyhine olmuştur.
Nerede bir gaflet, nerede bir sorumsuzluk, nerede dirayetsizlik, cehalet, yoksulluk başgöstermişse, orada “Firavunluk” filiz vermiştir. Firavun kişilik olarak Mısır’da yönetime gelmişse de, zihniyeti tüm dünyada yayılmıştır.
Asya’da, Avrupa’da, Amerika’da, Uzak Doğu’da, Orta Doğu’da, Avusturalya’da, Kutuplar’da, yerkürenin dört bir köşesinde…

* * *


RTE + FG eşittir, “Hamanlar” iktidarı…

Önce, İstanbul Üniversitesi’nde Matematik Profesörlüğü yapmış bir kişinin kaleminden, farklı tarihlerde yapılmış şu beyanlarına bakalım :

1 – Sevgili Kardeşim, (Münir). Fetullah Gülen Hocaefendiyi kestane pazarı günlerinden tanırım. O ağacın meyvelerini burada Bosna’da da görüyorum. Teknik üniversitede de iki izleyicisi öğrencim olmuştu.

2 – Fetullah Gülen Hocaefendi yeryüzüne yayılmış, eğitim yatırımları sebebiyle gayrımüslimlerle, bizlerden daha fazla haşır neşirdir. Karşılaştığı sorunlara çözüm üretme durumundadır.

3 – Sayın Kebir, bizler şükür ki “Ummi Resul”ün ümmetiyiz. Üniversite diplomalarımızla hangi çamları devirdiğimize bakılırsa, ilkokul diplomasıyla o zata hayran olunsa yeridir.

Yukarıdaki satırların sahibi, aşağıdaki ifadelerde bulunan aynı kişidir !
Sayın Kebir, net söylüyorum. Çok takdir etmeme rağmen bendeniz, Fetullah Gülen Hocaefendinin cemaatinden değilim. O cemaate mensup olmayı ayıp bir şey kabul ettiğimden değil, gerçeğin hakkı için söylüyorum.
FG’yi Kestanepazarı günlerinden tanıyan bu hocamız ( ! ) cemaat üyeliğini ağzına almaktan şiddetle kaçınmaktadır (?!)
Haklıdır da…
Niye ?
Çünki, idareyi, adliyeyi, askeriyeyi ele geçirmek, cemaat açısından, ancak yeri geldiğinde “uykuya geçme” masonik tekniği ile mümkün görülmüştür.
Hal böyle olunca, yukarıdaki kırmızı başlık, “cuk” diye yerine oturdu mu, oturmadı mı ?
Yanıtını, okuyanlarınıza bırakıyorum…
Biraz da FG cephesinden, kırmızı başlığın yerine oturup, oturmadığına bakalım, ne dersiniz ! Biyografisi konumuz dışındadır. Biz konumuzla ilgili olan açıdan bakalım.
1967 yılında Kestanepazarı/İzmir’de Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde, vaazhan olarak görev yapan FG, o yıl Hacca giden kafileye baktıktan sonra, arkadaşlarından ayrılarak, gizlice bir odaya çekilir ve hacca gitmeye maddî imkânı olmadığı için hüngür hüngür ağlamaya başlar. Bu durumu anlayan kişi (!?) dönemin DİB’in başkanıyla telefonla görüşür ve FG’nin Hacca görevli gönderilmesini sağlar.
Bugün, FG Amerika’da Pensilvanya Eyaleti’nde 100 dönümlük arazi üzerine kurulu, göl manzaralı malikanesinde kirayla yaşamını sürdürmektedir.

Basının aktardığına göre;

(…) Fethullah Gülen Pennsylvania’nın doğusunda, şehirden uzak, büyük bir malikânede kendisini koruyan ve hizmette kusur etmeyen yaklaşık 100 müridiyle ikamet ediyor. Bu uşaklar, türban ve cübbeli geleneksel islamcılar gibi değil, eğitim görmüş, takım elbiseli, kravat takan çağdaş görünümlü erkeklerden oluşuyor. Uşaklar, Hocaefendilerinin emirlerine sadık, hatta Hocaefendinin buyruğu gereği elli yaşlarına kadar evlenmeyi reddeden kişilerden oluşuyor. Bir gün evlendiklerinde, Fethullah’ın direktifleri doğrultusunda eşlerinin şeriat kurallarına göre giyinmeleri zorunlu tutuluyor. .[11]

Tam 35 yıl Fethullah’ın sağ kolu olarak görev yapmış olan Nurettin Veren’in tahminlerine göre; Türkiye’deki iki milyon hazırlık okulu öğrencisinin yüzde 75’i Gülen okullarına kayıt yaptırmıştır. . [12] Gülen, bütün Türkiye’ye yayılmış binlerce seçkin ortaokulu, üniversiteyi ve öğrenci yurtlarını kontrolü altında tutuyor. Bunların en büyüğüne Fatih Üniversitesi olan özel üniversiteler de dahildir. Türkiye dışında Gülen hareketi yüzlerce ortaöğretim kurumu ile dünyanın her yanına yayılmış, yaklaşık 110 ülkede düzinelerce üniversite işletiyor…
Bu kadarı konumuz açısından “Hamanlar İktidarı”nı yeterince açığa çıkarıyor zannımca…

RTE ve Hamanları

Mavi Marmara olayı ve onun yaşandığı gece İskenderun’da, kent merkezinde, Deniz Kuvvetleri’ne ait askeri birliğe ansızın yapılan baskının ardından, 6 askerimizin şehit edilmesi “One Minute” delikanlılığına tuz biber ekince, atom karınca Dışişleri Bakanımızın beyanatları birdenbire Pensilvanya’dan gelen talimatla dumura uğradı. Çünki, Hamanbaşı Bülent ARINÇ bey ‘Hocaefendi ne söylerse doğrudur’ diyerek bu milli utancı sineye çektirdi ve herkes de sustu ( ! )
Bugün ise, CHP Mersin Milletvekili İsa GÖK, nerdeyse Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde linç edilecek durumda ! Çünki, FG’nin İslâm ile alâkası olmadığını belgeleriyle ortaya koyuyor !
FG’nin İslâm ile alâkasının olmadığı zaten kendi sitesinde yayınladığı makalede yeterince açıktır ! Bu makalede FG, İslâm’ın amentüsünün temelini teşkil eden ‘Tevhid’ akidesini, Hırıstiyanlığın amentüsünün temeli olan ‘Teslis’ inancıyla özdeşleştiriyor. Hırıstiyanların, Hz.Muhammed’i peygamber kabul etmemesini, teferruat gibi görüp, ‘Muhammedun Rasullullah’ demenin bir kemelat, diğer deyişi ile olgunluk olduğunu, İslâm’ın şartıntan çıkarıyor. Bu durumda FG’ye Müslüman demek zaten İslâm’a aykırıdır !

* * *

Şu Yüce Allah’ın hikmetine bakın ki; RTE, başbakanlıktan önce, İstanbul Belediye Reisliği’ne seçilir, seçilmez, ilk icraatlarından biri, Arnavutköy’de gayrımüslimlere ait olan mezarlığın etrafını duvarla tahkim edip, mezarlığı temizlemek olmuştur ( !? ) Daha sonra Yerebatan Sarayı’na atılan dilek paralarını toplatıp, kartpostallar yaptırarak satışa sunmuştur.
AKP’nin seçim programlarında vaadler peşipeşine sıralandı ! Bugün geldiğimiz noktada, 14 milyon yoksul vatandaşımızın varlığından bahisle, sosyal devlet anlayışını öne sürerek, kömür, buzdolabı ve benzeri beyaz eşya dağıtarak yoksulları memnun ediyor ( !? ) . İşsizlik % 14. Sendikalı işçiler giderek taşeron firmaların kucağına oturtuluyor. Zina suç değil ama, başbakan başı türbanlı kızıyla müslümanlığını kabul ettiriyor. Cumhurbaşkanı, yurtdışında FG okullarını ziyaret ederek, ancak bu yolla Türklüğü yüceltmenin peşinde koşuyor. Başbakanın hanımı, Cumhurbaşkanının hanımıyla uzun süredir küs ! Konuşmuyorlar. Emekli, işçi, memur, enflasyon altında ezilirken, enflasyon tespitinde TÜİK akla hayâle gelmeyen mallardaki fiyat artışlarıyla tek haneli enflasyonla % 4.25 zammı uygun görüyor. Milletvekillerine tasarruf tedbirleri çerçevesinde lojmanları yasaklayan başbakanın, Maliye Bakanı Unakıtan’ın kızına kısrağına sağladığı nedensiz zenginleşmelerine karşı tık sesi çıkmıyor. Milletvekillerinin her biri Ankara’nın en mütena semtlerinde lüks daire sahipleri olmanın yanısıra, lüks arabaları ile safahat ve saltanat içinde yüzmeye devam ediyorlar.
Ve hepsinden önemlisi; başbakan dünyayı nükleer enerjiye kurban eden devletlerle aynı safta yer almanın çabası içinde ! Evde tüp kullanmayacak mıyız ? Köprüden geçmeyecek miyiz? Diyor…
Öyle anlaşılmaktadır ki; başbakan İmam Hatip Liselerine de ihanet ediyor. Çünki, Kur’an-ı Kerimi anlamanın en önemli tekniklerinden biri ‘Kıyas’tır. Başbakanın kıyas bilgisi onun gerçek kişiliğini açığa çıkarıyor !
Firavunlaşan” dünyamıza artık ne Hz.Musa, ne Hz.İsa ne de Hz.Muhammed gelecektir ! Peygamberimizin bir daha gelmemesi, dünyanın sahipsiz olduğunu göstermez. Japonya’nın bir ruh vermediği kalan robotları nerelerde acaba ? Şu reaktörleri soğutmada niçin kullanılmıyorlar !
Önce deprem, sonra tsunami ve daha sonra da nükleer facia…
Bunlar bizlere, dünyanın sahipsiz olmadığını yeterince göstermiyorsa, söylenebilecek bir söz yoktur. Buraya kadar söylediklerimi de unutun !
Dünyayı paylaşanlar bilmelidir ki; yerküremiz “LÜKATA” değildir. Bunu kabul ediyorsak…
Türkiye’nin de “Lükata” olmadığını başbakana kabul ettirmemiz gerekiyor. Sataşmadan, muhatap olmadan, Mersinli çiftçinin durumuna düşmeden…

12 Haziran 2011 Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve herkes açısından başbakana değil, dünyayı paylaşanların hepsine, yerküremizin lükata olmadığını kanıtlama fırsatıdır. Bu fırsatın ne kadar önemli olduğunu da, Kur’an-ı Kerim bizlere son derece açık bir şekilde, ihtar ederek bildiriyor:

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de mutlaka yemek yiyorlar, sokaklarda yürüyorlardı. Biz sizi birbiriniz için imtihan aracı yaptık. Rabbin herşeyi görmektedir – Furkan, 20”

Peygamberler, “Firavunlaşma”yı ortadan kaldırarak, insanlığa daha güzel bir dünya ve sonrasını kazandırmaya çalışanlardır. Onlar, köşklerde değil, insanlarla birlikte oldular. Daha sonra insanlar birbirlerine iyi örnek olmak sorumluluğuyla baş başa bırakıldılar. Yanlış kıyas yaparak kötülüğe ortak olmaktan men edildiler. Ve nihayet, dünyanın sahibi genele hitap ederek, bu gezegenin sahipsiz olmadığını, hiç kimsenin lükata muamelesi yapamayacağını ihtar ettiler.
İnanmak veya inanmamak…
En başta ifade ettiğim…
Herkesin özgürlüğü ve sorumluluğu yaşamı belirler. Kendimize neyi revâ görürsek, yaşamımız da ona göre şekillenecektir !
Elbette anlayan…

İskenderun, 30 Mart 2011

%d bloggers like this: