“Vizyon sığlığı, diplomatik zafiyetler ve meselelere yabancı başkentlerin jeopolitik merceğinden bakmak ülkemizi sıkıntılı bir alana sürüklemiştir…”


“Ülkemizde görev yapmış yabancı bir büyükelçinin, böylesine bir yorum yapması haddi aşan bir ifadedir, kabul etmemiz ve onaylamamız asla söz konusu olmayacaktır.”

Bahçeli said he would not use the WikiLeaks documents as material for internal politics, but…

“Yabancı bir ülkede faaliyet gösteren internet sitesinden yayımlanan ve herkesin bilgisine sunulan bilgileri dikkatle takip edeceğimizi, ancak dışarıdan yapılacak yönlendirme ve karartma niyetlerine de karşı duracağımızı ve iç politikayı tanzim etmeye çalışanlara fırsat vermeyeceğimizi bu vesileyle belirtmek istiyorum.”

Türkiye’nin iç ve dış politikasındaki aşınma ve zemin kayması ciddi bir noktaya ulaşmış bulunmaktadır.
AKP hükümeti sonunun yaklaştığını hissettikçe çirkefleşmekte, başarısızlıklarının üstünü yeni gerilim alanları oluşturarak örtmeye çalışmaktadır.
Ülkemizin AKP’yle birlikte içine girdiği puslu ortamın tehlikeli sonuçları bugün daha bir belirginlik kazanmış durumdadır.
Belirli zaman aralıklarıyla milletimizi geren ve kutuplaştıran, devlet kurumlarının tartışılmasını ve karşılıklı husumetlerin keskinleştirilmesini sağlayan hükümetin önümüzdeki süreçte bunları yoğunlaştırarak devam ettireceği anlaşılmaktadır.
AKP zihniyetinin tahammülsüz ve kontrolsüz politikalarının kamçıladığı çatışma ve kavga ortamı maalesef her alana yayılmış ve zehirli meyvelerini birer birer vermeye başlamıştır.
Artan güvensizlikler, üst üste yığılan kuşkular, telafisi olmayacak bir aşamaya gelen yıpratma taktikleri, volkan gibi fışkıran yalan ve iftiralar ülkemizin yaşadığı acı ve hazin olayların kısa bir özetidir.
AKP’nin eseri ve uygulamalarının ağır sonuçları olan böylesi bir tablonun, milletimiz tarafından taşınması, kabullenilmesi ve daha fazla katlanılması mümkün değildir.
Bizim, ülkemizin bir yol ayrımında olduğunu söylerken kastımız buydu.
Millet olarak uçuruma sürükleniyoruz uyarısında bulunurken meramımızın bir bölümü bunları kapsıyordu.
Ancak AKP’nin gözü ve gönlü mühürlü olduğundan, kulağı ve idraki kapalı bulunduğundan dolayı bu uyarılarımızı anlamamış ve girdiği ihanet taşlarıyla döşenmiş çıkmaz sokaktaki yürüyüşünü inatla sürdürmüştür.
Bu iktidar tarafından atılan demokrasi ve özgürlük naraları, milli ve manevi değerlerimizi etkisiz hale getirmek amacıyla düzenlenen sistematik saldırıların borazanı haline gelmiş ve bunda da ne kadar mesafe kaydedildiği bugün daha da netlik kazanmıştır.
2002 yılından beri cepheleşmenin sunduğu kötü ve aşağılık fırsatlardan istifade eden AKP iktidarı, geleneksel sorun alanlarını kaşımaktan ve kangren haline dönüştürmekten bir türlü vazgeçmemiş, buradan da kendisine mağdur imajı çıkarmak için olağanüstü bir gayret ve titizlik göstermiştir.
Nitekim Türk Silahlı Kuvvetleriyle ilişkisi de bu yönde cereyan etmiş ve milletimizi bu milli kurumumuza karşı kışkırtarak ve tahrik ederek mevzi elde etmeyi amaçlamıştır.
Ne var ki milletimiz sivil irade ve ordu arasında kronik hale gelen ve bir türlü dinmeyen karşılıklı itişme ve çekişmeden yorulmuş ve bıkmıştır.
Türk milleti, kendisini Cumhuriyet’in teminatı ve devamlılığı konusunda vazifeli gören ve tarihsel olarak da böyle bir misyonu taşıdığına inan Türk Silahlı Kuvvetleriyle, sivil iradeyi temsil ettiğini iddia eden ve demokrasinin bir sonucu olarak aldığı millet desteğiyle ülke yönetiminde siyasi sorumluluk üstlenen hükümet arasındaki gerilimli süreçten tamamen bunalmıştır.
Pek tabiidir ki, aziz milletimizin oy ve destek verdiği siyasal iktidara karşı devlet kurumlarının ve organlarının karşı durması ve bazı mensuplarının demokrasi dışı arayışlarda bulunması bizim açımızdan kabul edilemez bir durumdur.
Darbe heveslisi kişilerin gayri meşru emelleri ve oluşumları karşısında millet olarak yekvücut olmak mecburidir ve herkes kanunlarla kendisine çizilen sınırlar içinde kalmalıdır.
Demokrasiyi tahrip etmek, askıya almak ve millet iradesini silah zoruyla gasp etmek hepinizin takdir edeceği üzere hiç kimsenin haddi ve hakkı değildir.
Eğer ortada yanlış giden bir şeyler varsa, bunun çaresi millet iradesine başvurmaktır ve ortaya çıkacak neticeye herkes saygı ve riayetle yükümlü olmalıdır.
Tartışmasız kim darbeye yelteniyorsa, bunun için faaliyetler düzenliyorsa ve sivil yönetimi etkisiz kılmaya yönelik tertip içindeyse yürürlükte olan yasalar kapsamında ne gerekiyorsa yapılmalıdır ve adalet gecikmeksizin yerini bulmalıdır.
Darbelerin ülkemiz ve milletimiz açısından ağır bedellere mal olduğu ve demokrasinin zayıflamasının hiç kimseye bir yarar sağlamadığı bugüne kadarki tecrübelerimizle sabittir.
Özellikle AKP iktidarları döneminde belirli isimlerle ve değişik zamanlarda bazı darbe planları yapıldığı iddiaları ve bunlarla ilgili hukuki süreçlerin hala işlediği de açıktır.
Kamuoyunun da yakından takip ettiği bu hukuki işlemlerin sonuca ulaştırılması ve tartışmaların artık sonlandırılması milletimizin öncelikli beklentileri arasında yer almaktadır.
Ne var ki ‘darbecilerden hesap soracağız’ diyerek ve ‘normalleşiyoruz’ hezeyanlarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin darbe örgütlenmelerinin merkezi ve odağıymış gibi propaganda yapmak en nazik ifadeyle densizlik ve haysiyetsizliktir.
Sahip oldukları vatan ve millet sevgisiyle, bölücü hainlerle mücadele eden, ülkemizin bu coğrafyada bağımsız yaşaması konusunda yeri doldurulamaz bir güvence olan Türk askerini darbeyle ilişkilendirmek ve bunun üzerinden sindirmeye çalışmak, kirli ve alçak senaryoların taşeronluğunu yapmaktan başka bir anlam taşımayacaktır.
Bildiğiniz gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup üç generalin, ilgili bakanlar tarafından açığa alma işlemiyle bu kapsamdaki tartışmalarda yeniden bir artış yaşanmıştır.
Elbette buna hükümetin yetkisi vardır ve yapılanlar görüldüğü kadarıyla hukuki bir çerçevede yerine getirilmiştir.
Ancak bu gelişmelerin, NATO’nun Lizbon zirvesinden sonra gerçekleşmesi ve füze kalkanı konusundaki açmazların arkasından meydana gelmesi ister istemez ortada bir gündem saptırması olup olmadığıyla ilgili şüphelerimizi yoğunlaştırmıştır.
Üstelik açığa alma işlemlerinin Başbakan Erdoğan’ın Lübnan seyahati öncesine tesadüf etmesi de manidar olmuştur.
Güçlü bir ihtimaldir ki, füze kalkanının Türkiye’ye kurulması konusunda NATO karşısında çaresiz kalan hükümet, ülke içinde dikkatleri başka tarafa yönlendirmek için harekete geçmiş ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tekrar tartışmaların içine çekmiştir.
Hatırlanacağı üzere, bu üç generalin ismi yaklaşık beş ay önce açıklanan Balyoz iddianamesinde geçmiş, buna rağmen Ağustos ayındaki Yüksek Askeri Şura toplantısında oy çokluğuyla terfi ettirilmelerine karar verilmiştir.
Sancılı geçen bu YAŞ toplantısını etkileyen en önemli gelişme ise bundan kısa bir süre önce 28’i general ve 120 muvazzaf ve emekli subay hakkındaki yakalama kararı olmuştur.
Bu yakalama kararına yönelik itirazların İstanbul 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Şura toplantısı bittikten sonra kaldırılması, terfi bekleyen general ve amirallerin durumunu da belirsizliğe mahkûm etmiştir.
AKP hükümeti ise haklarında yakalama kararı bulunan, ancak daha sonra bu kararın iptal edilmesiyle hukuken önlerinde bir engel bulunmayan kişilerin terfi kararnamelerine onay vermemiştir.
Bunun üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne giden Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu üç personeli, yürütmeyi durdurma kararı almışlar ve böylelikle terfi ettirilmelerinin önü de hukuken açılmıştır.
İki ay içinde uygulanması gereken bu karara rağmen, hükümet buna uygun hareket etmemiş ve idari tedbir olarak açığa alma işlemini uygulamıştır.
Kuşkusuz hükümetin ilgili bakanları takdir haklarını kullanırken, bahse konu üç general de hukuki müracaat haklarının gereğini yerine getirmişlerdir. Bunda da şaşılacak ve sorgulanacak herhangi bir taraf yoktur.
Eğer hukuk devletiysek, idarenin her türlü işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu bilmek lazımdır ve buna karşı gösterilen hoşgörüsüzlüğün hiçbir mazereti ve gerekçesi olmayacaktır.
İşin ilginç yanı ise, Balyoz davasında sanık durumunda bulunanların bir bölümünün yargılanmalarına, görevlerinin başında olmalarına rağmen devam edilmektedir.
Eğer, açığa alma işleminde söz konusu darbe planları gerekçe gösteriliyorsa, bu darbe planında adı geçen ve halen görevlerinin başında olan diğer kişilerle ilgili olarak da benzer işlemlerin yapılmamasının düşündürücü olduğunu ifade etmeliyim.
Bizim burada isimler bazında bir kaygımız ve desteğimiz söz konusu değildir.
Meseleye yalnızca ilkeler ve prensipler bağlamında yaklaşmaktayız ve kim olursa olsun hükümetin şaibeli ve kasıtlı uygulamalarının karşısında durmaktayız.
Bundan sonra, açığa almada meraklı ve istekli olan hükümetin aynı işlemi; yolsuzluk yapan, ihaleye fesat karıştıran AKP’li belediye başkanları ve bürokratlara yönelik de uygulamasını bekliyor ve bunun takipçisi olacağımızı herkesin bilmesini istiyorum.
Son gelişmeler kapsamında, dikkatimizi çeken bir başka husus da, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, bazı AKP’li yöneticilerin bu konuyla ilgili yaptığı açıklamalar olmuştur.
Başbakan’ın Lübnan seyahati sonrasında uçakta verdiği beyanatlardan, açığa alma işlemine maruz kalan üç Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden lehlerinde karar almaları halinde yeni bir yasal düzenlemeye gidecekleri anlaşılmaktadır.
Bize göre bu ifadeler son derece tehlikeli ve marazlı bir zihniyetin tezahürleridir.
Yargının beğenmedikleri ve içlerine sindiremedikleri kararları karşısında yeni yasa çıkararak, mahkeme kararlarını etkisizleştirmeyi hedefleyen Başbakan Erdoğan’ın, hukukun üstünlüğü gibi bir kaygısının ve beklentisinin olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır.
Hukukun üstünlüğünden, Recep Tayyip Erdoğan hukukunu anlayan ve böyle yorumlayan bu kafa yapısının, ülkemizi tehlikeli bir mecraya doğru hızla sürüklediği bu son gelişmelerle iyice su üstüne çıkmıştır.
Üstelik 12 Eylül Referandumunun üzerinden henüz uzun bir süre geçmeden, hükümet çevrelerince ikili yargı sisteminden rahatsızlık duyulduğuna dair açıklamalar ve askeri yargının hukuk devletinde yerinin olmadığına yönelik beyanlar tam bir kara mizah örneği olmuştur.
Madem askeri yargıdan bu kadar rahatsızlık vardır, neden 12 Eylül’de referanduma sunulan anayasa değişikliklerine bu konu da dâhil edilmemiştir?
Yapılan anayasa değişikliklerinde, Anayasa Mahkemesi’nin yeni yapısını düzenleyen kısmında, biri Askeri Yargıtay, diğeri Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden olmak üzere iki üyeyi dâhil eden Adalet ve Kalkınma Partisi değil de bir başka parti midir?
Bununla birlikte, son anayasa değişikliklerinde askeri yargıyla ilgili yeni düzenleme yapan, asker kişiler tarafından işlenen askeri suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara askeri mahkemelerin bakmakla görevli olduğunu AKP belirlememiş midir?
Bu değişiklikleri AKP zihniyeti, hukukun üstünlüğü bahanesine sığınarak gerçekleştirmemiş midir?
Ve nihayetinde, Yüksek Askeri Şura kararlarına karşı yargı yolunu, anayasadaki yeni düzenlemelerle Başbakan Erdoğan’ın başkanı olduğu AKP hükümeti açmamış mıdır?
Hukuki haklarını almak ve mağduriyetlerini gidermek amacıyla yargıya gidenlere karşı gösterilen hazımsızlığın ve saygısızlığın hukukun üstünlüğü açısından izahı nasıl yapılacaktır?
AKP mantığına göre, beğenmediği ve onay vermediği kişi ya da kişilerin haklarını aramalarına gerek ve yer yoktur. Onlar teslim olmalıdır ve adalet tamamen Recep Tayyip Erdoğan’ın istediği gibi sonuçlar vermelidir.
Sivil bürokraside de bunların daha fazlası yaşanmış, yalnızca vatan ve millet sevgilerinden dolayı görevinden alınan, mahkeme kararlarına rağmen eski konumlarına iade edilmeyen, edilse bile sudan bahanelerle haklarında tekrar soruşturma açılarak zulme uğramış birçok bürokratın olduğu bilgimiz dâhilindedir.
Milletimiz bu gerçekleri görmelidir ve bu kendini bilmez, art niyetli, ve samimiyetsiz iktidarın çirkinliklerinin ve pisliklerinin hesabını önüne koyulacak sandıkla mutlaka sormalıdır.
Değerli arkadaşlarım, lütfen dikkat buyurunuz, AKP’nin ahlaktan, idealden, hayırlı icraattan ve insanlıktan uzak anlayışı sabırları taşırma noktasına kadar getirmiştir.
Ne yazık ki bugün, dürüst ve namuslu insanlarla uğraşan, hukuk dışı uygulamalarıyla yolsuzluğa, hırsızlığa ve hıyanete mihmandarlık yapan ve devlet imkânlarını rezil emelleri uğruna kullanan bir hükümetin varlığıyla karşı karşıyayız.
Bir tarafta devleti yıkmak için sürekli zehir saçan çevrelerin melanetleri ve onlara gösterilen hoşgörü vardır.
Diğer tarafta, terörle mücadele eden vatan evlatlarının maruz kaldığı tehdit, baskı ve eziyetler bulunmaktadır.

AKP’nin dış ilişkilerindeki vizyon sığlığı, diplomatik zafiyetleri ve meselelere yabancı başkentlerin jeopolitik merceğinden bakması ülkemizi sıkıntılı bir alana sürüklemiştir.
Uluslararası ilişkileri kendi adına imaj çalışması ve halkla ilişkiler faaliyeti olarak gören iktidar partisi; yenilgileri zafer, alçalmayı başarı, boyun eğmeyi gelişme, itilmeyi ön alma olarak gören zavallı ve aciz bir duruma düşmüştür.
Füze kalkanının ülkemizde kurulma kararı ve bu çerçevede şekillenen vakalar buna verebileceğimiz son örnekler arasındadır.
NATO Lizbon toplantısında; ‘kazandık, sözümüz dinlendi, itibarımız arttı, tezlerimiz kabul edildi’ iddialarının ne kadar boş ve safsatadan ibaret olduğu bugün daha da belirginlik kazanmıştır.
Ülkemiz AKP’nin sahiplendiği ‘stratejik derinliğin’ dipsiz kuyusunda boğulmak üzeredir ve hayallerle süslenen dış politikası can çekişmektedir.
Üzüntümüz, Başbakan Erdoğan’ın çatırdayan idrakinin bunları anlamasına ve berrak bir zihinle yorumlamasına izin vermemesidir.
Ülkemizin, iktidarın dış politikada sözüm ona dillendirdiği; durağan ve tek parametreli bir politikadan vazgeçerek, merkez ülke gibi hareket etmesi, küresel ve bölgesel barışa katkıda bulunan sorun çözücü bir güç haline gelmesi bugüne kadar mümkün olmamıştır.
Başbakan Erdoğan lafla ve sahte diklenmelerle Ortadoğu sokaklarında kendisine gösterilen geçici ilginin büyüsüne kapılmış ve İsrail konusunda artan bir tonla sert ifadeler kullanmaya devam etmiştir.
Nitekim Lübnan’da bu eğilimini sürdürmüş, masum din kardeşlerimizi istismar etmekte bir sakınca görmemiştir.
Bir defa Başbakan Erdoğan bu füze kalkanının öncelikle kimin için kurulduğunu, hangi ülkenin tehditlerine karşı projelendirildiğini izah etmelidir.
Eğer kendisi bölgemizde barış, refah ve istikrar istiyorsa, füze kalkanını kurarak ve NATO talimatlarına harfiyen uyarak bunları nasıl gerçekleştirecektir?
Anlamadığımız husus; füzeyle, silahla, barutla barışın yan yana nasıl duracağı ve yaşayacağadır?
Ülkemize komşu olan ülkelerle hem sıfır sorun temelli bir dış politika izlendiği iddia edilecektir, hem de İran’ın ne yaptığı günü gününe takip edilip, bu ülkenin muhtemel bir füze saldırısına karşı hava savunma sistemi tesis edilecektir.
Yürütülen bu dış politika tam bir rezalettir ve milletimizi olası çatışmaların, saldırıların ve faciaların ortasına itmiştir.
Burada Türkiye’ye biçilen rol koruma görevidir ve NATO yönetimi bu görevi AKP’ye vermiştir.
İran tarafından yapılan açıklamalara bakıldığında, kendisinin hedefte olduğunun farkında ve bilincinde olduğu anlaşılmaktadır.
Şayet ülkemiz AKP’yle birlikte hiçbir komşumuzdan tehdit algılaması içinde değilse ve NATO’ya karşı da bir tehdit olmadığını düşünüyorsa, füze kalkanının ülkemize kurulmasının gerekçesi nedir? Buradaki maksat nelerden ibarettir?
Kim ne derse desin, bize göre AKP, batılı dostlarıyla birlikte, genelde doğudan, özelde ise İran’dan gelebilecek tehlikelere karşı İsrail’i ve müttefiklerini koruma konusunda fikir birliği içine girmiştir.
Başbakan Erdoğan Lübnan’daki bir konuşmasında; “NATO zirvesinde herhangi bir ülkenin adının tehdit olarak telaffuz edildiğini duydunuz mu? Oraya onu koydurtmadık.” sözleri palavradır, temelsizdir ve herkesi ahmak gören sefil bir zihniyetin sonuçsuz çırpınışlarıdır.
19-20 Kasım’daki NATO Lizbon Zirvesinde benimsenen ‘Yeni Stratejik Konsept’ AKP’nin hamasete dayalı kurguladığı uluslararası ilişkiler paradigmasını felç ederek yoğun bakım ünitesine almış ve Türkiye’yi temsilen katılanlara sedyede teslim etmiştir.
Lizbon’daki NATO toplantısının başka bir sonucu ve manası bizim açımızdan yoktur.
Başbakan Erdoğan dış politikanın türbülansıyla sarsılınca soluğu birden bire Ortadoğu’da almış ve din kardeşlerimizin kanını akıtan İsrail’e diklenmek için açık hava toplantısı bile yapmıştır.
Lizbon’da kediye kedi diyemeyen bu zihniyet, Lübnan’da katile katil diyerek gönülleri almaya çalışmış ve bir de İsrail’den fütursuzca hesap soracağını söyleyebilmiştir.
Başbakan Erdoğan’ın, daha Mavi Marmara’nın hesabını soramadığı halde, Lübnan’da kuru sıkı atarak Müslüman kardeşlerimizi aldatması ve bu yönde umutlandırması doğru ve insaflı bir yaklaşım olmamıştır.
Kendisine çağrımız şudur: Eğer cesaretin varsa, gücün yetiyorsa, vicdanın da gözlerin kadar kızarıyorsa, İsrail’den hesap sor da görelim.
Yok eğer, yalnızca dini duyguları kullanarak, yürekleri kanatarak, öfkeleri artırarak Ortadoğu sokaklarında yeni bir Nasır olmayı aklından geçiyorsan, bil ki yanlış yoldasın ve sonunda pişman olmaktan asla kurtulamayacaksın.
Maalesef Başbakan Erdoğan kibirin bataklığına saplanmış ve gerçeklerle ilişkisini koparan bir bulanıklığın içinde yolunu kaybetmiştir.
Sadece sözde Beyrut’tan, Kabil’den, Kudüs’ten, Gazze’den bahsetmesi inandırıcı değildir ve sorunlar yalnızca bu yerlerde bulunmamaktadır.
Kuru gürültüyle İsrail’den hesap soracağını açıklayan Başbakan Erdoğan bilmelidir ki;
Masum siviller sadece, ısrarla dile getirdiği şehirlerde ıstırap çekmemektedir.
Çocuklar yalnızca buralarda ölmemektedir.
Kendisi, ilişkileri normalleştirmek istediği Ermenilerin Hocalı’daki katliamını elbette hiç hatırlayamaz.
Doğu Türkistan’daki mezalimleri, sönen hayalleri hiç ağzına alamaz.
Bosna’daki, Çeçenistan’daki vahşetleri hiç umursamaz.
Ve bölücü hainlerin kundaktaki yavruları katletmesini ise hiç gündemine getirmez.
Ne yazık ki Başbakan Erdoğan Kabil demiştir; ancak Afganistan’da bir milyon insanın canına kıyanlara sesini dahi yükseltmemiştir.
Bağdat demiştir, birbuçuk milyon insanın cinayetlerine sebep olanlarla masalarda el sıkışıp, model ortaklık tuzaklarına düşmüştür.
Biz milliyetçi Hareket olarak, önce başkent Ankara’yla birlikte 81 ilimizin sesi olacağız ve dertlerine ortak olacağız.
Elbette Türk İslam coğrafyasının tümüne uzanıp, tüm soydaşlarımızı ve din kardeşlerimizi kucaklayacağız.
Gizli ilişkilerin, kişilerle ilgili değerlendirmelerin, yorumların, devlet ya da hükümet başkanları, siyasetçiler, bürokratlar hakkındaki çarpıcı tespitlerin de bu internet sitesinin yayınları arasında yer aldığı görülmektedir.
Meselenin bizim açımızdan asıl önemli olan tarafı öncelikle ülkemizle ilgili olan kısmıdır.
Özellikle Başbakan Erdoğan’la birlikte, bazı AKP’li yönetici ve bakanlara yönelik açıklamalar, ibareler, teşhis ve görüşler çok dikkat çekicidir.
Parti olarak, yabancı bir ülkedeki internet sitesine dayanarak ve sağladığı bilgilere bel bağlayarak AKP hakkında hüküm vermeyiz ve iç politikamızın malzemesi olarak kullanmayız.
Bu en başta bizim ilkelerimiz açısından doğru ve hakkaniyetli bir tutum olmayacaktır.
Ancak milletimiz tarafından, kamuoyuna sızan bilgilerin ne kadar doğru olduğu ve iddiaların içeriğinin gerçekleri yansıtıp yansıtmadığı hususu önemli bir hal almıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin konuyla ilgili tatmin edici ve inandırıcı açıklamalarına ihtiyaç vardır ve milletimiz bunun bir an önce olmasını beklemektedir.
Kaldı ki biz ne Başbakan Erdoğan’ı, ne de hükümetini ve çalışma arkadaşlarını yabancıların görüşlerinden hareket ederek tanıyacak değiliz.
AKP ne kadar yanlışa düşse de ve ihanete uzanan hatalar yapsa da, bunları biz milletimizden başka kimseyle konuşmayız ve iç politikamıza dışarından müdahalelerin yapılmasına kararlılıkla karşı çıkarız.
Biz, AKP’yi biliyoruz, tanıyoruz ve bu konuda bizim hiçbir kaynağa ihtiyacımız yoktur.
Geçmiş konuşma ve değerlendirmelerimize bakıldığında AKP’nin ne olduğu ve hangi amaçlara hizmet ettiği de açıkça ve bariz olarak görülebilecektir.
ABD’ye gidip de, Başbakan Erdoğan’ı kast ederek; deliğe süpürmeyin, kullanın diyerek yalvaranlar olduğunda biz AKP hükümetinin çok yanlış bir yolda olduğunu haykırmış ve bu küçük düşürücü küstah yaklaşımları eleştirmiştik.
Taviz vermeyin, teslim olmayın başkent Ankara’nın jeopolitiğinden ayrılmayın dediğimizde; içinde bulunduğumuz coğrafyayı yeniden tanzim etmek için hazırlanmış olan Büyük Ortadoğu Projesine eş Başkan olmakla övünülmüş ve küresel angajmanlara girilmişti.
Dünyayı fellik fellik dolaşmakla güçlü olunmaz, başka başkentlerin taşeronluğunu yaparak da ayakta kalınmaz dediğimizde, sesimiz ne yazık ki hükümet tarafından hiç işitilmemişti.
Uluslararası ilişkilerde dostluk değil karşılıklı çıkarlar geçerlidir ve reel politikanın da esası budur diye ikaz ettiğimiz de sözümüz dinlenmemişti.
Vatanımızda hergün şehit verilirken, etnik bölücülük gemi azıya almışken, içeriye bakalım, sıfır sorun politikalarıyla kendimizi avutmayalım dediğimizde, ne yazık ki duyan da olmamıştı.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yetersizlikleri ve başarısızlıklarının yanı sıra küresel alandan aldığı yardımların ve desteklerin de sonuna yaklaşıldığına dair emareler gittikçe güçlenmektedir.
Bundan dolayı Başbakan Erdoğan kendisini Ortadoğu coğrafyasına taşımakta, Lübnan’da Telekom’u sattığı ailenin eteğine tutunmakta, ne gariptir ki, geçmişte çadır önlerinde bekletenlerden insan hakları ödülü alarak, daralan dış siyasetinde yeni alanlar açmaya çalışmaktadır.
AKP’nin, yücelttiği ve kendisini hasrettiği küresel dostları ve model ortakları eskisi gibi ilgi ve alaka göstermekten bugünlerde uzaklaşmaya başlamışlardır.
Eksen kaydı kaymadı tartışmalarıyla karanlık bir ortama giren AKP’nin, NATO kararlarına sessiz kalması da pek işe yaramamıştır.
Nitekim ABD’nin eski Ankara büyükelçisinin AKP’yi hedefine alan; ‘şımardılar’ sözüne karşılık bir açıklamayla cevap verilmiş, ancak geçtiğimiz günlerde bir AKP heyeti alelacele kendilerini anlatmak maksadıyla ABD’nin yolunu tutmaktan bir rahatsızlık duymamışlardır.
Unutulmamalıdır ki, ülkemizde görev yapmış yabancı bir büyükelçinin, böylesine bir yorum yapması haddi aşan bir ifadedir, kabul etmemiz ve onaylamamız asla söz konusu olmayacaktır.
Ayrıca medyada köşe tutmuş bazı kalem sahiplerinin, ABD’nin AKP’yle ilgili olumsuz ve karanlık niyetler taşıdığını ifade eden yaklaşımlarına da son dönemlerde sıklıkla tanık olunmuştur.
Kendisini ve ülkemizi böylesi bu çıkmaza, aşağılanmaya sürükleyen sorumlu bellidir.
Tabiidir ki bu AKP hükümetidir ve Başbakan Erdoğan’dan başkası değildir.
Bu kapsamda, yabancı bir ülkede faaliyet gösteren internet sitesinden yayımlanan ve herkesin bilgisine sunulan bilgileri dikkatle takip edeceğimizi, ancak dışarıdan yapılacak yönlendirme ve karartma niyetlerine de karşı duracağımızı ve iç politikayı tanzim etmeye çalışanlara fırsat vermeyeceğimizi bu vesileyle belirtmek istiyorum.
Bu son sanal ihbar ve bilgi sağanağı hakkında iktidar partisinin sağlıklı bir muhasebe yapması ve bundan sonraki yol haritasını yeniden belirlemesi ülkemiz ve siyasi hayatımız açısından çok yararlı olacaktır.
İç ve dış politika alanında iflas noktasına gelen AKP hükümeti artık aklını başına almalı, girdiği şaibeli ilişkiler ağından ve teslimiyetçi bakış açısından süratle kurtulmalıdır.
Milletimizi bölmekten ve ayırmaktan vazgeçmeli, devletimizin itibarını zedelemeyi gecikmeksizin bir kenara bırakmalıdır.
Vatandaşlarımızı kandırmaya ve gerçekleri çarpıtmaya da bir son vermeli ve bu zamana kadar yaptıklarından dolayı hukuk karşısında mutlaka hesap vereceğini hatırından asla çıkarmamalıdır.

Konuşmanın tam metni.

Kaynak : M H P

%d bloggers like this: