12 Haziran Genel Seçimler’i ve “Millet Egemenliği”nin kaderi…



‘Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Milletin’dir ilkesinin vardığı nokta…



©Münir Kebir

Dünya,1989 yılında iki kutuplu iken ,soğuk savaş dönemini geride bırakıp, tek kutuplu dünya olarak yeni bir statü ile insanlığı içinde barındırmaya başlarken, hiç kimse ABD’nin bundan sonraki dönemde, dünyayı ‘Yahudi Siyonizmi’nin kucağına oturtacağını düşünmemişti.
Türkiye,Kurtuluş Mücadelesi sonunda bağımsız bir ulus devlet olmayı başarmıştı fakat, Demokrasi, Demokratik Cumhuriyet ve insanı esas alan Hukuk düzeni, üretime yönelik kalkınma, ezbercilikten uzak, yeteneği ve bilgiyi esas alan eğitim sistemi henüz ülkede tesis edilmemişti.
Bir yandan batılı emperyalist güçlere karşı direnç göstermek, diğer taraftan Lenin’in, Stalin’in Allahsız komünist modelinden uzak durma savaşı veriyordu. Soğuk savaş dedikleri, bu iki gücün köşe kapma yarışıydı. Türkiye bu zorluklarla mı başetsin yoksa soğuk savaşın oyunlarına mı karşı koysun? Böylesi bir zorluk içindeyken, ülkenin yönetimi Milli Şef İnönü’nün iki dudağı arasında kalmıştı.
Atatürk’ün devrimleri henüz olgunlaşmadan, yönetim ülkeyi ‘Ağa-Şeyh-Devlet’ üçlüsünün iradesine bıraktı. Çok partili sisteme geçildi. Artık ülkede kalkınmayı sağlayacak proje üretmek yerine hamaset ve demagojik vatandaşlık hakim hale geldi. Kaçakçılık, cinayet şebekeleri, soygun ve talan, sömürü ; “Ne yaptımsa devletim için yaptım…biz kendimizi devlete adamış insanlarız, kimse bize devlete hizmet etmiş olmanın dışında bir isnatta bulunamaz..” hamasetiyle sahte vatandaşlık ülkede hakim hale getirildi.

Burada yeri gelmişken, İrlandalı oyuncu yazar olarak tanınan, ama -bana göre- dünya siyasetine oldukça düşündürücü fikirler kazandıran Bernard Shaw’ın bir sözünü hatırlatacağım; “unutmayalım ki, her alçağın son sığınağı vatanseverliktir”


Evet, Türkiye, Berlin Duvarının yıkıldığı 1989 yılı ardından artık 12 Eylül 1980’den sonra kurulan merkez sağ partilerin palazlandığı ve sanki ilelebet hüküm süreceği ülke olma vasfını kazandı..


Çünki, Stalin’in “Allahsız Kominizmi” yıkılmış,dünya Amerika Birleşik Devletlerinin kendisini jandarma olarak gördüğü,tek kutuplu, tek liderli ‘küreselleşme sürecine’ girmişti.

Bu süreç Türkiye’de, yukarıda belirttiğim “ne yaptımsa devletim için yaptım” hamasetiyle artık, bu küreselleşmenin aracı olmuş ve bu sayede ANAP, DYP, MHP ve Erbakan’ın “Milli Görüş” ideolojisiyle vasıflandırdığı FP, kendilerine rol biçmişlerdi.

ANAP, DYP ve MHP’nin kendi aralarında paylaştığı, ama dışa karşı ketum davrandıkları ortak noktaları olan “Derin Devlet” ABD’nin hükümranlığının Türkiye’de meşrulaştırılmasında manivela görevi görürken, MHP kendinden başkasına “Milliyetçiliği” kaptırmamanın telâşı ile bundan elde ettiği rantla yaşamını koruma yolunu seçti.

ANAP, 12 Eylül içinde Evren’in icazetiyle ‘Türk Siyaset Sahnesi’ne çıkarken, liberal sağı kendine sancak edindi ama, mukeddesatçı ögeyi de elden bırakmadı. ANAP’ın milliyetçiliği bu iki öge arasında şekillenen, başka bir ifadeyle MHP’nin radikalliğine karşı ılımlı milliyetçilik olarak sahneye çıktı ve bu sayede yeteri derecede rağbet gördü. Bu sayede ANAP 12 Eylül militarizmini kendi vizyonuyla boyayarak sivilleştirdi. Ne var ki, ekonomide faaliyetler kayıt dışı bırakılmıştı. Rüşvet ve yolsuzluk ülkede adeta meşru bir model içine alınmıştı. Buna ilaveten yüksek enflasyon ANAP’ın sonunu getirdi.
DYP ise, Türkiye’nin koşulları içerisinde “piç” doğmuş bir parti olmaktan öteye geçememiştir.
‘Kadın Başbakan’ fantazisi, Erdal İnönü’nün,sadece İkinci Adam’ın oğlu olma fantazisiyle birleşmesinden sonra,”Baba”nın Cumhurbaşkanı ihtirasıyla iktidar olmayı başarmış bir parti…
Bundan dolayıdır ki; “Ne yaptımsa Devletim için yaptım….biz kendimizi devlete adamış insanlarız, kimse bize devlete hizmet etmiş olmanın dışında bir isnatta bulunamaz…” hamasetiyle iktidarlığını yürütmekten öte, ülkeye bir çivi dahi çakamamış, – bırakalım çivi çakmasını – üç aylık hazine bonosuna % 50 faiz vererek, aldığı borçlarla memurların maaşını ödeyebilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti; dine ve geleneğe dayalı yönetim ve yaşam biçiminin, devrimle tasfiye edilerek, yerine, Batı’nın pozitivist (akla ve bilime )dayalı modelinin “Halk eğemenliği” olarak ikâme edilmesiyle kuruldu.
Amaç buydu……
Fakat,Halk kendini tanıyacak durumda değildi ki, neye egemen olduğunu da tanıyabilsin (!) Bu yüzden sivil ve asker bürokratlardan oluşan sınıfın eğemenliği, ‘Halk Egemenliği’nin yerini aldı.
Bunun sonucunda;
Laiklik; başlangıçta Atatürk’ün Ulus Devlet modeli; dini de kapsayan bir sistem olacağı yerde, bu bürokrat sınıfın müdahele ve yaptırım gücüyle; dinî inanışın devlet tarafından belirlenmesi hüviyetini kazandı. Zaten ‘Laiklik’ başlangıçta hatalıydı. Çünki amaç, dinî inanışın bireysel özgürlükler bağlamında görülmesiydi. Bunun da adı ‘Seküler Devlet’ti.
İşte bu yüzden;
Laiklik taraftarları, kendilerini Müslüman olarak takdim ederken, İslâm’ın tüm emirlerinin dışında kalmayı “laiklik” olarak kabullendiler.(!?)
İslâm’ın emirlerine yeteri derecede bağlı kalanlar da, hem kendilerini cemaat batağına saplanmaktan kurtaramadılar, hem de laiklerin tutarsız müdahalelerine karşıt bir cephe oluşturdular.
İşte bu kaos ve kısır döngü;
‘Türk Siyaset Hayatı’na Necmettin Erbakan’I; sosyal hayata da Fethullah Gülen’i kazandırdı. Biri ‘Parti’, diğeri de ‘Cemaat’ başkanı….
İsmet İnönü Erbakan için; ” bu memleket bir tane adam çıkardı o da dinci çıktı” sözü, laikliğin devletin dini belirlediği gerçeğini ortaya koymuştu. Necmettin Erbakan, 28 Şubat 1997’de adına ‘post-modern’ darbe dedikleri, asker bürokratlar tarafından, darbe tehdidiyle meclisten uzaklaştırıldı.
Fakat asıl mesele Necmettin Erbakan’ın uzaklaştırılmasından sonra başladı.
Erbakan,dinî hassasiyetlerini, laiklik kör dövüşüne karşı savunma moduyla sürdürürken, aynı zamanda ülke ekonomisini düzelterek, işsizlik sorununa karşı yatırımlara girip, ülkede özellikle orta tabakanın refah düzeyini yükseltmeyi başardı. Bununla da sınırlı kalmayarak, Batı emperyalizmine karşı durmanın yanında, Siyonist teşkilatlanma olan CFR’yi de deşifre ettti.
Sonradan anlaşıldı ki,
Müslümanlar’a dinini yaşama imkanı; Batı emperyalizmi ve CFR eliyle, devlet tarafından belirlenmedikçe, asla mümkün olmayacaktır.
Tabandan gelen patlamalara karşı ise, Fethullah Gülen; Müslüman vizyonuyla sahneye çıkarıldı. Onun belirlediği İslam; “Cünüp Müslüman, abdestli Vatikan” modeli vasıtasıyla laiklikle örtüşebilmekteydi.
Bunun için,Fethullah Gülen, Kur’anın Al-i İmran suresinin 64 ayetine, ‘ehl-I kitapla amentüde ittifakımız var’ diyerek, Müslümanlar’la Hırıstiyanlar’ı aynı amentüde birleştirirken, ABD ve Siyonizmin desteğiyle de, Necmettin Erbakan’ın yetiştirdiği kadroyu, Türkiye’de iktidar yapmayı başardılar.
AK Parti iktidarını……
2002’den bu yana devletin tüm birimlerini teslim alan AK Parti, sivil bürokratlarını, asker bürokratların da üstüne çıkararak, 2011’den sonra ‘Başkanlık Sistemi’yle, Fethullah Gülen’in “Cünüp Müslüman,Abdestli Vatikan” modeline uygun İslâm’ı, tesis etmeye çalışacakdır.
Bu, Atatürkün 1922’den bu yana tesis etmeye çalıştığı “Halk Eğemenliği”nin bugün geldiği yeri göstermektedir!

****
Necmettin Erbakan’ın vefatı, AK Partinin bugüne kadar açıklamaya çekindiği, cemaat vesayetini, bugünden sonra artık rahatça kabul edeceği anlamına da gelmektedir.

Necmettin Erbakan vefat etmiştir. Kendisine Yüce Mevlâ’dan rahmet dilemek bizim için bir görevdir. Bu görevi Müslüman kimliğimizin bir gereği sayarken, gerçek vatandaş olmamızın gereği olarak ta; 12 Haziran 2011 seçimlerinin, “Halk Egemenliği” sonucunu doğurmasını Yüce Allah’tan dilemek zorundayız.

%d bloggers like this: