Zafer’den bu Pazarlık : Benim doğduğum köylerde…


        “O’na kızgın olduğunu biliyorum. Neden şunu denemeyesin. O’na bir mektup yaz. Bütün duygularını dök. Öfkeni ve hayal  kırıklığını anlat. Hiçbir şeyi gizleme. Sonra mektubu bir çekmeceye koy. İki gün sonra oku. Bak bakalım, hala yollamak isteyecek misin? Ben öfkenin ve pasta kıtırının iki gün sonra yumuşadığını öğrendim.”

(H. Jackson Brown)

 

© Zafer Karadağ

 

        İyi ve Kötü

        Leonardo da Vinci ‘Son Akşam Yemeği’ isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı… İyi’yi İsa’nın bedeninde, Kötü’yü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde O’na ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı…

 

        Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

 

        Aradan 3 yıl geçti. ‘Son Akşam Yemeği’ neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı… Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

 

        Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlayamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu… Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:

 

– “Ben bu resmi daha önce gördüm…”

 

– “Ne zaman?” diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.

 

– “Üç yıl önce” dedi adam, “elimde avucumda olanı kaybetmeden önce… O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı ama gerçekleştiremedim. Derken ressamın biri beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…”

        İyi ve Kötü’nün yüzü aynıdır! Sadece insanın yoluna ne zaman çıktıkları önemlidir! (Paulo COELHO ‘Şeytan ve Genç Kadın’)

 

Bülbül ile Bağcı

 

        Gül bahçesi… Kırmızı, pembe, sarı güller… Çevreyi gül kokusuna boğan, bu rengarenk güllerin yetiştiricisi ihtiyar bir bağcıydı. Geçimini sağlamak bir yana, bir gülün açmasıyla sanki bayram ederdi. Bahçede değil de sanki kalbinde büyütüyordu tomurcukları. Gül mevsiminde bağcı kendisini kaybederdi adeta. Bu yıl yeni bir gülün aşısını yapmıştı. Açılmasını sabırsızlıkla bekliyordu. Onu veren bahçıvan, “Bu gül, güllerin sultanıdır. Rengi, kokusu çok farklıdır. Diğer güllere benzemez.” demişti. Bağcı, gülü özenle büyütüyordu. Daldaki tomurcukları gözü gibi koruyordu.

 

        Sonunda tomurcuklar goncaya dönüştü. Gonca patladı ve bahçeyi güzelliğe boğan bir gül çıkıverdi ortaya. Bağcının içi içine sığmıyordu sevinçten. O günü akşama dek bağda geçirdi. Gece uzadı da uzadı. Bağcının gözüne bir türlü uyku girmedi. Sabahı zor etti. Şafaktan sonra, günün ilk ışıklarıyla birlikte bağa gitti. Baktı ki ne görsün! Bir bülbül, güle konmuş, hoyratça yapraklarını yoluyor. Bağcı dehşet içinde olup biteni seyretti bir süre. Bülbülü yakalamak için çok uğraştı. Fakat kaçırdı. Ertesi gün, bülbül yine aynı güle konmuş, kalan yapraklarını yolmuştu. Bağcı bu kez de bülbülü kaçırdı. Artık kararını vermişti. Bir tuzak kuracaktı bülbüle. Ustaca hazırladı tuzağı. Bülbül geldi yine ağaca konmak için, bir güzel tuzağa düştü, bağcı alıp eve  götürdü, kafese hapsetti. Bağcı ertesi gün bülbülü kafeste bırakarak bağına gitti. Akşam dönüp geldi, ağlıyordu.

 

– “Ben sana ne yaptım da beni buraya hapsediyorsun? Sesimi beğendiysen kafese koymana gerek yok, ben, zaten senin bahçenin bülbülüydüm…” Bağcı: 

 

– “Sen” dedi, kızgın kızgın; “benim en güzel gülümü yoldun.” 

 

         “Nasıl olsa, birkaç gün sonra kendisi solacaktı, yaprağını dökecekti” dedi bülbül. Bağcı baktı, doğru söylüyor bülbül…

 

Kızgınlığı geçti, acıyarak serbest bıraktı onu. Bülbül, pencereye kondu. Uçmadan önce: 

 

– “Beni özgür bıraktın… Çok teşekkür ederim. Ben de buna karşılık sana bir sır söyleyeceğim. Bağının kuzey ucunda, o büyük dut ağacının yanında bir hazine gizli” dedi. Sonra kanatlanarak gözden kayboldu.

 

        Bağcı, başlangıçta inanmadı kuşun söylediğine. Sonra, içine bir kuşkudur düştü, “belki doğrudur” diyerek kazdı bülbülün sözünü ettiği yeri. Kazdı ki ne görsün… Büyük bir küp, içi dolu altın. Ertesi gün bülbül yine bağdaydı. Bağcı, bülbüle:

 

– “Bir şeyi” dedi, “çok merak ediyorum.” 

 

– “Neyi?” 

 

– “Sen, hazinenin yerini bildin de, tuzağı nasıl fark edemedin?”

 

         “Kurduğun tuzak bir kazaydı, kaderin önüme sürdüğü bir araçtı. Bu gibi durumlarda hikmet gözü kapanır insanın, göremez… Ne kadar gözü açık olsa da farkına varamaz…” (Kelile ve Dimne’den)

 

 

Hikaye

 

Senin dudakların pembe,

Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek,
Tut biraz.

 

Benim doğduğum köylerde,
Ceviz ağacı yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim,
Okşa biraz.

 

Benim doğduğum köylerde,
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek,
Savur biraz.

 

Benim doğduğum köyleri,
Akşamları eşkiyalar basardı,
Ben bu yüzden yalnızlığı sevmem,
Konuş biraz.

 

Benim doğduğum köylerde,
Şimal rüzgarları eserdi,
Hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır,
Öp biraz.

 

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin,
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz…

Cahit KÜLEBi

 

 

%d bloggers like this: