O yat aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin nadide bir mirasıdır…


Boğazıma takılan balık kılçıkları – 6

 

Türkiye’nin İlk Cumhurbaşkanı’nın Yatı Fuhuş Çetesinde Kirada..

 

©Bircan Ünver

 

Savarona Yat’ına ilişkin şoke edici haberleri okurken, ilk defa Türkiye adına ve Türk olduğumdan dolayı çok utanç duydum ve gözlerimden akan yaşları dindiremedim!

 

Sarsıcı haberin getirdiği tepkiyle, üzüntüyle, duygusal olarak ve aşırı utanç duyarak kendimi dizginleyemedim ve başladım bu satırları yazmaya..

 

Oysa yapacak ne kadar da çok işim var bir bilseniz ! Üstelik ne zamanım ne de insan gücüm yetiyor üstesinden gelmeye…

 

Git, sen kendi işine bak kızım! Türkiye’de ne oluyorsa oluyor sana mı düştü ilgilenmek, gözyaşı dökmek, senin Türkiye umrunda olduğu kadar annen-kardeşlerin ve yakın arkadaşların dışında, Türkiye’nin sen ne kadar umurundasın ya da hiç umrunda mı oldun ki (?) sorusunu sorup, bu satırlardaki tepkiyi yazmak yerine kendimi frenleyip, gemleseydim daha mı iyi ederdim acaba !

Bir tür “otosansür” uygulayarak…

 

Ama bu utanç duygusu çok büyük ve o kadar ağır bir baskı yaratıyor ki, insanın üzerinde…

Türkiye adına ve Türk olmak adına!

 

Bu utancı satırlara dökerek haykırmazsam, içimde büyüyecek ve kendimi de sonuçta, “suskun” kalmış olmakla suçlayacağım…

Çünki, nerede, nasıl, hangi koşullarda yaşarsak yaşayalım ve Türkiye’nin neresinden kopup gelmiş olursak olalım, özellikle yurtdışında, hepimiz, Türkiyeliyiz’dir..

 

Türkiye’den olup da burada kendi adı ve kimliğini saklayanları – değiştirenlere çok tanık oldum – saymazsak,  ismimizin geçtiği her ortamda ve nereden geldiğimizi söylediğimiz andan itibaren, adeta ‘Tanrısal’ bir görev yüklenmiş hissediyoruz kendimizi. Resmî olmasa da fahrî  temsilcilik yetkisiyle donanmışcasına, her birimiz ‘Türkiye’yi ve Türk Varlık’ını, temsil etmeye çabalıyoruz, yurtdışında…

Benim durumumda ise özellikle New York’ta..

 

Bu olgu ve gerçek, şahsi istem belki de, Türkiye’de en üst mercilerdekilerin bile güç ve yetkisini aşan bir boyut ve güçtedir!  Sorumluluk sahibi olan ve bu duyguyu benliğinde her an hissedenler açısından izahı kolay kolay mümkün değildir.

 

İşte bu nedenle, Savarona Yat’ına sahip çıkıp, bugüne değin müzeleştirmeyen, önce 6 bin dolara hurdalığa veren sonra da 49 yıllığına “al-sat-işlet-devret” deyip, kiralatarak “fuhuş çetesi”nin eline düşürten tüm gelmis-gecmis Türk hükümetlerini kınıyorum. Ülkemizin kültürel mirası(ları)na sahip çıkmayan politikacılarından, özellikle de Savarona Yat’ının Türkiye Cumhuriyeti adına düşürüldüğü bu hazin sonuç nedeniyle; yirmi yıla yakın bölümü Amerika’da olan ve ellibir yıllık toplam hayatımda, Türkiye’den ve Türk olmaktan dolayı ilk kez utanç duydum!

 

Türkiye, ekonomide dünyanın en gelişmiş 16 ülkesi arasında yer almakla övündüğü ve G20 toplantılarına katıldığı şu sıralarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı’nın yatını bir müze olarak sahiplenecek – koruyacak ve ‘fuhuş cetesi’nin eline düşmesini engelleyecek hiç bir şey yapmadığı için de Türk Hükümeti ve kendi kültürel mirasını reddeden Türk kültür politikalarını kınıyorum..

 

“Para” için herşey yapılır ve mübahtır, anlayışının da bir başka emsalidir bu… Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı’nın yatının ticarî amaçla kiraya verilmesi ve fuhuş ticaretinde kullanılmasina göz yumulmuş olmasının hiçbir izahı olamayacağı gibi, sırf para kazanabilmek için başvurulan bu tür uygulamaları da anlayabilmek mümkün değildir!

 

Tabii ‘bir kez parayı veren düdüğü çalar “kural”ını tum ahlakî ilke ve değerlerin merkezine yerleştirirseniz, onu kiraya verildikten sonra içinde kim tarafından ve hangi amaçla kullanılacağını da sorgulama hakkını kaybetmiş olursunuz. 

Fuhuş da yaparlar, uyuşturucu ticaretinde taşıma aracı olarak da kullanırlar…

 

Yoksa, son dönemlerde fazla komplo teorisi okumuş olmanın da etkisiyle  mi acaba, Atatürk’ün ismini Türkiye’de toplum nezdinde ve yurt dışında bu denli aşağılatmak ve  “fuhuş” kelimesiyle yanyana kullanarak, “Atatürk’ün Yatı Fuhuş Gemisi” olmuş artık, türünden düşünceler yaymak  için mi, bu son olayı da bir komplo türünden algılamak, sınıflandırmak gerekiyor ?!

Çünki herşey artık o kadar çok bulanıklaştı, ve herşey o kadar yoğun bir toz duman kasirgasına dönüştürüldü ki, görmekte fena zorlanıyor insan…

Dost-düşman, iyi-kötü, gerçek müminler ile sahteleri, kendisi ve Yaradan’ı ile barışık olan ve “insan”a pür deger veren ile siyaset-para-din maskesi altında saklananlar  ve gizlenen hedefleri olanlar o kadar fazla birbirine karıştı ki…

 

Ancak, burada Atilla İlhan’ın çok sevdiğim iki mısrasını anımsatıp, paylaşarak, kültürel miraslarımızda da göreceli, ideolojik ve siyasi davranıldığı izlenimi yaratan bu utanç verici durumdan ve karamsarlıktan sıyırmaya çalışacağım kendimi :

 

En berrak sular bile

En yağlı çamurlarla  gelir!” (Diyalektik Gazel)

 

Belki de zaman artık  yağlı çamurların akışının sonunu getirmektedir ve Türkiye, yeryüzü ve de tüm insanlık için artık berraklaşan suların akacağı sürecin başına yaklaşılmaktadır !

 

En azından böyle ümit etmek ve düşünmek istiyorum…

 

* * * * *

 

Genel olarak, “şoke edici” haber çokluğundan olsa gerek, artık hiçbir şeyin şaşırtmadığı, kanıksandığı, sıradan hale geldiği ya da bilinçlice getirildiği bir zaman diliminde mi yaşıyoruz ? 

 

Veya insanların akıntıya kapılıp, duyarlıklarını, değerlerini yitirmeye sürüklenmeleri mi isteniyor. Ahlâk, terbiye, görgü kurallarının tamamen gerilerde ve hatta mazide bırakılacağı bir hedefe ulaşılmasının örtülü operasyonunu mu izliyoruz ?

 

Üstelik, ne yazık ki, tüyler ürperten ve en korkunç olay ise; gelişme ve uygulamaların, katmanlı sahtekârlık ve ahlâksızlıkların  insan hayatı ve kurumlar üzerinde oynanan oyunların, düzmece haberler-raporlar, bilgi kirliliği enflasyonu ve bombardımanıyla, sanki ülke genelinde bütün kutsal değerler ayaklar altında çiğnettirilmeye çalışılıyor , hissine bile kapılmıyor değil insan…

 

Peki ne adına?

 

Türkiye’de neyin, ne için ve ne adina yapıldığını ya da yapılmak istendiğini dahi anlamakta çok zorlanıyorum artık…

 

Bu haberi perde arkasında hazırlayıp, pazarlayanlar, Atatürk’ün adını mı  yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin topyekün varoluşunu mu yahut her ikisini birden mi ayaklar altına aldırtma planlarına mı işlerlik kazandırıyorlar adım adım…

Bilemiyorum ki…

 

Unutmamalı ki, o yat aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin nadide bir mirası ve Cumhurbaşkanlığı makamının da en değerli yadigârlarından biridir!

 

Başka ülkelerin, vücutlarının bir âzâsı gibi korudukları, üzerine titredikleri değer ve varoluş miraslarının, Türkiye’de müzelerin altındaki bodrumlarda, dehlizlerde, depolarda çürümeye bırakılmasını, fuhuş tüccarlarına kiralanmasını nasıl izah edebiliriz ki !

 

Kanimca, bunu yapan ya da  bu tür durum ve olaylara, davranışlara goz yuman güç odakları, siyasi merciler ve uygulamalara göz yumanlar, aslâ Türkiye’de gerçek hak, özgürlük, eşitlik, demokratik ilke ve kurallar düzeni tesis etmeyi başaramazlar.

 

 

 

Bircan Unver, 29 Eylul 2010, New York

http://www.lightmillennium.org

E-mail: Bircan@onesoul.biz

 

 

Yerelce eklemeleridir :

 

%d bloggers like this: