Türkiye’nin terörizmle mücadelesi, doğrudan ülkenin ve ulusun varlığı ve bütünlüğü ile ilgili bir konudur


Terörizmle Mücadele: Soğuk Gerçekler

 

©Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

1. Terörizmin uluslar arası ilişkilerdeki bilinen işlevi, son 20 yıl içinde daha çok öne çıkmış, yoğunluk ve yaygınlık kazanmıştır.

 

Bu gerçek bir kenarda tutulup, mevcut küresel koşullara bakıldığında, küresel ölçekte ufalanmanın hız kesmeden devam ettiği, BM’in 192 olan mevcut üye sayısının artma eğilimi içinde olduğu; yakın zamana kadar hep sert gücün kullanılmasının yol açtığı şartlanmanın etkisinde yumuşak güç kullanımının pek fark edilmediği ve sert güç kullanımında olduğu gibi uluslar arası kamuoyunun tepkisini çekmediği; gösterilen tepkilerin de demokrasi ve insan hakları savunması ve söylemi ile etkisiz kılındığı, bastırılıp aşağıya çekildiği ve/veya geçiştirildiği; bilim ve teknikteki gelişmenin mikro/nano ölçekteki araçlarla, kaynağını açığa vurmayan, çok uzaktan etkili eylemlerde bulunma imkanı verdiği; küreselleşmenin ekonomik ve sosyal kesimler/katmanlar arasındaki farkı uçuruma dönüştürdüğü, bu durumun insanların eylem yapma konusunda istismar edilmesini kolaylaştırdığı; etnik ve dinsel unsurlar ile diğer sosyal ve kültürel değerlerin çok yönlü olarak kolayca istismar edilebildiği; nükleer gücün fiziki kullanım ve dolaşım olanağının arttığı; değişen koşullarda askeri güç düzeyinin korunmasının ve geliştirilmesinin maliyetinin giderek katlanılamaz hale geldiği; askeri güç kullanımının maliyetinin çok yüksek ve çok riskli olduğu görülür. Buna benzer başka bir çok husustan daha söz edilebilir.

 

Sınırlı kaynaklarla yönetim, ülkelerin dış politikasında da ifadesini bulan, uluslar arası ilişkilerin tartışmasız en temel gerçeklerindendir. Terörizmin, uluslar arası ilişkilerde kolayca kullanılabilen, ucuz, etkin ve riski az bir mücadele aracı haline geldiği, bu bağlamda hatırlanmalıdır.

 

Küresel ve bölgesel çıkarları korumada terörizmi bir araç olarak kullanan ve bu nedenle ismi terör örgütleri ile birlikte anılan ülkeler, ne yazık ki, aynı zamanda terörizmle mücadele ettiğini ileri süren, küresel ölçekte bunun bayraktarlığını yapan, BM bünyesinde terörizmle mücadeleyi kolaylaştıracak uluslararası düzenlemelere ön ayak olan ülkelerdir.

 

Bu değinilenler, bugün gelinen noktada, ülkelerin, ne terörizmi küresel ve bölgesel çıkarları için bir araç olarak kullanmaktan vazgeçeceklerine, ne de terör sorununu yaşayan ülkelerin terörizmle mücadelelerinde bu sorunu bütünüyle ortadan kaldırabileceklerine işaret etmektedir. Başka bir ifade ile, her iki husus da mümkün görülememektedir.

 

Bu, soğuk gerçeğin bir boyutunu teşkil eder.

 

2. Uluslar arası hukuk açısından bakıldığında, uluslar arası terörizm, doğrudan ve/veya dolaylı olarak, o ülkenin toprak bütünlüğünü ve/veya siyasal bağımsızlığını hedef alan bir faaliyettir. BM Şartı (madde 2/4) ile BM bünyesinde çeşitli komisyonlarda ve Genel Kurul Toplantılarında alınmış kararlar,  üye ülkelerin bu tür faaliyetlerde bulunmasını yasaklamıştır. BM’ye üye her devlet, diğer üye devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına saygı gösterme yükümü altındadır ve kendilerinden, bu yükümlülüklerini iyi niyetle yerine getirmeleri beklenir.

 

Uluslar arası hukuk, bu yükümlülüğünü görmezden gelerek ülkesinde bir diğer ülkeyi hedef alan terör örgütüne ev sahipliği yapan, barındıran ve/veya kolaylık sağlayan ülkelerin bu tutumlarının o ülkeye yapılmış saldırı sayar ve saldırıya uğrayan ülkenin askeri güç kullanarak kendisini savunma hakkının bulunduğunu kabul eder. Türkiye’nin PKK terör örgütüne ev sahipliği yapan Suriye’ye karşı izlediği politika, uluslar arası hukukun belirtilen bu ilkelerinin uygulamasının çok somut bir örneği niteliğindedir.

 

Terör örgütüne ev sahipliği yapan, ülkesinde barınma imkanı ve kolaylıklar sağlayan bir ülkenin “saldırgan” kabul edilmesinde ve “saldırıya” maruz kalan ülkenin kendisini savunmak için saldırgana karşı askeri güç kullanmasında, uluslar arası hukuk açısından bir tereddüt bulunmamaktadır.

 

Hatta, öyle bir yapıla-geliş ortaya çıkmıştır ki, sadece başlamış devam eden bir terör saldırısını savuşturmak için değil, olası (henüz eyleme dönüşmemiş) bir terör saldırısını savuşturmak için bile askeri güç kullanılabileceği kabul edilmiştir. ABD, “önleyici savunma” olarak tanımlanan bu ifade kapsamında, Afrika’daki ve Afganistan’daki bazı noktalara saldırılarda bulunmuş, kimse de buna “olamaz-hayır” dememiştir.

 

Buradan Türkiye’ye ve PKK terör örgütüne gelinir ise; örgütün, hem Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını hedef aldığı, hem de bir çok ülkeden destek aldığı gerçeği ile karşılaşılır. Bunun yukarıda belirtilen uluslar arası hukuk hükümleri ışığında anlamı, PKK terör örgütüne destek veren ülkelerin Türkiye karşısında “saldırgan” olduğu ve Türkiye’nin bu saldırılar karşısında kendisini “savunmak”, yani askeri güç kullanarak saldırıyı savuşturmak hakkına sahip bulunduğudur.

 

Bu noktada, Türkiye’nin terörle mücadeledeki maddi ve manevi kayıplarından sadece PKK terör örgütünün sorumlu tutulmaması; asıl sorumluluğun, şu veya bu şekilde örgüte destek veren ülkelere ait olduğu, Türkiye’nin kayıplarından bu ülkelerin sorumlu tutulması gerektiği icap eder.  

 

Peki, Türkiye’nin, PKK terör örgütüne verdikleri destek ve neden oldukları kayıplar açıkça ortadan olan bu ülkeleri “saldırgan” ilan edip, Suriye’yi karşısına aldığı gibi, bu ülkelerin hepsini aynı şekilde karşısına alıp, onları terör örgütüne destekten vermekten alıkoyması ve sorumlu tutması mümkün müdür?

 

Türkiye, bu ülkelerin hepsini birden karşısına alabilecek güce sahip olmadığı ve örgüte destek veren ülkelerin hepsi Suriye ile aynı güç seviyesinde bulunmadığı için, bunun gerçekleşmesi mümkün görülememektedir.

 

Bu da, soğuk gerçeğin bir başka boyutudur.

 

3. Oy kaygısının ve seçimleri kazanma arzusunun siyaset adamları tarafından adeta “Demokles’in Kılıcı” gibi algılandığı bir ortamda, normal koşullarda, siyasal karar vericilerden terörizmi bitirici adımlar atmaları beklenmez. Nedeni de, sorunu bitirmenin, iç ve dış kamuoyunda belli kesimleri karşısına almak anlamına gelecek olmasıdır. Oysa, sorunun devamı, tam aksi yönde, siyaset adamlarına bu çevreleri kullanma ve bu çevrelerden yararlanma imkanı verebilecek, oy kaygısını ve seçimi kaybetme endişesini aşağıya çekecektir.

 

Türkiye’de, iktidardakilerin “çözme çabası”nı öne çıkararak, muhalefettekilerin de “ben gelirsem çözerim” söylemini kullanarak siyaset yaptıkları bir ortamın var olduğu görülmek durumundadır. Yine bu noktada ve bu kapsamda olarak, terörizmin uluslar arası ilişkilerde öne çıkan güncel işlevinin, iç ve dış politika arasındaki karşılıklı bağımlı ilişki ile, iç politikanın ağırlıklı olarak dış politika üzerinden yapılır hale geldiği bağlamlarında da görülmesi icap eder.

 

Herhalde terörizmle mücadelenin soğuk bir başka gerçeği de, bu olsa gerektir.

 

4. Bu soğuk gerçekler, bize, Türkiye’deki “terörü bitirme” ve “terörün kökünü kazıma” söylemleri ile takdim edilen terörizmle mücadele stratejilerinin başarı şansının yok denecek kadar az olduğunu söylemektedir. Benzer şekilde, sorunu kısa vadede çözmek üzerine bina edilmiş stratejiler de gerçekçi olmaktan uzaktır.

 

Gerçekten yanılmayı samimi olarak ümit etmekle beraber, bu tür söylemlerle ifade edilen stratejilerin, sadece ve sadece iyi niyetli bir temenniden öte bir anlam  ifade etmediği düşünülmektedir. 

 

Bu konuda akademik düzeyde uzun bir süredir çalışan bir akademisyen olarak, Türkiye’nin terörizmle mücadele stratejisinin, terörizmle mücadelenin “uzun soluklu” bir iş olduğunu dikkate alan, zamana yayılmış; bir taraftan merkezi idarenin güçlendirilmesini, diğer taraftan da ülke genelinde etnik, dinsel ve kültürel homojenliğin beslenmesini öngören bir strateji olması gerektiği; doğrusunun bu olduğu değerlendirilmektedir.

 

Belirtilen bu soğuk gerçekleri dikkate almayan stratejilerin, başarılı olma şansı düşüktür. Bu stratejilerin başarılı olmaması, bireylerin zihninde çözüm umutlarını karartıcı ve ortadan kaldırıcı bir etkiye yol açar; kamuoyunda bir kararsızlık ve güven bunalımı doğurur. Bu takdirde, terörizmle mücadelenin önüne yeni bir engel çıkar ki, bu engel de inandırıcılık sorunu olacaktır. Siyasetin terörizme mücadelede “yalancı çoban” hikayesini çağrıştırmış olacağı böyle bir durum, halkın devlet adına iş gören siyaset adamlarının inandırıcılığını sorgulamaya başlamasına yol açar, bu da, terörizmle mücadele edenlerin değil, terör örgütünün amacına hizmet eder.

 

Terörizmle mücadelede, psikolojik boyut temel önemde ise, psikolojik boyutta da inandırıcılık temel önemdedir. Soğuk gerçekleri dikkate almayan terörizmle mücadele stratejileri, temel önemdeki bu olguları boşa çıkarır; bu da, terörizmle mücadele stratejilerinin terörizme hizmet stratejilerine dönüşme ihtimalini gündeme getirir. 

 

Türkiye’nin terörizmle mücadelesi, doğrudan ülkenin ve ulusun varlığı ve bütünlüğü ile ilgili bir konudur. Bugün itibarıyla, bu kritik noktaya gelinmiş olduğu değerlendirilmektedir.

 

O itibarla, siyaset adamları, bu konuda, diğer bütün mülahazaları bir kenara bırakıp, hem halka gerçekleri (gerçekten yapabileceklerini) söyleyerek gereksiz beklentiye yol açmamalıdırlar, hem de “bir, iri ve diri” olmanın peşinde olmalıdırlar.

 

28 Eylül 2010 Salı, 20:33, Ankara

 

Aynı konuda :

 

 

 

%d bloggers like this: