“Şiir kelimelerle yazılır, ama Mardin’de taşlarla yazılmış olmalı…



“Haç ile Hilâl ve kucak kucağa Artuklu Osmanlı Bizans…”


zamanı
gözlerinle görürsün burda

yontma taştır
yüzgörümlüğü
sevgilinin
sevda var olmuştur
ve vardır
taş odalarda

asur urartu selçuk
havada tüten
kucak kucağadır
haç ile hilal
ve kucak kucağa
artuklu osmanlı bizans

yüceden bakarsın ovaya
mezopotamya ovası evet
evet evet mezopotamya

insan
fakirin zenginin
yaşlının gencin
gözlerinde insan
bin yılların ardından
bakar bakar gönenirsin
ebedi taştır bu belde
kâinat gibi

* * * * *


Otuz yıl kadar önce üniversitemizde güzel bir uygulama vardı. Rektörlük bir otobüs tahsis eder, tıp fakültesi stajyer öğrencileri öğretim üyeleri eşliğinde hastane ve sağlık ocaklarını yerinde görmek amacıyla Doğu ve Güneydoğu illerine giderdi. Sanırım 1981 yılı idi, böyle bir geziye kafile başkanı olarak katılmıştım. Çok kısa zamanda birçok ili dolaştığımız ve gezinin amacı başka olduğu için, gördüğüm yerler hayal meyal hatırımda kalmıştı. Mardin deyince Deyruzzafaran diye bir Süryani Manastırı geliyordu gözümün önüne. Harika mimarisi, mistik atmosferi, tertemiz ve bakımlı bahçe ve ibadet alanları ile…


Urfa, Diyarbakır, Erzurum, Elazığ, Van, Kars, Muş, Bitlis, Maraş vb. ile ilgili hatıralarım da vardı, ama Mardin diyordum. Bir gün Mardin’e gidebilsem… Belki TV programlarının, turizm acentelerinin etkisi olmuştu. Bir de UNESCO tabii.


Bir gün aile dostu Fatma Ceylan kızıma telefon etmiş: “Mardin’e gidiyorum, bir isteğiniz var mı ablacım” demiş. Ne isteğimiz olacak; cevizli sucuk, telkâri takı seti filan değil mi? Yok hiçbiri değil, isteğimiz: Mardin.


Yani ben Şeker Bayramı’nın üçüncü günü 22 Eylül 2009’da yola çıkacak Fatma Ceylan’a hemen askıntı olup kendimi Mardin’e atayım dedim. Hiç olmazsa havaalanından otele, oradan da bir turizm acentesine ulaşmak için yardımcı olurdu. O zamana kadar Mardin misafirperverliğinin ne demek olduğunu bilmiyordum. İnternette bir turizm acentesinin dört günlük bayram programı vardı. Oturdum, görülecek yerleri satır satır not ettim. Bu sefer de kalacak yer sorunu çıktı. Otellerde yer kalmamış. Sağ olsun Mardinli dost Dr. Beşir araya girdi de bir kamu misafirhanesinde yer bulundu. Anlaşılacağı gibi planım otele yerleşmek, bir turist kafilesine katılıp geziden dört gün sonra İzmir’e dönmekti.


Günü geldi, yola çıktık. Mardin’e indiğimizde havaalanı bana biraz Çiğli Havaalanını çağrıştırdı. Bir de ne göreyim? Alanda dört gün için kiralanmış bir araba, direksiyonda da Fatma Ceylan’ın yakın akrabası Ramazan Bey bizi beklemiyor mu? Altımızda arabamız misafirhaneye geldik. Kamu kuruluşunun yöneticisi Hıdır Bey ve değerli eşi Günay Hanım candan yürekten karşıladılar bizi. Biraz hoşbeşten sonra Mardin merkeze doğru yola koyulduk. Gezimiz başlamıştı. Gezimiz diyorum çünkü kaldığım sürece beni hiç yalnız bırakmadılar.


Şehir gökyüzünden yere ağmış, veya basamak basamak güneşe yükselmiş gibiydi. Yukarı Mezopotamya Ovası, bin yüz metre yükseklikteki Mardin’in boşlukta asılı olup gökyüzüne ait olduğu duygusunu yaratır. Ova, geceleri Türkiye ve Suriye köylerinin yıldızlar gibi ışıdığı karanlık bir deniz gibi uzar gider. Kent, ovanın güneşe yaklaştığı Mardin eşiğinin güney yamacına taştan bir taç gibi kurulmuştur. Yüksek eğim nedeniyle üst üste yaslanan kiliseler, camiler boyalı bedenlerini güneşe uzatmışçasına durur. Sokak aralarına gizlenen her biri sanat şaheseri Mardin evlerine bakıldığında taş işçiliğinin zirvesi ile tanışılır.


Şiir kelimelerle yazılır, burada taşlarla yazılmış diye düşünmeye başlamıştım. Şiirsellik iyi hoş da -ismi lazım değil- şirket uçakta hiçbir ikramda bulunmamıştı. Gölgelik bir bahçe gördüm. Kapıda Yusuf Usta yazıyordu (restoran yani). Et ve süt ürünleri meşhur burada. Kebapları cidden nefisti. Soğuk ayran, kulplu kalaylı bakır taslarla geliyordu. Yalnız ayranı kâsenin kulpundan tutup içmiyordunuz. Bir de küçük kepçe koymuşlar tasın içine, ayran bu kepçeyle içiliyordu. Yabancı turistler bunu sos kabı sanıyorlarmış.


Sıra elimdeki gezi notlarına geldi. Güneş Kenti’ne tırmanma başlıyordu. Mardin merkezde biraz dolaştıktan sonra akşama doğru misafirhaneye dönüldü. Hıdır Beylerin lojmanı da yakın. Baktım bir süre sonra Günay Hanım, bayram yemeği kaburga dolması başta olmak üzere bir tepsi donatmış gelmiş. Hepsinden tadıyorum, bir kısmını dolaba kaldırmak için izin istiyorum. Uzun uzun sohbet ediyoruz, kırk yıllık dost gibi. Günay Hanımı uğurladıktan sonra elimdeki gezi broşürlerine haritalara bakıyorum. Bakalım: Kimmiş bu Mardin?


Mardin’deki insanlık tarihinin geçmişi MÖ. 6000 – 6500 yıllarına değin uzanmaktadır. Bölgenin ilk yerleşimcileri sırasıyla; Halaf ve Ubeyd kültürünün temsilcileri, Subariler, Sümerler ve Akadlar oldu. Orta Tunç Çağ’ında (M. Ö. 2500-1800) bölgeye Hurileri hâkimiyetleri altına alan Mittaniler hâkimdir. Zamanla önce Hititler, ardından Asurlular yöreyi ele geçirir. Mardin ve çevresi MÖ. 6. yüzyıldan MÖ. 4. yüzyıla kadar Pers egemenliğinde kalır. Büyük İskender’in fethinden sonra Selevkoslar ve Partlar sırayla idareyi alır Kent 199 yılında Roma eyaleti olur. Arapların 640 yılında burada egemenlik kurmasına kadar Bizans, Sasaniler ve Persler arasında el değiştirir. Mardin 7. yüzyılda Abbasi, 9. yüzyılda Hamdani, ardından kısa bir süre Mervani egemenliğini yaşar. 1104’de Artuklular egemenliğini ilan eder. 13. yüzyılda İlhanlı-Moğol dönemini 14. yüzyılda Karakoyunlu, 15. yüzyılda Akkoyunlu hâkimiyeti izler. İran Safevi hükümdarı Şah İsmail, Mardin’i alsa da Osmanlı ordusunun 1517’de yöreyi ele geçirmesiyle kentin tarih içindeki gelgitleri son bulur. Kente Romalılar Maride, Persler Marde, Bizanslılar Mardia, Süryaniler Merdi veya Merdo, Araplar Maridin derlerdi.


Tarih boyunca kültürler kaynağı olma kimliği ile çeşitli uygarlıklara kucak açmış, Arap, Kürt, Ermeni, Türkmen, Çeçen gibi birçok etnik, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Süryani, Yakubi, Keldani, Nesturi ve Yezidi gibi farklı inanç gruplarındaki insanların binlerce yıl hoşgörü sevgi ve saygıyla bir arada yaşadığı dünyada eşi olmayan bir Mezopotamya başkentidir Mardin.


Hani bazı yabancılar turist olarak Türkiye’ye gelir de sonra Antalya, Marmaris, Kaş’ta bir evceğiz alıp yerleşmeye kalkar ya, bir an düşündüm, üç beş günle yetinmeyip Mardin’de az biraz yerleşsem nasıl olur diye. Güzel olur da, Mardin kalesine çıkmaya kalksam ne yaparım acaba? Hani şu Hamdaniler tarafından 975-976 yıllarında inşa edilen bin iki yüz metre yükseklikteki kale. Önce Al-Baz, yani şahin kalesi adını almış, gün gelmiş ismi değişmiş Kal-At Garap (Karga Kalesi) diye nam salmış. Kale, kentini tarih boyunca başarıyla korumuş. Öyle ki, 14. yüzyılda Anadolu’ya gelen Timurlenk ne kadar uğraşsa da onu fethedememiş Kaleye çıkmayı bir yana bırakalım. Markete gittim, fileyi doldurdum. Beş on kilo geldi, yükü dar sokaklardan merdivenlerden eve getirmek için vasıtayı her zaman nerde bulacaktım ki… Kaleye çıkmak o kadar da imkânsız değil canım. Nasıl çıktım Hasankeyf Kalesi’ne? Kalede mevcut yüzlerce mesken mağarasında insanların milattan yüzlerce yıl önce ilk defa ne zaman yaşadıkları bilinmemektedir. MS. 363 yılında Bizanslılar burayı sağlam kayadan oluşan bir kale haline getirdiler. Tamamı tabii kayalardan oluşan binlerce mağara, gizli suyolu, türbeler, Büyük Saray, Küçük Saray, Ulu cami harabeleri, mescitler, yüzlerce dokuma tezgâhı bulunmaktadır. Kale, 451’de Süryani Piskoposluğunun merkezi olarak kurulmuş. Artukoğullarının en önemli yapısı olan surlar 1260’larda Moğollar tarafından yıkılmıştır Kalenin Dicle Irmağı’na inen 200 basamaklı merdiveni günümüzde de sağlamdır. İşte kaleye o basamaklardan çıkmış bulunuyorum. Önce çıkmaya niyetim yoktu. Kalenin eteğinde mağaradan dönüştürülmüş bir kafe gördük; Yolgeçen Hanı. Yer minderleri üzerine halılar serilmiş, iki üç basamakla çıkılan tahtlara yine minder halı döşenmiş. ’’Mırra’’içmek için oturuyorsun, Türk Kahvesi’ne fit olarak kalkıyorsun. Güzel bir zaman geçirdik. Mardinli arkadaşlarımdan biri henüz çıkmamış Hasankeyf Kalesi’ne. Gönlüm razı gelmedi. Hadi çıkalım, dedim. Yarı yolda basamağa bir öpücük kondurdum. Sol ayağımın kaval kemiği bölgesinde bir morlukla kalktım basamaktan. Yeri öptüm anlayacağınız. Meğer taşlar Dicle’den alınırmış ve kayganmış(!) da ondan… Dicle üzerindeki taş köprüyü kalenin burcundan seyretmek gerçekten doyulmaz bir manzara. Ilısu Barajı da yapılsa Hasankeyf de sağ kalsa ne iyi olur. Bir orta yol bulunmalı diyorum.


Şimdi biraz da Midyat: Öykülerin, kültürün, dinin, dilin ve buluşmanın mekânı olarak Mardin’in küçük bir benzeri. Asur kaynaklarında “Mati-Yatu” olarak bilinen, klasik çağlarda “Matiate”, yani mağaralar kenti olarak adlandırılan şehrin tarihi MÖ. 2. yıla kadar uzanır. İnişli çıkışlı sokakları, kübik prizmaları andıran evleri, uyuma ve çocuklara oyun alanı damları ile Midyat, Yukarı Mezopotamya’nın en güzel kentlerindendir. Dünyanın en eski manatsırlarından olan Mor Gabriel (Deyr-ül Umur) ve 200 yaşını devirmiş Ulu Cami de buradadır. Küçük el sanatları gelişmiştir. Özellikle telkâri denilen gümüş işlemeciliği çok ünlüdür. Midyat ile Nusaybin arasında yer alan Beyaz Su denilen mesire yeri adeta çölde bir vaha gibidir. Hasankeyf’de Dicle kenarında kurulmuş tahtlara benzer biçimde yer minderleri ve halılarla döşenmiş dinlenme alanları bulunur. Beyaz Su ırmağında ayaklarınızı da dinlendirebilir, hatta yemeğinizi su içine kurulan masada yiyebilirsiniz. Galiba baraj inşasında Beyaz Su’dan yararlanma projesi varmış.


Yahya Kemal bir şiirinde; “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul/Görmedim gezmediğim sevmediğim bir yer” demiş ya, üç dört günde Mardin için bunu söylemek zor. Gezdiğim gördüğüm sevdiğim yerleri dile getirmek istesem biraz uzun olur. Yine de kısaca belirteyim: Deyruzzafaran Manastırı. Kasımiye Medresesi, Mardin Müzesi, Çarşı, Dara Harabeleri, Savur Evleri, Nusaybin Çarşısı, Mor Yakup Kilisesi, Zeynel Abidin Camii. Görebildiğim yerler bunlar da, görmediklerimi sıralamaya kalkarsam yazı büsbütün okunmaz olur Kısa kısa belirtmeye çalışacağım, birkaç resim ilavesi ile belki işimiz kolaylaşır.



Biraz da Mardin evlerine bakalım. Evler dağın eğimine göre planlanmıştır, öyle ki birinin çatısı, üsttekinin avlusunu oluşturur. Mardin evlerinin en göze çarpan özelliği, ince işlenmiş dekoratif taş işçiliğidir. Şehir “abbara” denilen bir geçitler şebekesiyle bağlanmıştır. Abbaralar bazen evlerin altından geçer, yazın sıcaktan kışın da soğuk ve yağmurdan koruma özellikleri vardır. Evlerin girişi alt kattadır. Katların sayısı eğimin derecesine bağlıdır. Her katın sokağa direkt cephesi vardır. Evlerde üç tarafı kapalı rüzgâr alan eyvanlar vardır. Zengin ailelerde kubbeli olabilir. Süslü ve fıskıyeli havuzlar en sıcak aylarda bile evi serin tutar. Mardin evleri aşırı süslü taş işlemeleriyle dekore edilmiştir. Kapı pencere çerçeveleri, sütunlar, kemerler vb.


Mardin çevresinde Kızıltepe, Ömerli, Midyat’da bloklar halinde çıkarılan kireçtaşı isteğe göre kesilir. Delikli kirli beyaz olanı mezar taşları, trabzan parmaklıkları yapımında, daha yumuşak parlak beyaz taş ise ince işlerde kullanılır. Bugün PTT Binası olarak kullanılan ve 1890’da Ermeni Ailesi Karsaslar için yapılan rezidans, zengin ve özenli taş işçiliğine güzel bir örnektir. Daha başka örnekler de verilebilir.


Bugün Mardin Müzesi olarak değerlendirilen eski Süryani Katolik Patrikhanesi ve hemen bitişiğindeki Meryemana Kilisesi 19. yüzyılda inşa edilmiş. Tam 21 sütun üzerine oturtulmuş kilisede kemer, yuvarlak taş sütunlar ve avlu korkulukları bulunuyor. Patriğin oturma ve İncil vaaz yeri ahşap el işçiliği örneği üzüm salkımı motiflerle bezenmiş. 1988’de Kültür Bakanlığına devredilen Patrikhane’nin bir kısmı 19. yüzyıl başlarında yol yapımında yıkılmıştır. Mardin Müzesi koleksiyonunda MÖ. 4. yüzyıla uzanan eserler vardır. MÖ. 8. yüzyılda Mardin ve çevresi Asurlular tarafından yönetiliyordu. Bu devirden kalma eserler Girnavaz Höyüğünden çıkarılmaktadır. MÖ. 3. yüzyılda Mardin’in Büyük İskender tarafından fethiyle Helenistik devir başlamış ve MÖ. 1. yüzyıla kadar sürmüştür. Romalılar MÖ. 133’de Yunan yönetimindeki Doğu Akdeniz topraklarını almışlar ve Fırat nehri doğu Roma İmparatorluğunun sınırını oluşturmuştur. Rahabdium-Hafemtay ve Savur müdafaa kaleleri bu sırada inşa edilmiştir. Roma İmparatorluğunun bölünmesinden sonra, Doğu Roma İmparatorluğu bir süre daha bölgede egemen olmuştur. Dermetian Kalesi, Dara Harabeleri ve Mor Gabriel Manastırı (Deyr-Ül Umur) bu dönemden kalmadır (Bizans Dönemi). Mervaniler’den sonra bölgede Selçuk egemenliği başlamıştır. Mardin Müzesi’nde bu devirden kalma tabletler, silindirik veya pul mühürler, heykelcikler, mücevherler, altın ve gümüş sikkeler bulunmaktadır.


Artuklu Hanedanı, Selçuk emiri Artuk Bey’in oğulları tarafından üç kolda kurulmuştur: Hısn-ı Keyfa (Hasankeyf), Harput ve Mardin. Mardin kolu Haçlılar’a karşı başarılı savaşlar yapmış İlgazi tarafından 1108’de kurulmuştur. Artuklular zayıflamaya başlayınca Eyyubiler, Anadolu Selçukları ve İlhanlılara tabi olmaya başlamış; Akkoyunlu ve Karakoyunlular’ın saldırısına uğramışlardır. Artuklu Saltanatı 1408’de Karakoyunlular tarafından sonlandırılmıştır. Mardin ve çevresi, Artuklu döneminden kalan eserlerle gönenmiştir. Artuklu Mimarisi eski Türk teknik ve stillerinin Anadolu Kültür ve iklimine adaptasyonunu temsil eder.


Osmanlı devri Yavuz Selim’in bölgeyi fethiyle (1517) başlamış, bölge önemli bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Mardin Müzesi’inde bu dönemden kalma oklar, yaylar, kılıçlar, tüfekler, yatağanlar, Kütahya porseleni, Türk kaligrafisi ve derviş dergâhlarından objeler bulunur.


Anadolu’da Hıristiyanlık MS. 1. yüzyılda yayılmıştır. Hıristiyanlığı önce Süryaniler kabul etmiş ve yeni dinin Güneydoğu Anadolu illeri Antakya, Malatya, Adıyaman, Diyarbakır, Urfa ve Mardin’de yayılmasına yardım etmişlerdir. İsa’nın Havarileri Hıristiyanlığı Anadolu topraklarına yaymışlar, 4. yüzyılda Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olmuştur. Mardin, Roma ve Bizans İmparatorlukları’nda Hıristiyanlığın önemli bir merkezi olmuştur. Osmanlı döneminde de devam eden statü, zamanla İslam ve Türklerin müdahalesine uğramıştır.


Süryani Kadim Cemaati’ne 1932 yılına dek Patriklik merkezliği yapmış olan Deyruzzafaran Manastırı, Mardin’in 4 kilometre doğusunda, şirin bir dağ yamacında, Mardin Ovasına hâkim bir noktadadır. Üç kattan oluşan Manastır 5. yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle bugünkü haline 18. yüzyılda kavuşmuştur. Milattan önce Güneş Tapınağı, daha sonra da Romalılarca kale olarak kullanılan bir kompleks üzerine inşa edilmiştir. Mardin ve Kefertüth Metropoliti Aziz Hananyo’nun 793 yılından başlayarak büyük bir tadilat yapmasından sonra da Manastır onun adıyla Mor Hananyo manastırı olarak bilindi. 15. yüzyıldan sonra da Manastır’ın etrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı Deyruzzafaran (Safran Manastırı) adı ile anılmaya başlamıştır. Biraz da Savur ve Nusaybin diyelim. Savur’a götüren yollar güzel. Yol boyunca kavak, badem, ceviz ağaçları. Sonra bir yerde okudum terementi ve sumak ağaçları da varmış. Günay Hanım da bu gün bizimle, buraların armudu meşhurdur diyor. Bir ara Ramazan Bey arabayı durduruyor. Bakıyoruz dolum döküm armut ağaçları. Hemen iniyoruz armutlar toplanıyor buz gibi suyla yıkanıyor. Orta yaşlı yanık tenli bahçe sahibi güler yüzle yaklaşıyor. Bir şeyler söylüyor. Ben de gülerek başımı sallıyorum. Meğer Kürtçe hoş geldin, nasılsın diyormuş. Grubumuzda hem Arapça, hem Kürtçe biliniyor. Kürtçe tercümanımız Ramazan Bey. Savur Evleri çok ünlü. Konaklar turizme butik otel olarak açılmaya başlamış. Dar ve yokuş sokaklarda ulaşıyoruz sonunda Hacı Abdullah Bey Konağı’na. Aile fertleri hâlâ konakta yaşıyor. Torunu Aydın Bey açıyor kapıyı. Nezaket karşısında misafirliğin tadını çıkarıyoruz. Duvarda ailenin şeceresi asılı. Hz. Muhammed’e uzanan bir aile. Oturma odaları, salon, yatak odaları. Oturma odasında halk arasında makatlik de denilen sedirler, kar beyazı delik işi dantel örtüler Batı’da eşyaya dokunmayınız diye yazar ya, burada sedire oturabiliyorsun Aydın Bey biraz yorgun, solgun görünüyor. Tıbbiyeliliğim aklıma geliyor, hemen sormaya başlıyorum. İyiymiş, günde bir öğün yiyebilirmiş, şehirden konağa bazen günde otuz kere çıkarmış, on sene süren bir ilişkisi olmuş ama evli değilmiş. Çok şükür daha hiç doktora gitmemiş. Alelacele söz alıyorum. Gidecek bir “check up” yaptıracak. Neden evlenmeyecekmişsin diyorum, biraz daha büyüsün benim torunu sana vereyim. Nişanı hemen takacakmış!. Valide Hanımefendiyle de biraz sohbet ettikten sonra konağın terasında demli çaylarımızı içip ayrılıyoruz.


Sonra ver elini Nusaybin. Yolcuğumuz yine eğlenceli geçiyor üzüm alıyoruz, naylon torbada yıkayıp tadına bakıyoruz. Biraz ilerde domates biber yüklü bir traktör görüyoruz. Organik tarım yani. Bagaja kasasıyla konuyor. Birer tane domates elimizde. Ben domatesi yemekte olayım, bahçıvandan Kürtçe bir tavsiye geliyor: “Tuzsuz yemesin, midesi bozulur”. Ne diyeyim, keşke yanımızda tuz bulundursaymışız. Domatesin lezzeti daha başka olurdu. Cevizler toplanmaya başlanmıştı. Köylüler ikramda yarışıyorlardı. Küçücük yavrular bile. Suriye sınırına yakın olduğumuz için kulübelerde nöbetçileri görebiliyorduk, tabii mayın tarlalarını da. Uzun yıllar dinlenmiş bu topraklar halkın kullanımına açılırsa çok iyi olur diye düşünüyorum. Bayağı da seviniyorum kendi kendime. Bir de barajlar tamamlansa. Turizm de hızla gelişiyor. Güneydoğumuzu çok daha iyi günler bekliyor. Nusaybin bir alışveriş merkezi, belki Suriye komşuluğunun da dahli vardır. Şimdi vize de kalktı, iki ülke için de avantajlı olacak. Nusaybin’de Mor Yakup Kilisesi’ni anlatan rehber burada dünyanın ilk üniversitesinin var olduğunu söylüyor. Kazılar devam ediyor. Birçok sürprizle karşılaşabiliriz. Zeynel Abidin Camii’ni de görüp, çarşıya yöneliyoruz. Ama çarşı gezecek takatimiz kalmamış. Alışverişi Mardin’e bırakıyoruz. Ertesi güne elbet.


Çarşıya da uğruyoruz ama esas meramımız Mardin merkezde bulunan tarihi eserleri görmek. Camiler, evler… Camiler, medreseler genellikle Artuklular döneminden. Ulu Cami, Zinciriye Medresesi, Şehidiye Medresesi gibi… Otel olarak yararlanılan, turizme açılmış eski konaklar; Erdoba Konakları, Tatlıdede Konakları gibi. Çarşıda bizde ne varsa orada da o var. Bir şerbetçi dükkânının önünden geçerken girip bir şeyler içelim diyorum. Nar şerbeti istiyoruz. Biz serinlemek için girdik, bakıyoruz şerbet sıcak. Ben eleştireyim derken, soğuğun vitaminlere zararlı olduğunu öğreniyorum(!). Ayrıca buz da yok. Başka bir şey var ama; duvarda asılı bir ut, bir bağlama, bir ney, bir tambur görüyorum. Günay Hanım tanıyor arkadaş aynı zamanda profesyonel müzisyenmiş. Ne çaldığını soruyorum, “etnik müzik” diyor. Ricamızı kırmıyor biraz çalıyor bize. Fatma Ceylan, “İşte reyhani havası bu”’ diyor. Ben broşürde okuduğum için merak edip sormuştum. Reyhani, başa dolu rakı kadehi konularak, özellikle düğünlerde oynanan bir halk dansıymış.


Burada bizde olmayan bir şey var; el emeği göz nuru şahane telkâri takılar, geleneksel gümüş işçiliği. Biraz alışveriş yapıyoruz tabii. Benim çıkınıma kakuleli Türk kahvesi, Mardin’in özel badem şekeri ve kalaylı kepçeli ayran tası konuyor. Hıdır Bey de Mardin’in değerli evladı gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Adnan Avuka’nın MARDİN kitabını hediye ediyor. Çok ilgi gören, büyük bir boşluğu dolduran bir kitap.


Şimdi kendi kendime soruyorum acaba bizim grup İzmir’de olsa, direksiyonda Ramazan Bey yerine ben olsam ve biz Urla, Çeşme, Efes, Bergama, Kuşadası, Gölcük-Bozdağ ve de Karşıyaka Kordon desek, yine böyle mutlu olur muyduk? Evet diyorum, çünkü: Sevgidir her işin başı… Mardin’i çok beğendiğimi bir şiirle dile getirmek istemiştim:

zamanı
gözlerinle görürsün burda

yontma taştır
yüzgörümlüğü
sevgilinin
sevda var olmuştur
ve vardır
taş odalarda

asur urartu selçuk
havada tüten
kucak kucağadır
haç ile hilal
ve kucak kucağa
artuklu osmanlı bizans

yüceden bakarsın ovaya
mezopotamya ovası evet
evet evet mezopotamya

insan
fakirin zenginin
yaşlının gencin
gözlerinde insan
bin yılların ardından
bakar bakar gönenirsin
ebedi taştır bu belde
kâinat gibi

Nuran HARİRİ

* * * * *

Yerelce eklemeleridir :

Cumhurbaşkanı Gül Mardin’de

Medeniyetler Beşiği Tarihî Şehir: Mardin

“Mardin’in Sahip Olduğu Mirası Yaşatmak Anayasal Görevimizdir”

“Bütün Vatandaşlarımız Aynı Hak ve Hukuka Sahiptir”

“Üniversiteler Kalıpları Kırarak İlim Üreten Bir Yapıya Kavuşuyor”

Süryani Katolik Toplumu Üyeleri Çankaya Köşkü’nde

“Problemlerimizi Konuşarak ve Diyalogla Çözeceğiz”

%d bloggers like this: