“Mutluluğun” Resmi…


Dünden bugüne :

© photocredit

Gönlün rahat mı, vicdanın hür ve huzurlu mu, bağımsızlık karakterin mi, alnının teriyle geçimini sağlamaya çalışıyor musun, kısmen de olsa “mutlusun” demektir…

***

Nâzım Hikmet, yanılmıyorsam Paris’te bir gün o ünlü café’lerden birinde otururken sormuş:

Sen bana mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?!

Yaşasaydı şimdilerde asırlık olmalıydı Abidin Dino…

Nâzım Hikmet gibi…

Asırlık “çınarlar”…

Çizmiş de… Yukarıda gördüğünüz…( Mukadder Arslantaş
hanımın uyarısı sonucu bu tablonun Dianne Dengel ’e ait olduğunu öğrenmiş oldum. Hatamdan dolayı özür diliyorum. Ancak nette, Abidin Dino’nun tablosu olarak geçiyordu…)

Yok, hiç kimse kusuruma bakmasın, benim “mutluluk” anlayışımı, kavramımı tasvir eden, tuvale yansıtan bir resim değil bu…

Kazık kadar iki delikanlı ile başa çıkamazken, kümesin horozu gibi 7 çocuk, bir eş ve de ortalıkta dolaşan benim horozluğuma göz diken bir horoz arasında kendimi göremiyorum.
Kümesi beklemesi gereken köpek de birlikte…

Hele, o beni ( ! ) temsil ettiğini tahayyül edebileceğim kişinin müthiş bir huzur içinde, mutluluğunu yüzüne yansıtan bir tebessüm ile uyuyabildiğini dahi düşünemiyorum.
Tamam, insani değerlere saygılıyımdır.

Tamam, insan gibi insanları severim.

Tamam, kendi çocuklarımı da severim.

Tamam, her ne kadar tablodaki gibi uyurken gülümsemese de, birlikte olduğum kadını da kendi anlayış ölçülerimde severim.

Yok, rahatıma düşkünümdür, onca “takımı” horozu, köpeği, belki de tabloya yansımayan diğer “haşarat” takımını “mutluluk” resmi, tablosu, olarak kabul edeceğimi de düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz derim !.

Yok, herkesin mutluluk tablosu farklıdır.

Belçika’ya, Brüksel’e ilk geldiğim yıllarda, bilmem kaç gün sonra güneş çıkıp da etrafı aydınlattığında, nerede ise çıplak dolaşacak yerlilere baktıkça ‘deli mi yaaa bunlar?’ diye sormuşumdur kendi kendime !.

Kışın bile, buz gibi rüzgârın esmesine karşın o en güzel günlerimin geçtiği İzmir Limanı’nda, çalıştığım geminin güvertesinde elimde bir tas amerikan kahvesi güneşin doğuşunu seyrederek “uyandığım”da, ‘yaşamımda bu tablo hiçbir zaman eksik olmasın’ temennisinde bulunmuşumdur.

3 bin km uzağa, Kuzey Denizi’ne vasıl olduğumda ve yılda topu topu 60 gün güneş gördüğümde, sahip olduğum zenginliğin ne derece sınırsız olduğunu anlamışımdır.

O ilk günlerde “aptalcasına” bakakaldığım güneşe karşı suratlarını dönüp, memeleri dışarı çıkacakmışçasına “bust”lerini açan avrupalı kadının halet-i ruhiyesini algılamak bana yıllarıma mâl oldu !.

Güneş çıktığında o ilk yıllarda oturduğum 30. katın terasına daha kahvemi bile içmeden fırladığımı ve güneş ışınlarının tek bir saniyesini bile kaçırmamak için dua ettiğimi ,yudum yudum yudumladığımı söylersem, bana inanır mısınız?

Nisan ayında daha karpuz kabuğu denize düşmeden, buz gibi Urla-Çeşmealtı sularında yaz mevsimini açtığımızı, yazın sonlarına doğru ‘niçin kış mevsiminin “icat” edildiğini, dönüş yolunun çizildiğini sorduğumuzda, bizden daha bilge arkadaşlarımızın ‘her demin anlamı ve zamanı var da onun için’ diye yanıtladıklarını, yine o 30. Penthouse katımda hep düşünmüşümdür.

Güneş ışınlarını yudum yudum içerekten…

Çayımın, kahvemin yerine…

Güneş çıktığından ‘ah şu memlekette şu anda bir de deniz, yanıbaşımda olsaydı’ diye sayıkladığımı arkadaşlarımı bilirler.

Güneş batarken, elimde içki bardağım varken de…

Şu memlekette yaşamımım yarısı gitmiş olsa bile, o buz gibi, gri mi gri Kuzey Denizi’nde bırakın ayağımı, başparmağımı bile suya sokmadığımı da en azından ben bilirim.

Niye mi?

Çeşmealtı, Çeşme Ilıca, Urla, İnciraltı vs..

Nire?

Kuzey Deniz’i sahilleri nire?

Buralarda huzur, düzen, barış ortamı mevcut !.

Maganda yok, rahatsız eden yok…

Gençliğimin oralarında ise, deniz, güneş, balık, tuz ve arkadaşlık kazılı…

Dönüş yolunda, minibüsü durdurup kimlik kontrolü yapan, uzamış saçlarımıza bakıp, hasetle, kesmek veya kesmemek sorusu arasında gidip gelen jandarma erleri vardır.
Ege gibi, çağdaşlığın simgesi bir bölgemizde…

Mümkün olsa da iki yakayı birleştirebilsem, işte benim mutluluk tablom, resmim o zaman yaşam bulur !.

Ellerinde, sıfır numara uzun saçlıların kafalarının ortalarından girip, ense köklerinden çıkacak “traş” makinelerini, o içlerindeki ezikliği-früstürasyonu bir an olsun giderecek nasırlaşmış parmakları ile hazır ve nâzır ( ! ) karşınıza çıkan jandarma erleri hariç olmak üzere…

Kesinlikle kızmıyorum, isyan etmiyorum, eleştirmiyorum…

Zira, “talimat”ın ve o andaki “halet-I ruhiye”nin ne olduğunu bana öğretmişlerdi !.

En ufak ters bir harekette, ellerindeki sten’in hedefi olabileceğimi de…

Asker aile ferdi olmanın avantajları mı dersiniz?!

Bir yazımda anlatmıştım, iyi ki Gülfidan’ın gözünden kaçmış, oturup ‘bir de onu bul bana’ der, “ekşir” dururdu !.

Çeşme Ilıca’nın o sonbahar günlerini, yazın son anlarını 60’lı, 70’li yıllarda hiç yaşayanınız var mı?

Oldu mu?

İzmir’e dönerken, yanında sevgilisi, nişanlısı, yavuklusu minibüsten indirilip, elleri kaportaya dayatılarak, üzeri arananlar ‘sahi yaaa?’ diye anımsarlar mı?

Şimdilerde o “heyecanlı” ama güzel günleri bulabiliyorlar mı?

Yok, herkes için mutluluğun tek bir tablosunu yapabilmek, çizebilmek mümkün değildir, Nâzım Hikmet !…

Sen o an için kendini düşünmüşsün.

Beni değil,

Onu değil,

Diğerlerini değil…

Mutluluğu genelleştirmişsin…

Mutluluğun genelleştirilemeyeceğini bilmene karşın !.

Evet, acıdır ama, Abidin Dino’nun tablosunda da kendimi kesinlikle göremiyorum !.

Şafak sökerken, önümde hafiften dumanı tütmekte olan kopkoyu kahvem, zirvesinde „tüm“ dünyaya hükmettiğim deniz fenerimin terası ve kimseye karşı hesap vermek zorunda olmadığım, yalnız bir yaşam…

İşte mutluluğun tablosu !.

Bakmayın siz, o tabloya mutlaka birilerinin dahil olması gerekmektedir.

Her ne kadar „solitaire“ yalnız yaşamayı seven biri olsam da, henüz kuşlarla anlaşacak dili bilmiyorum, öğrenmeye de hiç niyetim yok !.

Öğrensem bile, kendi dilinde ‚hadi gel aç kanatlarını, beraber bir tur atalım’ dediğinde, nasıl yanıt verebileceğimi bile bilmiyorum.

Daha doğrusu, biliyorum: ‚ama ben uçamam ki !’

O, kimilerinin ‚kuş beyinli’ dediklerinin bakışını düşleyebiliyor musunuz?

– Uçmasını bile bilmiyor ise, bu kadar yükseklikte ne işi var ve bizim dilimizde arkadaşlık kurmak istiyor ?!

Oysa bilse ki, tüm çabam onu kırmamak için…

Refüze etmemek için..

Oysa, insanoğlundan biri ‚’hadi artık o fenerin tepesinden in de gel bir tur atalım, yakındaki balıkçı köyüne gidip iki lokma yiyelim’ diye çağırdığında, nasıl yanıtlayabileceğimi tahmin ediyorum.

– İki dakikada aşağıdayım. Masamızı ayırttın mı? Bu akşam ayılmayacağımı bildiğim için de sende kalacağım, yatağımı ayarla…

Evet, siz hiç düşündünüz mü, mutluluğun tablosunu?

„Çizer misin?, Çizebilir misin?“ diye yarı rica yarı minnet yarı da umut dolu bir soru ile isteyebileceğiniz bir Abidin Dino’nuzun olup olmadığını?

Acaba şu an, Siyonist, Kahpe, İnsanlık suçlusu, Faşist, Nazi, O…pu çocuğu, „terör“le mücadele adına, vahşet tablolarına imza atanlarıın, onların yaptıklarını meşru kılmaya çalışanların, zulmünden kaçıp bir köşeye saklanabilen küçücük bir kız çocuğuna ‚senin için mutluluğun resmi nedir? ‚ diye sorduğunuzda, verebileceği yanıtın ne olabileceğini !?

Belki de bir dilim ekmek !

Kurusundan…

Evet, mutluluğun tablosunu çizebilir misin Moşe, Yorgo, Agop, Mehmet, Victor, Arşak, Jorj, Hans….

Çizebildiğin andan itibaren, insanlığın mutluluk tablosuna bir fırça da sen atmış olacaksın !.

Da onun için…

Zira, o ortak mutluluğun tablosu bir “puzzle” gibidir. Herkesin katkıda bulunması gerekmektedir.

Savaşın tablosunu bana çiz dediğinde, hiç merak etme anında karalarım…

Ama o tablo içinde yer almamak şartıyla…

©Nusret Özgül
Tue Aug 1, 2006 10:28 pm

*

gufundme

%d bloggers like this: