Kuzu gibi olun diyorlar… Koyun gibi gütmek için sizi…


Dünden bugüne, Yıl 2002, aylardan Nisan…

Kütür, Kütür Kültürsüzlük…

Oktay Rıfat der ki; “Yer yüzünde gelişmiş ve az gelişmiş toplumlar olduğu sürece, ister istemez gelişmişlerden, az gelişmişlere doğru bir mal ve kültür akımı olacaktır.” Bu sözü ne zaman ve hangi vesile ile sarfetmiş, bilemiyorum ama, şu günlerde yaşadıklarımız “tıpkısının aynısı” değil mi? ABD hem kültürünü hem malını ihraç etmeye çalışıyor. Fransa aynı şekilde. Almanya bile…

 

Ya bizler? Kütür, kütür kültürsüzlüğe sürükleniyoruz. Nereden mi çıkardım bu sonucu? Türkiye’nin Avrupa Birliği ile üyeliğe uzanan adaylık sürecine ilişkin son tartışmalardan.

Can Yücel “Beşik dürtmesi”nde acı da olsa günümüzün gerçeğini

şu dizelerle dile getiriyor:

Kuzu gibi olun diyorlar

Büyüyüp ortaya çıkınca

Koyun gibi gütmek için sizi…

Güdebilmek için bizleri, kütür kütür kültürsüz, eğitimsiz, kapalı bir
topluma ihtiyaçları var. Yoooooo… % 6-7’lik bir kesim için kültür de mubah,
sanat da mubah, edebiyat da, fikir ve düşünce özgürlüğü de.

Kültür yani ‘culture’, Fransızca bir kelimedir. Farklı anlamlara gelmesine karşın, konumuzun icabı şu tanımı seçeceğiz:

Tarihî, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddî ve manevî değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü…”

Kültürün bir başka sözlük anlamı daha vardır ki, o da bir ölçüde yazımızın içeriği ile irtibatlıdır: Tarım. Yani ziraat, diğer bir deyişle, topraktan bir şeyler yetiştirmek.

Yetiştirmek için zorunlu araçlardan biri de eğitimdir. Yine sözlük anlamına göre eğitim şu kelimelerle tanımlanıyor:

’Çocukların, gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme, terbiye işi…”

Yani, kuzu gibi doğup, koyun gibi güdülmemek, boyunduruk altına girmemek için, kütür kütür kültür gerek. Eğitim gerek. Düşünebilmek, düşündüğünü ifade edebilmek, kapalı toplum olarak yaşamamızı isteyenlere, en çok korktukları bu silâh ile karşı durabilmek gerek…

Eğitim, kültür ve tarım, eskiden bizde aile içi terbiyeden başlardı. Aile görgüsü de dediğimiz, kişilerin karşılaştığı ve şahsiyeti üzerinde olumlu etki yapan bilgi, kural ve deneyimler, nesilden nesile geçerdi. Çiftçiler, gökyüzüne bakarak, havanın nasıl olacağını tahmin ederler, tedbirlerini ona göre alırlardı. Tarladan avuçladıkları toprağa bakarak, kültüre yani tarıma elverişli olup olmadıklarını anlarlardı. Bugün meteoroloji haberlerini dinliyorlar. Bilimsel analizler yaptırıyorlar. Hayvan gübresi yerine, sanayi gübresini tercih ediyorlar. Daha iyi yetiştirebilmek, yüksek verim alabilmek ve böylece daha fazla kazanabilmek için günün koşullarına ayak uydurmak zorundalar zira…

Bugün, Avrupa Birliği’ne girersek, egemenliğimizi yitireceğiz diye yakınanlar, önce Türkiye’de toplum üzerinde dış kaynaklı eğitim ve kültür egemenliğinin ölçüsüne bakmak zorundadırlar. Buna karşılık Türkiye’nin kültür ihracatının seviyesini ölçmek ve orantıya vurmak, gerekmektedir. Bir Orhan Pamuk, bir Yaşar Kemal çıkıp, eserleri yabancı dillere çevrilip, satıldığı, ödül aldıkları zaman seviniyoruz. Gurur duyuyoruz. Ancak, yabancı kültür okyanusunda sadece birer damla değiller mi?

SAÇMALIK MI?

Günümüzün tüketim ve teknoloji toplumunda, kültür, sanat ve edebiyat ile uğraşmak bir “zaman kaybı, saçmalık mı?” Yaşam gailesine düşmüş, evde aç çocuklarına nasıl ekmek götüreceğinin kaygısında veya sabahın erken saatlerinde, ayaz demeden ucuz ekmek kuyruğunda donma tehlikesi geçiren, yeterli kazanamadığı için sabahın erken saatlerinde okuluna gitmeden önce veya işinden çıktıktan sonra, gece geç vakitlere kadar çalışan ve geleceğin nesillerini yetiştirmekle görevli öğretmenlerden kültür, sanat ve edebiyat ile daha fazla ilgilenmelerini istemek, acaba onlarla “alay etmek” mi oluyor?

Boş vakitlerini discolarda, sokak köşelerinde veya kahvelerde geçiren, ama kültür, sanat ve edebiyat ile zerre kadar uğraşmayan, sorduğunuz zaman “nedir yenir mi?” diye alay eden, geleceğin dünyasını, Türkiye’sini emanet edeceğimiz gençlik, bugünlerin geri gelmeyeceğinin, ileride neler kaybedeceğinin bilincinde mi?

Kürtler veya başkaları; var veya yok, siyasi amaçlı veya değil, dillerine, kültürlerine sahip çıkma mücadelesi verirken, her geçen gün daha kötü bir Türkçe ile konuşmamız, kültürümüzden uzaklaşmamız, bırakın geçmiştekileri, edebiyatımızın günümüzdeki yeni isimlerini dahi tanıyamamamız, buna karşılık arabeskin veya pop müziğin ünlü isimlerini bilmemiz, televole programlarını yakından takip ederek, kimin kiminle düşüp kalktığını kendi adımız gibi öğrenmeye çalışmamız bir çelişki değil mi?

Televizyonlarda yapılan bilgi yarışmalarında kültür, edebiyat veya sanat dallarındaki soruları seçenlerin sayısındaki azlık, mecburî sorularda ise, bir yabancı dizide rol alanların adlarını rahatlıkla sayabilirken, Çalıkuşu’nun yazarının adında takılmamız, utanç konusu değil mi?

Bugün Türkiye’de yaşanan sorunların temelinde bir ölçüde; kültürsüzlük, kötü bir eğitim, aile görgüsünün, yerini görgüsüzlüğe bırakması, edebiyat ve şiir dünyasından uzaklaşılması gibi, insana insan olduğunu öğreten, diğerlerine de insanca davranmasında etkili olan uygarlık araçlarının tozlu raflarda terkedilmesi de yatmıyor mu?

Yoooo…Şimdi kabahati yine başkalarında aramayalım. Ben yokluklar içinde büyüdüm. Üniversite’de kitap alacak (yenisini) paramız yoktu. Ya fotokopi çekerdik, ya da bir önceki dönemin öğrencilerinden yarı fiyatına almaya kalkardık. Araştırma imkânımız dardı. Mektuplaştığımız yabancı kızlardan, yalvar yakar kitap isterdik. Altı ay sonra, “sakıncalı olmadığı anlaşılmıştır” damgasıyla kitabımıza kavuştuğumuzda, sanki sevgilimize, yavuklumuza kavuştuğumuzu sanır, gönderen kıza minnetimizi ifade edebilmek için akla karayı seçerdik. İzmir’in daha o zamanlar etrafı alâkasız binalarla “sur” gibi çevrilmemiş Milli Kütüphanesi’nde bir kitabı bulamadığımız zaman kıyameti koparırdık. Kütüphane’nin bina ile eşit yaştaki memuresi ne yapacağını bilememenin sıkıntısını çekerdi. Yüreğimiz yanar, yanacığına bir buse kondurarak “rüşvet” vermeye çalışırdık. Zaten bizim kütür kütür kültürsüz bir toplum olduğumuz, Milli Kütüphane’nin şimdi görünmeyen duvarlarla çevrilmiş olmasından belli.

Sanat sevmezlik, giderek daha az okuma, televizyonların seviyesiz programları boş bir toplum yetiştirilmesine yol açmıyor mu?

Ama bu durum Türkün yaşamında yeni değil ki! Bakın Behçet Necatigil (1916-1979) nasıl tasvir ediyor şu dizelerde kütür, kütür kültürsüzlüğü:

EDEBİYAT MATİNESİ

Kaykılmış koltuğunda bir kız

Çiğner ciklet.

Bir oğlan dalgada,

Geldiğine pişman uyuklar

Bir başkası arkada.

Hiç bulabilir mi beyaz evi çok uzak

Uçurduğunuz kuş?

Kılıç gibi keskin karlı dağ.

Hiç yeri miydi açmak kalbi

Bu çiğ ışık altında.

Sizden önce birisi bir fantazi okudu,

Kırdı geçirdi.

Yayvan gülüşlerden ağızlar çok geç döner;

Şimdi sıra sizde üzgün ağır,

Ne güzel!

Olsa bari benzeri duygularla tedirgin,

Sizdekini yaşamış

Birkaç kişi.

Işıktasınız seçilmiyor,

Karanlıkta hepsi.

Okudunuz,

Bittiğine memnun,

Anlamamış;

Bozuk paralar gibi düşer önümüze

Alkış.

Gördünüz işte yerde

Çürük domatesler gibi ezik,

Avuçlarda mıncıklanmış kalbiniz.

Büyürken leke ince ipekte,

Yeniden eğildiniz!

OYSA

Oysa ne imkânlar vardı Türkiye’nin elinde. Bizleri yönettiklerini sananların elinde. Yurdun dört bir yanından, kütür kütür kültür akması için…

Ben bir subay çocuğuyum. Babam 60 ihtilâlini yapanlardan. Türkiye’nin bir daha belki göremeyeceği (Kopenhag Kriterleri bile yanında ufak kalır) 60 Anayasası’nın Albay’larından. Ben, babamı 26 mayıs gece yarısı üç korumalı ciple gelip aldıklarında 13 yaşındaydım. Ne olup, bittiğinin bile farkında değildim. Daha doğrusu bir şeyler olup bittiğini hissediyor ama sezemiyordum. Yollara düştüm. Babamı aramaya başladım. Zannettim ki, “Vatan Cephesi” tutuklattı. Sonrası malum. Tarih, bu darbenin haklılığını veya haksızlığını mutlaka yazacaktır. Ben, babamın sözlerini tekrarlamakla yetiniyorum: “bize Menderes’in Doğu İş Hanı’nda özel kasalarında neler sakladıklarını araştırma görevi verdiler. Hiçbir şey çıkmadı. Çıkmayınca bazıları kudurdular ve etrafta buldukları “kadın külotlarını” bu boş kasalara koyarak, deliller yarattılar.

Sonra, doğuda “birileri”nin yaşadığı “haberi” ulaştı İstanbul’a… Subay eşlerinden giyim, kitap-kalem kampanyası başlatmaları istendi. Cemselerle yola çıktık. Ben doğuyu ilk ve son kez 61’de gördüm. Hakkari’nin Beytüşebap ilçesi. Altı ay karla kaplı. Okul var. Başında da bugün çok yakından tanıdığımız bir ekonomist-yazar yedeksubay öğretmen olarak görevli. İstanbul’un subay eşleri ne bilsinler Doğu’daki durumu. Yazın, plâjlarda giyilen sandaletleri, çocuklar için ayakkabı olarak koymuşlar, paketlere. Ona rağmen o çocukların yüzlerindeki sevinci görmek, şimdi bana farklı yankı yapıyor. Zira o karda kışta ayaklar çıplak, bırakın kalemi, silgiyi, önlük ve yakanın ne olduğunu bilmeyen çocuklar…

Üç yıl sonra, İsmet İnönü “onlar ortak, biz Pazar” sözünün tarih sayfalarına kazınmaz puntolarla yazıldığı, Ankara Antlaşması’nı imzaladı.

Kimlerle? Bugün girelim mi, girmeyelim mi tartışmasını yaptığımız Avrupa Birliği’nin dedesi Ortak Pazar ile…

Türkiye’nin 12 eylül 1963 yılında imzaladığı Ankara Ortaklık Anlaşması ile başlayan Avrupa yolculuğunun en önemli boyutu sadece ekonomik ve ticari nitelikli olanı değildir. Bu yolculuğun bir de gerektiği gibi istifade edilemeyen kültürel ve bilimsel boyutu bulunmaktadır. Atatürk’ün gösterdiği yönde yani, gelişmiş medeniyetler hedefine ulaşabilmek, çağdaşlaşma projesini tamamlayabilmek ve her alanda kalkınmış bir toplum haline gelebilmek için nedense bu boyut ilişkilerde çok çok gerilerde kalır. Oysa gelecek nesiller için işletilmesi elzemdir. Bu boyut Atatürk’ün vizyonu ile de bağdaşmaktadır. Zira ulu önder İslâm ile yeniliğin iç içe yaşayabileceğini göstermeye çalışmıştır. Kültürel açıdan zenginleşmiş bir Türkiye’nin Avrupa’daki yeri daha da pekiştirilmiş olmayacak mı?

Yoksa acaba, AB üyeliği ile Avrupa toplumunun çok kültürlülüğüne katkıda bulunacağız, derken; kültür, sanat ve edebiyatta zayıf kalmakla ileride başka kültürler içinde eriyip gidecek miyiz?

Yabancılar sahip çıkarlarken, kendi yazarlarımızı, şairlerimizi, edebiyatçılarımızı veya kültür adamlarımızı hapishanelere göndermek, Nazım Hikmet Ran tartışmasını bile başka yönlere çekmeye çalışarak, ağacı, ormanla karıştırmak acaba en fazla yabancı kültürlerin egemenliğinin yayılmasına bir nev’i destek vermek olmuyor mu?

Son olarak 6 mart 1995 tarihli Gümrük Birliği’ne geçiş kararı çerçevesinde güncelleştirilen şu sözler bugün ne ölçüde amacına ulaştı?:

Türkiye ile AB arasındaki kültürel alanda işbirliği ve bağların güçlenmesi ve karşılıklı anlayışın geliştirilmesi amacıyla, iki taraf bu işbirliğinin kapsayacağı alanları birlikte belirleyeceklerdir. Tarafların kültür zenginliklerinin karşılıklı olarak daha iyi tanınması için özel çaba sarfedilmesi gerekmektedir. Türk Üniversite ve araştırma kuruluşları ile Topluluktaki karşıtları arasında bilimsel işbirliği oluşturulmasına yönelik çabaların yoğunlaştırılması.

Avrupa Birliği üyeliği olur veya olmaz. Ama şu sırada Türkiye bu hedef doğrultusunda hazırlanacak ve birliğin diğer 12 ülkeye açık programlarından yararlanacak olan aday bir devlet konumunda. Ancak elbette topluluk mevzuat ve müktesebatına kağıt üzerinde uyumla iş bitmiyor. Ayrıca bu programların Türkiye’ye henüz açıldığı da söylenemez. Özellikle gelecek nesilleri ilgilendirenler yeni yeni hareketleniyor. Avrupa Birliği’nin mazereti, Türkiye’ye üyelik perspektifinin geç açılmış olması nedeniyle, bütçe olmaması. Türkiye’den kaynaklanan sorunlar da yok değil. Avrupalılık zihniyet değişikliği gerektiriyor. Kültür ve eğitim reformu gerektiriyor. Günümüzün koşullarına uygun bir anlayışın yerleşmesini gerektiriyor. Bunun da yolu tüm Türkiye’nin bilgi teknolojisi ile donatılmasından, her eve bir bilgisayar girmesinden, internete bağlanmaktan ve özellikle yeni nesilleri Batılılılar gibi yetiştirmekten geçiyor.

Ben, babam ve emir eri Hikmet ile Beytüşebap’ta defter, kalem dağıttığımız, kütür kütür kültürsüzlük, eğitimsizlik yıllarından itibaren Türkiye – Avrupa ilişkilerinin en az otuz yılını Brüksel’de yaşadım. Neleri kaybettiğimizin acısını çektim. Kazancımız olmadı mı? Bilemem. Fırsatları tepenlerin bugün çıkıp da “Türk halkını fakirlikten kurtaracak yol AB üyeliğidir” dedikleri zaman içimden kusmak geliyor. Peki o zaman niçin bu kadar zaman kaybettirdin? sorusunu sorduğunuzda da “dün dündür bugün bugündür” cevabını almasanız bile almış gibi kabul edin kendinizi. 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde bugün Türkiye’den istenenleri reddedenlerin, bir numaralı demokrat kesildiklerini gördükçe. “Peki niye Helsinki’ye kadar üç yıl kaybettirdin Türkiye’ye” haykırmak geliyor. O gün, hayır diyenler bugün Avrupa’nın geleceğinin tartışıldığı kurultayda Türkiye’yi temsil ediyorlar. Hem de 1997 koşullarında.

Tevfik Fikret, “Halûk’un inancı” şiirinde şu iki dizede herşeyi izah ediveriyor:

Yeryüzü vatanım, insansoyu milletimdir benim,

Ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım.

Ben de öyle…

Ama, kütür kütür kültürsüzlüğün hüküm sürdüğü, aç kalmak pahasına bilmem ne programını seyretmek için renkli televizyon almayı tercih edenlerin yaşadığı bir ortamda, dünyada çoğu zaman umutsuzluğa kapılmıyor değilim.

Bir başka umutsuzluğum da, Anafilya’nin günlük giriş (hit) sayılarını her gün sabah erkenden kontrol ederken gördüğüm rakamların azlığıyla, karamsarlığa dönüşüyor. Ve Halit ağabey ile yazışmalarımızda ’acaba porno sitesi kursaydık daha mı yararlı olurduk? sorusunu soruyoruz birbirimize. Elbette latife olarak… Biz, bizleri kütür kütür kültürlü günlerin beklediği ortamları, dünyayı özlüyoruz. Anafilya’ya günde bin değil, onbin değil, yüzbin ziyaretçinin girdiği günleri özlüyoruz. Özlemek serbest. Suç değil…

©Nusret Özgül

 

%d bloggers like this: