Artık kendi köyünüzde değilsiniz…


dünya

Gurbet Ve Yerküre Köyü

Yedi iklim dört köşeyi dolandım
Meğer dünya her tarafta bir imiş
Ben dünyayı Al´Osman´ın sanırdım
Meğer dünya yüz sultanlık yer imiş.
Dadaloğlu

***

Hepimizin yakından tanıdığı bir sözcüktür, gurbet veya gurbetlik. Gurbetçi biziz, gurbetçilik âdeta mesleğimiz. Gurbetlik mekânımız, yani vatanımız, ya da Anafilya tanımıyla “bütün yeryüzü vatanındırErasmus”

Gelin birlikte günümüzün koşullarına uyarlayalım ne anlımızda, ne hüviyet kartımızda ne de pasaportumuzda yazan bu mesleği, ikâmetgah adresini.
Ama öncelikle gerçek bir tanımını yapalım, bu sözcüklerin.
Hepimizin “gidip de gelmemek var, gelip de görmemek…” sözleriyle çıktığımız yolculuktur gurbet. Sözlük tanımıyla, “kişinin doğup, büyüdüğü yerden, yabancılık çektiği uzak yer”dir. Yani aynı zamanda mekân, ikâmetgah adresi…

Gurbetçi yani bizler de, “gurbete çıkan, yabancı ülkelerde çalışanlar”dır. Çoğu zaman hor görülen “Alamancı” diye adlandırılan, ama işleri düştüğünde veya tasarruflarımıza göz diktiklerinde, kıymet kazananlar…

Gurbet türkülere, romanlara, hikâyelere ve sıla özlemini dile getiren şiirlere temadır. Gurbete çıkmak, halk şairlerinin de yaygın bir geleneği ve adeta meslekleridir. Tek farkla, bizler ekonomik veya eğitimsel gerekçelerle gurbetlik olmuşuzdur. Onları diyar-ı gurbete zorlayan ise genelde “âşk”tır. Âşıklığın da üç koşulu vardır; pir elinden dolu içmek, güzel sevmek ve gurbete çıkmak…

Gurbete çıktığımda, Türkiye’de televizyon yoktu. Manyetolu telefon ile bir santrale bağlanır ve aradığımız numarayı isterdik. Yani telefon da yoktu. Mektup geç gittiği için, acil durumlarda ELT yani telgraf çekerdik.

Gurbete çıktığımda, bugün Avrupa Birliği’nin simgesel ve idarî Başkent’i Brüksel’de tek bir Türk bakkalı vardı. Ama yufka yoktu. Beyaz peynir yoktu. Bozulmayan bakliyat vardı. Gazete yoktu. Annem haftalık paketler, postayla yollar ve çoğu zaman onbeş günlük gecikmelerle yurttan haber alırdık. O gazeteler, sanki dünyanın en kıymetli mallarıymış gibi lekelenmeden elden ele dolaşır, arşivlenirdi. Kısa dalga TRT Türkiye’nin Sesi radyosunu dinlemek bir eziyetti. Telefon hattı Türkiye için tekti. 60 numaralı santrale numaramızı yazdırır ve ne zaman bağlanacağını bilmediğimiz için de beklemeye çekilirdik. Teleks hattı da tekti. O da santralden geçmek zorundaydı.

Gurbete çıktığımda, Türkiye öyle kapı komşusu bir ülke değildi. Hafta sonunu charter uçaklara binip, İstanbul’da geçirmeye gitmeyi bırakın, acil durumlarda nasıl gideceğimizi bilemezdik. Uçak sefer sayısı haftada bir veya iki idi.

Gurbete çıktığımda Başbakan Bülent Ecevit’in şu şiirini okurduk:

bülent_ecevit

Sevdiklerimin başında bir bilmediğim
Görmediğim, özlemediğim, özlediklerimin başında
Yurdum olmadan sıladayım.
Kimsem ölmeden yasta
Yollarda gözlediğim ne
Mektuplarda beklediğim ne
Nereden sürmüşler beni, buralar nere
Buralar nere, buralar nere?
Bir bildiğim olmalı, bilmez olmuşum
Bir derdim olmalı, gülmez olmuşum.
Buralara konmuş, göçmen olmuşum
Bir derdim olmalı, gülmez olmuşum.

“Göçmen” adını taşır, Bülent Ecevit’in şiiri. Özlem vardır, bekleyiş kokar, melankoli hakimdir…

Gurbet, sürgünlerin de geçici vatanıdır. Zorunlu sürgünlerin.
Nihat Behram “Sürgün” şiirinin dizelerinde sevdiklerinden kopuşun kederini yansıtır. Ama gurbete ilk çıktığımız günü anımsayın. Ekseriyetimiz “sürgün” olmasa bile aynı duygularla yola koyulmadık mı?

nihat_behram

Uyandırın anamı
Söyleyin gidiyorum
Yolumu gözlemesin
Dönemem belki geri
Arkadaşlarım duysun
Kardeşim bunu bilsin
Söyleyin gidiyorum
Dönemem belki geri
Babama haber salın
Çiçekler onda kalsın
Sulasın günaşırı
Dönemem belki geri
Korulara söyleyin
Dağlara, asmalara
Baygın çocukluğumun
Çınladığı kırlara
Söyleyin gidiyorum
Dönemem belki geri
Gelsinler anılarım
Uğurlasınlar beni
Sadece sevdiğime
Söylemeyin duymasın
O kadar körpe ki kalbi
Bilmiyor yitirmeyi
Söylemeyin bu akşam
Sevdiğim ağlamasın…

Gurbete çıktığımda, sinema yoktu. Türk filmine hasret kalırdık. Oysa yazları serinlemek için İzmir’de akşamları açık hava sinemalarına giderdik. Filmin uzunluğuna bağlıydı. Ben Hur gibi olanlarda, gece yarısı dönerdik. Sandalyeden kaltığımızda ayaklarımızın altında bir halı serili bulurduk. Kabak çekirdeği veya Ayçiceği, ya da Trakya diliyle Günebakan kabuklarından oluşurdu bu halı. Arada sırada gazoz şişeleri o tatlı halı sesini inkıtaya uğratırdı. Bugün zapladığımız sayısını unuttuğum televizyon kanalları da yoktu. Yabancı bir televizyonda Türkiye programı veya haberi olduğunda adeta ekrandan içeri girip, kucaklamak gelirdi içimden. Kıbrıs Harekâtını da yabancı televizyonlardan seyrettik. Mehmetçiğin paraşütlerle katliamı önlemeye inişini heyecanla izledik.

Gurbete çıktığımda, herkesi farklı görür, her yediğime dikkat eder, etin menşeini sorardım. Tıpkı gurbetteki Karacaoğlan gibi:

karacaoglan

Karac´oglan der ki gelir yazları
Güzel kimden aldın sen bu nazları
Anamın babamın acı sözleri
Bal oldu gidelim bizim ellere
Seyr edüben gelir Karadeniz´i
Kanları yok, sarı sarı benizi
Öğün etmiş, kara domuz etini
Dinleri var, bizim dine benzemez

Gurbete çıktığımda, birdenbire herşey hızlanıverdi. Manyetolu telefon gitti. Normal telefonlar evlere girmeye başladı Türkiye’de… Televizyon önce siyah beyazdı. Akşam misafirliklere gidilirdi. Özellikle de seyredilmesi gereken program veya filme tesadüf ederdi “bir maniniz yoksa bu akşam size gelmek istiyoruz?” sözleri. Renkli televizyon girdi. “Dallas” dizileri başladı. Televizyonu bulunanlarla içli, dışlı olundu. Gidip, gelmeler, aile ziyaretler, kadın günleri sıklaştı. 80’li yıllar devrim niteliğindeydi. Teleksler yerini fakslara bıraktı. Uçak seferlerinin sayısı arttı. Türkiye’nin Sesi ek bir aparat (4.000 BF idi fiyatı) bağlandığında otolarda dinlenmeye başlandı. Çanak antenler günlük yaşamımıza girdi.

Gurbete çıktığımda, bir gün buralara yerleşeceğimi düşünmemiştim. Türk asıllı milletvekillerinin, senatörlerin “yabancı” meclislerde boy göstereceği aklımın köşesine bile gelmemişti. Milli takımlarda Türk asıllı oyuncular oynayacak deseler güler geçerdim. Niye mi? kendi takımımızı bile gurbette kurmakta zorlanıyorduk.

Gurbete çıktığımdan bu yana, yıllar geçti, alışmaya başladım etrafa. Dadaloğlu’nun dizesini hatırladım. Neredeyse basmadığım toprak kalmadı, Avrupa’da, Dünya’da;

dadaloglu

Yedi iklim dört köşeyi dolandım
Meğer dünya her tarafta bir imiş
Ben dünyayı Al´Osman´ın sanırdım
Meğer dünya yüz sultanlık yer imiş.

Bugün ben artık “Gurbette” değilim. Dünya koşullarının dönüştürdüğü “Yerküre Köyü”ndeyim. Köyümü de çok seviyorum. Sevdiklerimi özlemiyorum. Onları her akşam görüyorum. Aile ziyaretlerinde varlık gösteriyorum. Sofrada onlarla oturuyorum, onlarla kalkıyorum. Bilgisayarım var. Üzerinde webkameram ve mikrofonum. Telefon faturalarım da ucuzladı. İnternet üzerinde konuşuyorum. Ablam “bugün yüzün yine sararmış, yorgun musun?” diye sorduğunda o, İstanbul’da Moda’da, ben Brüksel’deyim.
Bugün ben artık “gurbetlik” değilim. 30 yıl önce izini kaybettiğim dostlarımı yanıbaşımda buluverdim. Net’te neredeyse her akşam görüşüyoruz. Eski sevgililerimden haberler alıyorum. Evlenmişler, çocuk sahibi olmuşlar. Eski günleri yadediyoruz. Gazetemi almaya devam ediyorum. Zira, sabah kahvesi içerken elde tutulmadan okunan gazete gazete olmuyor. Ama eskiden beş gazete alırken, bugün bire indirdim. Gerisini internetten okuyorum. Eskiden okuyamadıklarımı da, okuyorum. Televizyonlara bile bakıyorum. Texas’tan 24 saat yayım yapan “country music” radyosunu dinliyorum. Pul masraflarım azaldı. Mektuplarımı internet üzerinde yolluyorum. Bu “Yerküre Köyü” dar gelmeye başladı bana. Nazım Hikmet gibi, başka dünyalarda neler olup, bittiğini de internet üzerinde görmek istiyorum. Ya da oralara giderek. “Turist” veya “gurbetçi” olarak.

nazım_hikmet

Kosmosta bizden baska düşünen var mı?
var
bize benzer mi
bilmiyorum
biz ona benzer ama çayirdan nazik
belki de akarsuyun savkına benzer
belki çirkindir bizden
karıncaya benzer ama traktörden iri
belki de kapı gıcırtısına benzer
belki ne güzeldir ne de çirkin
belki tıpa tıp bize benzer
ve yıldızlardan birinde
hangisinde bilmiyorum
yıldızlardan birine konuşacak elçimiz
hangi dilde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elcimiz onunla
´Tovarish´ diyecek
ne üs kurmaya geldim yıldızına
ne petrol, ne yemiş imtiyazı istemeye
Koka-kola satacak da değilim
selâmlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına
bedava ekmek bedava karanfil adına
mutlu emekler mutlu dinlenmeler adına
´yarın yanağından gayri her herde her şeye hep beraber´
diyebilmek adına
evlerin
yurtların
ve kosmosun kardeşligi adına.

Nazım’ın 60’lı yılların başında Paris’te yazdığı bu satırların gerçekleştiğini düşlüyorum. Daha da ileri gidiyorum. Bugün artık mazide bıraktığım “gurbet ve gurbetçiliği” yolun sonuna gelip, kısa devre geçiş yapacağım nihai dünyada da yaşamak istiyorum. Zira ben bir kere “gurbeti ve gurbetliği” sevmişim, meslek edinmişim, yurt tutmuşum, mekân edinmişim… Tıpkı Âşık Veysel’in son şiirinde anlattığı gibi, kimbilir daha neler göreceğim gittiğim yerlerde;

asık_veysel

Selâm saygı hepinize
Gelmez yola gidiyorum
Ne şehire ne de köye
Gelmez yola gidiyorum
Gemi bekliyor limanda
Gideceğim bir ummanda
Gözüm kalmadı cihanda
Gelmez yola gidiyorum
Dünya geniş idi şimdi daraldı
Çıkıp gideceğin yer belli değil
Yetmiş altı yıldir alır satarım
Bakmadım deftere kâr belli değil
Seyrettim alemi dünya dar dedim
Ay dünya, arasi sanki bir adım
Denizi karayı ölçtüm aradım
Adalar içinde var belli değil
Avrupa, Asiye ayrı bir kıta
Bir yıllık yol idi deveye ata
Uçaklar sığdırdı beş on saata
Daha neler çıkar dur belli değil…

Ben bekliyorum. Daha neler çıkacağını ben de bilmiyorum. Belki kendimi ışınlayacağım, saatliğine, günlüğüne Bircan’ın yanına gidip geleceğim. Ya da Anafilya’nın benim için aileden biri olan « baba »sı Dr. Halit Umar ağabeyin yanına.. Ama şimdilik bu kadar ilerisini düşünmeyin ve gelin sizler de benim gibi yapın. Eskiden televizyon götürdüğünüz yakınlarınıza, birer bilgisayar hediye edin.
Yanında “webcamera”
Ve elbette bir de “mikrofon”.
Köyünüze internet bağlatın. Elbette sevdiklerinizin, akrabalarınızın, dost ve arkadaşlarınızın evlerine de.
Onlar da kamera ve mikrofon ile internet karşısına geçsinler akşamları, aile toplantıları yapın. Ananıza, bacınıza günlük gelişmeleri anlatın. Onlardan son haberleri alın. Seslerini duyun, yüzlerini görün.
Köyünüzün meydanına konulacak daha büyük bir kamera ile, köy düğünlerinde hazır bulunun. Gelini ve damadı öpün.
Bayramlarda gidemiyorsanız, ekran başında bayramlaşın. Yolladığınız hediyeleri açarken sevdiklerinizin yüzünden okunan sevinci görerek mutlu olun.
Yeni doğan yeğeninizin ağlayışını, “gucu gucu” yapışını binlerce kilometre mesafeye rağmen yanınızdaymış gibi izleyin. Onu sakinleştirmeye, susturmaya çalışın. Ninniler söyleyin. Akşam yatmadan önce başucunda kitap okuyun.

Unutmayın, artık kendi köyünüzde değil, “Yerküre Köyü”nde yaşıyorsunuz.

Nusret Özgül

Yıl 2002 – Mayıs Dergisi – Sayı 11

%d bloggers like this: