Dünden Bugüne, 6 Kasım 2007 : Türkiye, PKK sorunu ile yaşayamaz…


Pkk Ve Kürt Sorunu…

 

 

Dr.M. Ataman Aksöyek

 

Biraz da gündemin çekiciliğiyle, hiç istemediğim bir tartışma konusunda buldum kendimi; PKK – Kürt sorunu.

 

İnsan düşünmeye başladığında, musluk açılmış oluyor ve nohudun çarkları dönmeye başladı mı durmuyor. Hele sorun Türkiye ise, insan konuya daha derinlemesine sarılıyor.

 

Bugün İstanbul’da Irak Konferansı var. Bakalım sonuç ne çıkacak ? Benim endişem, Bakkal Tayyip işi Birleşmiş Milletlere havale edip daha da çözümsüz hale getirecek. Doğal olarak konferansa katılanlar Türkiye’ye “…. Aman, vakit geçirmeyin, bir an evvel Irak’a girip başınızın çaresine bakın…”. demeyecek. “…. Ama durun, şu işi bir kez daha konuşalım….” diyecekler ve bu işe karışırsak bize bir avantaj nereden çıkar diye işe karışmaya çalışacaklar. Unutmamak gerekli ki, bölge tüm dünya ülkelerinin şöyle veya böyle çıkarlarının olduğu bir alan.

 

Ankara’da senelerce evveldi, bir akşam, dolaylı olarak akraba olduğumuz bir ailenin genç çocukları, hepsi genç TKP’nin yandaşlarıydılar, beni yemeğe götürdüler. Daha sonra arkadaşları da bize katıldı. Geç saatlere kadar konuştuk, eskilerde ne olduğunu öğrenmeye büyük açlıkları vardı. Bilirsiniz, ben de anlatmayı severim !… Onlar, uzun uzun eskilerde neler olduğunu sordu ben de bildiklerimi, aklımda kalanları anlattım. Fark ettim ki, 12 Eylül sonrası kuşağının politize olmuşları dahi bizim kuşakların neler yaşadıklarını bilmiyorlardı. Bu yazımı onlar da okur diye biraz eskiden başlamayı düşündüm.

 

Tekrar edeyim, ben hatırladıklarımı ve bildiklerimi, bana göre anlatacağım, yanlışlarımı düzeltmek size ve bilenlere kalıyor diye düşünüyorum.

 

Yine değişik noktaları alt alta sıralamaya çalışalım, konuyu daha rahat anlayabilmek için. Anlatmaya başlamadan evvel,  değerli dikkatlerinizi bir noktaya çekmeme izin verin. Türkiye’de “Kürt Sorunu” tabudur. Pek derin konuşulmadığı gibi bu konuda yazılan çizilenlere de pek güvenemezsiniz. Ben de bu konuda pek derin bir bilgiye sahip olduğumu söyleyemem. “Sosyalizm gelir bu işler çözülür” dedik ve pek kafa yormadık. Bu konuda geniş belge, arşiv de biriktirmedim. Artık yaşlıkla birlikte zayıflayan hafızamda kalanları sıralayacağım.

 

Evvela PKK; 1978 yılı başlarında Diyarbakır’da yapılan bir toplantıda kurulmasına karar verilen PKK – Partiya Karkeren Kürdistan (Kürdistan İşçi Partisi) birinci kongresini aynı yılın Kasım ayında yapmıştı. Hatırladığım kadarıyla, bana ters gelen, en önemli tezleri Türkiye’nin sömürgeci ve Kürdistan’ın sömürge olduğuydu. Bu tez ayrı örgütlenmeye izin verdiği için de diğer Kürt grupları tarafından da benimsendi. Bu koşullarda, mücadeleleri de, Marksistlerin kulağına hoş gelen ve desteklenmesi gereken “Ulusal Kurtuluş Savaşı” oluyordu. İlk silahlı propagandalarını 79’da Siverek’te yaptılar. Behice Boran, (yine yanılma payımı saklı tutarak) “Kürt hareketinin nitelik değiştirdiğine” işaret etmişti. Marksist-Leninist olduklarını söylemelerine rağmen, bu hareketin sağlıklı, tutarlı ve devamlı bir ideolojisinin olmadığı kanısındayım. Ama, yine bana kalsa, Kürt hareketleri içinde en “moderniydi”. Feodaliteyi aşıp ulusal devleti, ulusal kurtuluşu amaçlıyordu. Türkiye’nin gelişmesi aşamasında,  buna bağlı olarak, ortaya çıkan ve tarihsel, sosyal, ekonomik, kültürel ve politik boyutları olan bir durumdu.

 

Bu gün aynı durumda olduğunu söylemek mümkün değildir.

PKK, kural olarak ver türlü demokratik mücadeleyi ret ediyordu. Temel araçları korkuydu. Onlar için, MHP, AP, CHP gibi, TİP, TSİP de hakim ulusun parçası, sömürgeci ve Kürt hainiydi.

 

Kürt ulusu üzerindeki baskılar, sıkıyönetimlerin getirdiği vahşet ve saldırılar, ufukta dahi görünmeyen aydınlık geniş genç çevrelerin bu akıma kaymasına sebep oldu. Kürtler için, Kürt halkının ulusal demokratik haklarının kazanılması için haklı savaşa omuz vermek bir görev haline geliyordu.

 

Eski sol basını karıştırdığımızda, Kürt ve diğer tüm örgütlerin PKK ile sorunu olduğunu görürüz. PKK’lılar, her örgütten militanları acımasızca öldürdüler.

 

Apo, daha başında yurt dışına çıkmıştı. Örgütün merkezi de dışarıya taşındı.

 

Son dönemleri hatırlarsınız, olay düşük yoğunluklu savaş olarak devam etti. Ama, büyük yanlış, Türkiye, sorunu ciddi olarak çözmeye, gerçekçi çıkış noktaları aramaya hiç yanaşmadı. Olay, kangren oldu. Dış güçler müdahale etti ve bu gün ki çözümsüz noktaya geldik. En vahimi, Türkiye’de halklar arasındaki ayrılık uçurumu daha da büyüdü.

 

Türkiye’deki ve genel Kürt hareketine bakarsak ; Kürt ulusunun aydınları ağırlıklı olarak Türkiye’den çıkmıştır. Son dönemlerde ise, Talabani ve Barzani baş aktör olmaya başladılar.

 

Hatırlarsınız, 1968 başında bir Kürt tutuklaması olmuştu. Tutuklananlar arasında TİP il, ilçe yöneticileri vardı. Cahiliye dönemimizdi, ben bu tutuklamaları TİP’e yapılan saldırılar diye yorumlamıştım. 1967’de yapılan “Doğu Mitingleri”ni de TİP’in büyük başarısı olarak yorumluyordum. Daha sonra, tutuklamaların TİP ile ilişkisi olmadığını, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi/ T- KDP tutuklaması olduğunu ve bu partinin üyelerinin TİP içinde de çalıştıklarını (desteklediklerini), Doğu Mitingleri’ni de desteklediklerini öğrendim. T-KDP, o dönemde TİP’sini destekledi. TİP içinde Kürtlerin bir grup olarak ortaya çıkmaları ve ayrışmaları 4. Kongrede olmuştur. O kongrede alınan kongre kararı, partinin kapanma gerekçesi olacaktır.

 

Bu gün, bölgedeki pek çok AKP yöneticisinin de Barzani sempatizanı olduğunu zannediyorum. Bir konuşmamızda, son seçim çalışmaları için bölgede olan, eskiden, Tarihsel TKP yöre yöneticisi (olduğunu zannettiğim) bir “dost”  aynı şeyi izlediğini söyledi. Benzer bir tutuklama olursa, aynı şeyin AKP’nin de başına gelmesinden korkarım!…

 

Türkiye’deki politik Kürt örgütlenmesinin öncülüğünü, Barzani’nin liderliğindeki Irak Kürdistan Demokrat Partisi yapmıştır. Bu gün hala geniş bir etkinliğinin olduğunu düşünüyorum ve bu kitlenin, genel Kürt dayanışmasının dışında, PKK’yı pek bağrına bastığını zannetmiyorum. T-KDP’nin kuruluşu 1961 yıllarına kadar gider. Partiye  destek verenler arasında, toprak ağaları, şeyhler, şıhlar da vardı. Parti, milliyetçi bir Kürt partisiydi. Partinin lideri Faik Bucak, Türk Milliyetçiliği güden CKMP’nin Urfa başkanlığını da yapmıştı. (Yanlış anlamanızı önlemek için vurgulayayım ; Türk Milliyetçisi değildi ama, çok oluşmuş bir politik yapıları da yoktu demek istiyorum)

 

Mehdi Zana, kitabında, (Bekle Diyarbakır) 1965 yılında, TİP’nin Faik Bucak ’a Diyarbakır’dan adaylık önerdiğini ve Faik Bucak’ın TİP’nin Kürt politikasını beğenmediği için kabul etmediğini söyler.

 

Faik Bucak’tan sonra Parti lideri Sait Elçi olmuştur.

 

1968 tutuklanmasında Sait Elçi ile beraber pek çok Kürt lider hapis olmuş, pek çoğu da, Irak’a geçerek Talabani’nin yanına gitmiştir.

 

Sait Elçi hapisteyken, hapishane dışında bütün ilişkileri kuran, eski arkadaşı Sait Kırmızıtoprak  (Dr. Şıvan) ile araları açılacaktır. Dr. Şıvan’ın, partinin milliyetçi çizgisini eleştirerek, hareket içinde, sosyalizm’den, Marksizm’den ilk söz edenlerden birisi olduğu söylenir.

 

Dr. Şıvan, 1970 yılında Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’ni kurdu. (KDP-T) ve iki Sait’ler arasında bir sürtüşme başladı.

 

Daha sonra Talabani’nin yanına yerleşen Dr. Şıvan, Talabani güçleri içinde Saddam ile olan savaş süresinde hekim olarak çalıştı ve saygın bir yer aldı.

 

Her iki Sait’in Irak’ta öldürülmesi karanlık ve pek çok çelişkili yorumlanan bir olay olarak kaldı. Bütün bunları tekrar etmenin mektubu uzatmaktan başka bir yararı olacağını zannetmiyorum. Zaten olayın neden ve nasıl olduğunu ben de pek iyi bilmiyorum.

 

Bu olayları uzun uzun anlatmamın sebebi, Barzani’nin Türkiye Kürdistanı’nda o dönemden bu yana etkin bir ağırlığı olduğunu hatırlatmak içindir.

 

Hasan Cemal’in son dönem Milliyet’te (Kasım Başı – 2007) Irak’la ilgili seri yazısında, çok açık olarak, Talabani, Barzani ve çevrelerinin Tayyip Erdoğan’ı desteklediğini görüyoruz. Hasan Cemal’in yazısından söz etmişken, Talabani tezlerini çok iyi savunması karşısında bir an sarsıldığımı ve bildiklerimi bir kez daha gözden geçirmek zorunluluğunu duyduğumu söylemeliyim. Talabani’nin fikirlerinin bundan daha iyi pazarlanması güç olur kanısındayım. Sermaye’nin korunması, ABD tezlerinin tezgahlanması yolunda başarılı bir çalışma olduğunu kabul etmek gerekiyor.

 

Gelelim günümüze ; Türkiye, PKK sorunu ile yaşayamaz. Bu çıkmazdan, bir çözüm bulup, kurtulmak zorundadır. Günümüzde, Kürt sorununda dün yapılan hatalar bugün hem asker hem de sivil çevreler tarafından kabul edilmektedir. Ama bu konuda somut adımların atılacağına dair şüphelerim var.

 

Bir de çelişki Türkiye ve Kürt’ler arasında olmaktan çıkmış durumda. Belli dış odaklar çelişkinin devam etmesi için gerekenleri yapmaktalar. Bir de oyunda önemli bir rol alan PKK’nın ne yapmak istediği ile berrak bir resim görülmüyor. Bu sis Talabani yönünde de görülüyor.

 

Türkiye basınında çıkan Talabani ve Barzani’nin sözleri ile, ki bunun bir kısmının abartma olduğunu düşünelim, resmi beyanları çelişkiler taşıyor. Bir yandan Kürtlerin genelinin liderliğine soyunup 1990 yılındaki Türkiye ile birlikte PKK’yı vurduklarını unutturmaya çalışıyorlar. PKK’nın lideri gibi görünen Murat Karayılan,Le Monde Diplomatique” muhabiri Olivier Piot ile yaptığı söyleşide, “bunu unutmadıklarını ve yine aynı hatayı yapmamalarını temenni ettiğini” söylüyor. Yani, eskiden gelen bir güvensizlik, örtülü olarak, devam ediyor.

 

Aynı söyleşide, Karayılan yaptığı analizde, “ABD’nin Irak ile bir demokratlaştırma sürecinin başladığını, bu sürecin “Kürt Sorunu” ile devam edebileceğini, 1991’den bu yana ABD’nin Kürtleri müttefik seçerek iyi bir seçim yaptığını, bunun Türkiye’nin de Demokratlaşması için bir adım olacağını” ekliyor. Yazar, Karayılan’ın, gözlerinde bir şüphenin izlerini gördüğünü,  “O zaman bize kimsenin gereksinimi kalmaz” diye düşünmüş olabileceğini söylüyor.

 

Bir Kürt devletinin kurulmasında, “bunun aynı projenin bir parçası olduğunu, ancak uzak bir hedef olarak alınması gerektiğini Türklerin, (Les Turcs le savent) bunu bildiğini, Katalanya tipi, Türkiye sınırlarında  bölgesel bir otonomiyi müzakereye hazır olduklarını”, yeni milletvekillerinin (bizim anlamında – nos nouveaux députés) bu konuda müzakere için Erdoğan’a ellerini uzattığını” söylüyor.

 

Halbuki, Türkiye’deki söylem bu değil.

 

Türkiye’nin, Kürt Sorunu’nu, kendi öz sorunu olarak görmesi ve bütün dış müdahalelere rağmen kendi içinde çözmesinde yarar olduğunu düşünüyorum.

 

Ama, Büyük Orta Doğu projesinin hayata geçirilme çalışması içinde buna olanak bulabileceğini hiç umut etmiyorum. ABD,nin hakimiyetini kurmak istediği Pakistan’dan başlayıp, Fas’ta biten (ki bu sınır pek sarih olarak terennüm edilmiyor), savaşın her gün daha fazla yerleştiği alanda, tam bir kaos yaşanmakta.

 

ABD’nin ulusal stratejilerinin can damarını etkileyecek olan petrol ve gaz kaynakları ile ulaşım yollarının en ağırlıklı olduğu bölgenin merkezinde Türkiye vardır. ABD bu bölgeyi hiçbir engelle karşılaşmadan kontrol etmek zorundadır. ABD’nin Stratejik planlarının tam ortasında bulunan ABD ve Türkiye’nin ilişkileri dışarıdan tam bir açıklıkla görülemiyor. ABD ve Türkiye, stratejik planları tam uyuşmayan iki “stratejik ortak” olduklarını söylüyorlar.

 

Bu arada, Türkiye – AB ilişkileri düşünülmesi gereken bir başka konu.

 

ABD’nin Irak’ta, bugün olduğu gibi kalmaya devam etmesi, her gün daha olanaksız hale gelmektedir. Başta İngiltere olmak üzere, ABD’nin ortakları, bölgeyi boşaltmaya başlamıştır. Büyük bir olasılıkla ABD de, Irak’ı kısmi olarak boşaltacak, enerji hatlarını ve kaynaklarını kontrol etmeye devam edebilmek için Kuzey’e yerleşecektir. Böylece kendi için hem güvenli bir alan bulacak hem de hava saldırıları ile hakimiyetini devam ettirecektir.

 

Bu çözüm, Talabani’nin hem işine gelir, hem gelmez. Güvenliği sağlanmış olur ama, özgürlüğümü kazanayım derken ABD’nin hakimiyeti kesinleşir. Petrol üzerindeki kontrolünü de kaybeder.

 

American Conservative gazetesi redaktörlerinden ve Brüksel’den tanıdığım, Ludwig von Mises Enstitüsü üyelerinden Justin Raimondo’nun Antiwar sitesinde yazdığına göre; ABD ve İsrail, PKK’nın bir başka yüzü olan, kamplarını, elemanlarını, silahlarını ortak kullandığı ve hatta yönetim birliği içinde olduğu PEJAK’ı desteklemektedir ve buna bağlı olarak Türkiye’nin kesin sonuç alacağı bir harekete, ABD’nin planlarını olumsuz etkileyeceği için,  olumsuz bakmaktadır. Bunu Kürt hareketleri de bilmektedir.

 

Amerikalı Gazeteci Seymur Hersh’in yaptığı uzun bir analiz-yazıda, Türkiye Güvenlik Güçleri tarafında son dönemde ele geçirilen 1260 parça silahın ABD yapımı olduğunu ve Türkiye’nin, Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı olduğu dönemde, belgeleriyle ABD’ye bildirerek şikayet ettiğini, bunun ABD – Türkiye ilişkilerinde büyük bir sarsıntı yarattığını söylüyor.

 

Olayın Türkiye tarafından ortaya atılmasından sonra, Pentagon’un danışmanı Generel William J. Haynes Türkiye’ye geldi ve ABD Dışişleri bürokratları bu silahların Irak yönetimine  (Seymur Hersh, parantez içinde Otonom Bölge Yönetimi vurgusu yapıyor) verildiğini ve silahların gayri meşru yollardan satılmış olabileceğini söylediler. Haynes, bu hacimde bir silahın karaborsadan temin edilebilmesinin olanaksızlığına da işaret etmiş.

 

Yapılan araştırmalardan, benim bildiğim, bir sonuç çıkmadı.

 

Seymur Hersh, 2003 yılına kadar, ABD’nin Irak’a 370 000 adet silah yolladığını, bunların sadece %3’ünün seri numarası taşıdığını yazmış. Ortaya çıkan skandala rağmen bu operasyonlardan özel olarak sorumlu olan General Petraeus ile ilgili hiçbir işlemin yapılmadığının da altını çizmiş.

 

Araştırmacı, daha evvel 6 – 8 kişilik gruplarla eylem yapan, daha çok bomba koymak gibi eylemler yapan PKK’nın son dönemde saldırı şeklini değiştirdiğini, büyük gruplar ve gelişmiş ağır silahlarla TSK’ne doğrudan saldırdığını, donanımının ve eğitiminin geliştiğinin gözlemlendiğini, ulaşımın çok güç olduğu ortamlarda birden ortaya çıktıklarına ve aynı çabuklukla, yaralılarını ve ölülerini birlikte alıp kaybolduklarına da dikkatleri çekiyor. Yazar bu tabloyu çizerken, ABD’nin ve İsrail’in yardımlarından da söz ediyor.

 

Bir Amerikan vatandaşı olan araştırmacı, ABD Kongresinin, vergi mükelleflerinin paralarıyla finanse edilen bu terör örgütlerinin finansmanı ile ilgili ne zaman sorgulanacağını da sorguluyor.

 

Talabani’nin, politik bir PKK hareketinin de bölgede yerleşmesini istememesi, açıkça konuşulmasa bile, doğaldır. Bugün Kuzey Irak bölgesinde Kürt nüfusu dört – beş milyonun dolayında olmasına karşın, güney Doğu Türkiye’de 12 – 14 milyon Kürt’ün yaşadığını biliyoruz. Türkiye’nin Güney Doğu’sunda oluşacak bir “otonom” bölge, Talabani’den çok daha güçlü olacaktır ve Talabani bu bölgedeki etkinliğini de yitirecektir.

 

Talabani önümüzdeki dönemde kendi içinde de zorluklarla karşılaşacaktır. Bu gün ortak düşman olarak görülen Türkiye’ye karşı Kürt’ler, derin ve zengin olan, kendi iç çatışmalarını bir yana bırakıp dayanışma içindedirler. Talabani ve aşiretler düzenlerini sürdürebilmektedir. Yarın bu çatışma bittiğinde, savaş baltaları gömüldükleri yerlerden çıkarılacaktır. Aşırı zenginleşen Talabani’ye bunun kaynakları sorulacaktır. Kürt otonom bölgesi hızla gelişmektedir ve şimdiye kadar mevcut feodal dönemi sorgulayacak bir burjuvazi ile uzlaşsa bile bu gelişme sırasında geniş bir işçi sınıfı oluşacaktır ve yani bir çelişki başlayacaktır. İdeolojik olarak çok daha gelişmiş olan Türkiye Kürtdistan’ından gelecek politik ağırlık kaçınılmaz olacaktır.

 

Ortak tehdit İran ve Türkiye’yi yaklaştırmaktadır. Bunun ABD’yi ve İsrail’i mutlu ettiği söylenemez. Türkiye İran’a yapılacak bir saldırıda topraklarının atlama taşı olarak kullanılmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Bu Dick Cheney ve ekibi için gözden çıkarılmak için yeteri bir sebeptir. ABD, PKK unsurunu, Erdoğan’ı sıkıştırmak için bir koz olarak da kullanmayı düşünebilir.

 

Gelinen aşamada, Türkiye müdahale etme zorunda bırakılmıştır ve bu aşamadan sonra Türkiye müdahale etmek zorundadır. Türkiye Başbakan’ı iç baskı karşısında artık olayı süreç içinde çözme, vakit kazanma olanağını kaybetmiştir. Mutlaka bir şey yapmak, kamuyu tatmin etmek zorundadır. Kendisini desteklediğini zannettiği ABD’ye rağmen hareket etmek de ona cazip gelmemektedir. Çıkacak komplikasyonlardan ve ABD’nin desteğini kaybetmekten çekinmektedir. Yukarıdan beri çizdiğim tabloyu dikkate alırsanız, ABD’nin Türkiye’nin PKK’yı kontrol altına alacağı geniş bir harekete razı olmayacağı ortaya çıkar. Türkiye Başbakanı’nın Beyaz Saray’a yapacağı, büyük umutlar bağladığını ifade ettiği, ziyaret, sonuçta ne söylenirse söylensin, Türkiye’nin gereksinmelerine ve istemlerine cevap vermeyecektir.

 

Geniş bir hareket ülkenin sosyal yapısını zedeleyecektir. Taraflarda zaten mevcut pasif milliyetçiliği reaksiyoner hale getirecektir. Türkiye için yaşadığımız dönemin en büyük tehlikesi, keskinleşen Kürt – Türk halklarının çelişkisidir. İş yavaş yavaş kontrol edilmesi güç hale geliyor. Sonuç’ta, kimsenin gideceği başka bir yeri olmadığı için birlikte yaşamayı öğrenmemiz lazım. Kürt Ulusuna bu güne kadar yapılanların kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi, PKK’nın kimsenin işine yaramayan terör ve şiddeti yükseltmesi de yanlıştır. Bu şiddet Türkiye’de demokrasi savaşının da önünü tıkamaktadır.

 

DTP’nin TBMM’ne girmesi, sorunun çözümüne giden normalleşme için bir olanak sağlamıştı. Bunu tarafların gerektiği gibi kullandıklarını söylemek güçtür. DTP gereksiz yere sıkıştırıldı, politik alanın dışına itilmeye çalışıldı.

 

TBMM’de hayati bir önemi olan DTP’li milletvekilleri, silahlı mücadele ile kendisi arasına mesafe koyamadı. DTP’nin milletvekillerinin bir dönemde küçük TİP grubunun yaptıklarını beklemek boşunaydı. DTP milletvekilleri, politik olarak deneyimsizdiler. Entelektüel yetenekleri böyle karmaşık bir süreçle baş edebilecek, düzeyde değildi. Daha vahimi, “vize” alıp seçilmişlerdi ve bu onları bağımlı hale getiriyordu, yeni politikalar üretme olanakları yoktu. Politik deneyimi, “ada”dan bağımsız politika üretebilecek olan “Kürt dostların” adaylıklarını koymalarına izin vermedi.

 

TBMM müdahale için bir karar aldı. Şimdi sorun bu kararın hayata geçirilip geçirilmeyeceği ve geçirilecekse ne zaman ve nasıl olacağı. Sınırlı bir sınır ötesi takip operasyonu da başladı. Ancak, gerçek anlamda yapılacak bir sınır ötesi operasyon, daha evvel olduğu gibi, Irak’ın rızasıyla yapılmayacak. Bu hareket Türkiye’yi beklemediği durumlarla karşılaştırabilir. Çetrefilli ve güvensiz bölgelerde diğer gruplarla, riskin artacağı sert çatışmayı getirebilir.

 

 

 

 

Düsseldorf ; 03.11.2007

 

Yerelce eklemeleridir :

 

%d bloggers like this: