Ümit tükendiği andan itibaren kişi ve toplumlar da tükenmiş sayılırlar…


İki Ucu Keskin Bıçak veya “2023” Senaryoları…

 

©Bircan Ünver

 

Öncelikle ‘Ermeni Tasarısı’na Karşı Bir Kampanya Önerisi’ni destekleyici nitelikte olduğu kadar, tepki içeren haber ve yayınların yanısıra; konuya resmî düzeydeki ilgisizliği ifade eden ve bazı tereddütleri yansıtan kişisel e-postalar için çok teşekkür ediyorum. Haber ve ilişkili diğer yayınları okumak isteyenleriniz, link bağantılarını bu yazının sonunda bulacaktır.

 

Sözkonusu kampanya önerisine ilişkin açık mektubun dayandığı nokta, Amerika’ya ayak bastığım 1989 yılından, şimdilere kadar kimi vakit bizzat yaşadığım kişisel tecrübelerimdir. Kısa bir özet niteliğinde olsa da…

 

Türk-Ermeni sorunu konusunda kilitlenmiş olan politikalara karşı, Amerika-Türkiye ve Ermenistan’ı kapsayan ve sivil toplum kuruluşları ile Birleşmiş Milletler’de alternatif çözüm arayışını amaçlayan bir önceki denemem de  Turkish-Armenian Synergy Initiative – TASI ile olmuştu.

 

TASI’nın çıkış noktası, internet üzerinden ilk kez 2007 yılında yapılan bir ‘Açık Çağrı’dır. Amacı, binyıllık bir sürece yayılan ve 1990’ların başına kadar Türk ve Ermenilerin “barışçıl” ortamlarda ve yanyana yaşadığı
dönemin, günümüzün “insanlık” bilincine dahil edilmesi ve bu hedef doğrultusunda bir işbirliği anlayışının tesisi idi. Bunun da ‘Türk-Ermeni’ sorununda kilitlenmiş politikalara alternatif olarak ilham vereceğine
inanmıştık. Büyük bir ümit ve heyecanla başladığımız bu girişim ve işbirligimiz, Ermenistan’da ki TASI” Tanıtım Programları”na rağmen, ne yazık ki 4-5 ayi geçemedi ve çok kısa sürdü. Cünki gerek Amerika,
gerek Türkiye ve gerekse Ermenistan’dan lojistik, siyasi ve de finansal hiç bir destek- teşvik gelmedi! Ancak, insan ümitle yaşar ve ümitle beslenir… ‘Ümit tükendiği andan itibaren kişi de tükenmiş sayılır’ düşüncesinden hareketle, ümidimizi farklı bir boyutta yeniden yeşertmek içindi, ‘Açık Mektup’, aynı zamanda.

 

Kimilerine göre belki “iflâh” olmaz bir iyimserlik sayılacak ama, “Ermeni Tasarısı” (1)”  konusunun sadece güçlü ve kararlı bir siyasî iradenin yanısıra; köhneleşmiş politika anlayışlarına da yeni yaklaşımlar getirilmesiyle orantılı olarak çözüme varılabileceğine inanıyorum. Elbette hem Türkiye hem de Ermenistan gibi konuda taraf olanların en üst düzeyde çözüm istemeleri, bu yönde çalışmaları da zorunludur.

 

Bu sorunu yakından izleyenlerin gayet iyi bildiği gibi; bu yılın 4 Mart’ında (2010), ABD Temsilciler Meclisi’nde onaylanmış bulunan tasarıdaki iddialar, sadece 1915’i değil, 1923’ü de içine alan sekiz yıllık bir dönemi kapsamaktadır. Bu çerçevede, örneğin ilk kez 23 Nisan 1981 yılında sunulmuş olan ilk Ermeni Tasarı‘sında (4) iddia edilen dönem, 1915-1918 olarak yer almaktadır ve bu dönem 1.nci Dünya Savaşı kapsamı içindedir. Ne oldu ki doğasal gerçekliğe ve zamanın akışına ters olarak geçmişe ve tarihe dönük bir iddiayı içeren bu süreç, sonraki yıllarda ve Türkiye’de de kimsenin ruhu duymadan 1915-1918‘ten 1923‘e uzatıldı???

 

Ve bunun sonucu olarak karşımıza yeni ve çok daha büyük boyutta bir tehdit dikilmiş bulunmaktadır! Dozu daha da arttırılmış bu tehdidin ucu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu kapsamındaki Lozan Antlaşması’nın ABD
Senatosu tarafından resmen tanınmamış olmasına uzanmaktadır! Ermeni diasporasının sertlik ve çözümsüzlük yanlılarının ‘bu boşluktan istifade’ ile, “soykırım” konusunu her yıl göndeme getirdiği de bilinmektedir.

 

Çünki, 1923 Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî kuruluş yılıdır. Bunun altını çizmemizde ve asla unutmamız gerektiğini hatırlatmakta yeniden yarar olduğuna inanıyorum. Kişisel kanıma gore iddiaların tasarıda,’1915’den, 1923 yılını da kapsayacak biçimde yeralması ve bağlantı kurulması, Türkiye Cumhuriyeti ile Türk toplumunun yasal varlığını, sürekliliğini ve meşruiyetini uluslar arası düzeyde tartışmaya açma ve sonuçta Devletimiz ile Cumhuriyet toprakları üzerinde yaşayan herkesi “yasadışı” duruma düşürmeyi hedef alan bir girişimdir de!

 

2007 yılı kaynaklarına göre, ‘Ermeni Soykırımı’nın ABD’nin 40 eyaletinde resmen tanındığını da unutmayalım. Ek olarak, en son Isveç’in de katılmış olduğu ve ekseriyeti Avrupa Birliği üyesi devletler olmak üzere, dünyada
21’den fazla ülkeyi de gözden kaçırmayalım.

 

Bu nedenle,  ABD Temsilciler Meclisi’nde 4 Mart 2010’da onaylanmış olan Ermeni Tasarısı (Res.H.252), ABD Başkanı’nın onaylamasını takiben (elbette 20 yıla yakın ve her yıl gündeme getirilmiş olan ‘tasarılar’ın temel hedefi de budur), bağlayıcı olmamakla birlikte, siyasî ve hukukî açıdan, ABD ve Birleşmiş Milletler nezdinde Türkiye’nin uluslar arası düzeydeki varlığını sorgulamaya açacak bir amaç ve vizyon içermektedir. Bütün bunları bir arada düşününce ve ABD Başkanı’nın onayına ramak kalmış iken, gelinen noktayı, boğazımıza dayanmış “2 yanı keskin, sipsivri uçlu bir bıçak” ve de üç boyutlu bir tehdit olarak görmemek için hiçbir neden yoktur!.

 

Ve bu üç boyutlu tehdit özetle şöyle tanımlanabilir:

 

1– Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında resmen kurulduğu hatırlatılarak (maalesef hatırlatmak gerekiyor!), zaten ABD içinde 40’dan fazla eyalette tanınmış olan “soykırım” ile irtibatlandırılmak suretiyle, ülkemiz bu
insanlık suçunu işleyen devlet-millet kategorisine alınarak, uluslar arası düzeyde yargılanmak istenebilir. Veya en azından sürekli biçimde sorgulanarak, tartışmaların odak noktası yapılarak, “tasarı”nın hedefine ilerleyen sürecin hızlandırılması başlatılabilir!

 

2– Yıllardır, “24 Nisan 1915” tarihi ile simgeleştirilen Ermeni iddiaları, bu kez ne yazık ki sekiz yıllık bir dönemi kapsayan sekilde onaylanmıştır. Kaldı ki “1915” iddiaları Osmanlı üzerinde oynanan ve dönemin
emperyalist güçlerinin ortak bir “paylaşım” planının sahneye konulmuş olmasıdır. Bunun çıkış kaynaklarını ve gerçek sorumlularını kavramak ve teşhir etmek için İngiliz Gizli Belgelerine (2)  göz atmak dahi yeterli
olacaktır, kanımca. Hatta ‘Res.H252’nin (1) içinde de bunun o dönemden Ermenilerin Osmanlılara başkaldırısının altında ‘Rusya, İngiltere, Fransa’nın işbirliğine paralel Amerika içinden de plânlanmış ve desteklenmiş
stratejiler-çalışmaların yattığını “Res.H.252;Findings/12” maddesinde görmek mümkündür. Ve ‘tasarıda’ki ozellikle Amerika’dan doğrudan o dönemde sadece “insancıl”(!) yardım kategorisinde yapılmış yardıma ilişkili maddenin tanımı ise şöyledir:

“Başkan Woodrow Wilson bu fikri benimseyerek, Amerikan halkının evlatlığı olan 132 bin yetimin de aralarında yeraldığı Ermeni Soykırımı’ndan kurtulanlara, 1915-1930 yılları arasında 116 milyon Dolar yardım yapmış ve bir Kongre kararı ile kurulan Yakın Doğu Yardım Komitesi’nin oluşumunu desteklemiştir.”(3) Sadece bu madde üzerinden “Ermeni soykırım” iddialarının, Amerika’dan çok öncesinden başlatılarak desteklenmiş olduğuna dair yorum ve değerlendirmeleri size bırakıyorum.

 

Bununla birlikte ister istemez sormak istiyorum: Tarihçiler, araştırmacılar neredesiniz?  Bu planın, Osmanlı’nın ”Ermeni” ırkını değil, tam tersine, o dönemin “emperyalist” çıkarları çerçevesinde Osmanlı ve Türkleri coğrafyadan ve tarihten silmek üzere sahnelenmiş olduğunu belgeleriyle kanıtlamak için!!!

Bu planın da 1900 ve hatta öncesinden başlatılmış olduğu ve maalesef yeni stratejilerle yaygınlaştırılarak ve etkinleştirilerek halen yürürlükte olduğuna dair.. Bu çerçevede, “ilişkili tarih” bugüne kadar tüm boyutlarıyla ne yazık ki halen gün ışığına çıkartılamamıştır!  Belki, insanlık tarihi, tarihin bu boyutu tüm boyutlarıyla ve çıplaklığıyla yazıldığında, tarih ve insanlık, inançta, düşüncede ve uygulamada şeffaflık ve dürüstlük mertebesine ancak o zaman ulaşabilecektir.

Tasarının “1923” yılını da içine alarak iddia edilen sürecin uzatılmış olmasına dönersek,  mevcut haliyle, Kurtuluş Savaşı ve Bağımsızlık Mücadelesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu  içeren “savas” sürecini de dikkate dikkate aldığımızda, karşı karşıya olduğumuz 100 yılı aşkın uluslar arası politik ve siyasi saldırı, aynı zamanda, “yeryüzünün en ağır insanlık suç“unu işlemiş olduğumuz iddiasıdır da! Ve bu süreç özellikle de bu amaçla, “1918″den “1923″e cikartılmıştır. En azından, bugüne kadar sunulmuş olan tüm tasarılar, Amerika içi ve dünya kapsamında yapılan tüm propogandalar ve hepsinin ortak hedefi, aynı zamanda bu temel planın da bir kanıtıdır, kanımca.

 

Zaten sadece bu açıdan baktığımızda, Cumhuriyeti’mizin kurucusu ve bağımsızlık savaşının önderi Mustafa Kemâl Atatürk’ün de açılacak tartışma ve sorgulamalara dahil edilmek istendiğine dair amaç ve endişeler; İnternet üzerinde bazı yahoogroups’larında 4 Mart’ı takiben gündeme getirilmiştir.

 

Bu noktadan yola çıkarak ve özellikle de,  Sevr Antlaşması’nı yırtarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olduğu için, halen gündemde olan Atatürk’den alınmak istenen bir intikam mıdır?

 

Ve bu çerçevede, Ermeni tasarıları, o günden bu yana hazmedemeyenlerin Türkiye’nin varlığını bu yüzden mi tehdit edici bir nitelik taşıyor ?

 

3- Birlesmis Milletler Genel Kurulu’nun 1.nci oturumunda 1946 yilinda onaylanmis olan (96/1) “Soykırım” kararından yola çıkarak;  Ermeni Diasporasi, yillardir ABD Temsilciler Meclisi’ne sunmus oldugu tasarıyı, ABD Başkanı’nın da onaylamasını takiben Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, çok daha güçlenmiş olarak gündeme getirecektir. Genel olarak Birleşmiş Milletler bünyesinde en etkin ve aktif NGO kuruluşları, Musevi ve Ermeni kökenli olanlardır. Ve bu NGO’ların temsilcilerinin çoğu aynı zamanda Ermenistan ve İsrail’in BM’deki hedefleri doğrultusunda birer diplomat gibi çalışırlar. Bu NGO’ların kapasiteleri ise finansal, politik ve siyasi destekler açısından adeta uluslar arası büyük şirketlerinkine eş değerdedir. Bu çerçevede, Ermeni kökenli NGO’lar, Musevilerin yolunu izlemektedirler. Bu amaçla, BM’de her fırsat ve programda farklı başlıklar altındaki sunumlarında sürekli şekilde “tazminat ve toprak” taleplerini gündeme getirmektedirler.

 

Oysa, Türkiye ve ABD’deki Türk toplumu çıkışlı NGO’ların BM bünyesinde özellikle bu konulardaki karşı mücadelede esamesi okunmamaktadır. Bırakın, varlık göstermelerini…. Bu mücadele sürecinde Amerika’daki lobi şirketlerinin değil, Türk-Amerikan sivil toplum kuruluşlarının  (ATAA, TADF, Tusiad USA benzeri…) BM içinde ve ABD’de, lojistik, bilgi, kaynak, uzman kişi ve finansman alanlarında donatılmaları ve netice alınıncaya kadar desteklenmeleri zorunludur. Tersi davranışlar veya devam eden ilgisizlik, kaybedilmiş bir davaya hizmet edecektir.

 

“Kurtlar Vadisi Pusu” Dizisinde 2023 Senaryoları

 

Bu yazı üzerinde çalıştığım sırada, internet üzerinden ‘Kurtlar Vadisi Pusu’nun (5) yeni bölümlerinin tanıtım filmine rastladım. “Dizikolik” psikolojideki Türk toplumuna, bu tür şoke edici senaryolar sunulması son derece düşündürücü, vahim ve de derin endişe vericidir. Sanki, “Pentagon-Hollywood” ekseninde yazılmış gibi geldi bana bu senaryo…Bu tür dizilerin Pentagon tarafından finanse edildiği ve büyük ekranda veya televizyonlarda belirledikleri taktik ve stratejiler doğrultusunda beyinlerin yıkanılmaya çalışıldığını iddia edenlerin sayısı az değildir.

 

Bu yüzden, ‘Kurtlar Vadisi Pusu’nun yapımcısı olan firmadan daha çok, bu diziyi asıl kimlerin finanse ettiklerini, senaryoları yazanlara kimlerin fikir verdiğini çok merak etmeye başladım. Kimin yararına, kimin zararına hizmet ediyor; gösterilen ve saklanan hedefler nelerdir acaba, türünden soruları sorar duruma geldim.

 

Çünki, 2023 yılına ilişkin senaryoları da içeren yeni bölümün tanıtım filminde, uykularımı kaçıran 4 ayrı ve farklı Türkiye haritası gösterilmektedir. Ki buna benzer haritalar 1915 öncesine kadar gitmekte ve CIA arşivlerinde de bulunmaktadır. İnternet ortamında dahi dolaştırıldıklarını unutmayalım. Şimdi bu haritaların, tartışmalı ve izleyici sayısı yüksek olan televizyon ekranlarında ülke çapında çok daha yaygın bir kitleye ulaşılacak ve geniş kesimi tartışmaların içine çekecek nitelikte sunulması da ayrıca ilginçtir!

 

Tanıtım filminde sunulan 4 harita ve senaryonun ana başlıkları ise şöyledir (5):

 

1.      .                2023 Amerikası’nın Türkiye Senaryosu

2.      .                2023 İsraili’nin Türkiye Senaryosu

3.      .                2023 Avrupası’nın Türkiye Senaryosu

4.      .                2023 Kurtlar Vadisi Ekibinin Türkiye Senaryosu…

 

Ve benim bütün bunlardan algıladığım ise şudur:

Son derece hassas ve ulusal çıkarlar ile ülke topraklarının sözkonusu olduğu bir konuda; parasını verenin çektirip, propogandasını yapabildiği ve populist  bir anlayışla sunduğu dizi, aynı zamanda her türlü yoruma açık olması, kafaları karıştırması; ülke bölünmesini, 4 ayrı haritayı malzeme olarak kullanıp, tartışmaya açık hale getirmesi – hani ülke toprakları ve bütünlüğü tartışılamazdı!!! – her türlü ortamdaki konuşmalara taşıması büyük bir tehlike teşkil etmektedir.

 

Bu aynı zamanda çok önemli bir konuyu sıradanlaştırmak, potansiyel eleştirilerin yanısıra karşı grupları da bu yolla âdeta tecrit edilerek, etkisiz ve başarısız kılmada etkili olmasıdır.

 

Bu tür senaryolardan yola çıkan dizilerin, adeta günlük yaşamlarını dahi bu dizilere uyarlamaya çalışanların bulunduğu bir Türkiye’de, resmî makamlarca da izlendiğini düşündüğünüzde,  aklınıza neler geliyor? Sizler, bunları nasıl yorumluyor ve nasıl bir tepki gösteriyorsunuz acaba? Bu tür yaklaşımların sergilendiği dizilerin ABD’nin en çok izlenenen televizyon kanallarında yayınlanabileceğini sanıyor musunuz?

 

Ki, ‘düşünce özgürlüğü’ Amerikan Anayasası’nın 1.Maddesidir. 12 Eylül’de referanduma sunulacak Türk Anayasası’nda ise düşünce özgürlüğünün “tehdit” oluşturduğu 301. madde ile yine saklı tutulmuştur. Daha da vahim olanı; sözümona değiştirildiği söylenen bu maddedeki hüküm, yurtdışında yaşayan Türkler açısından kaldırılmıştır. Şimdi kalkıp da, New York’da yaşayan biri olarak, Türk yasalarına gore düşünce özgürlüğüm, Türkiye’de yaşayanlarınıza kıyasla koruma altına alınmış diye mi yorumlamalıyım?

 

Oysa bir ülkenin Anayasası öncelikle ülke içinde yaşayanların hak ve özgürlüklerini koruma altına almakla yükümlü değil midir?

 

Düşünce özgürlüğü ve anayasa konusuna, yazının içeriğiyle ilişkisi pek olmasa da değinmeden geçemedim.

 

Bireysel ozgurluklerin, dusunce ozgurlugunun bu kadar yaygın olduğu ve sadece NY Eyaletinde 60 bini aşkın ticari amaçlı olmayan, kamu yararına çalışan sivil toplum kuruluşlarının yanısıra, dileyen herkesin, istediği programı yaptığı halk televizyonlarının bulunduğu bir ülkede, ve de 250. Kuruluşunun kutlanacağı 4 Temmuz 2026 yılında Kurtlar Vadisi Pusu türü dizilerin yapılabileceğini düşünebiliyor musunuz?

 

Bugüne kadar da hiç rastlamış değilim. Varsayalım ki, Çin’in, Almanya’nın, İspanya’nın, Kanada’nın, Fransa, İngiltere, İran veya Rusya’nın, 2026’da veya 300ncu yildonumu olan 2076 yılında ABD’nin parçalanmasını plânladıklarına haritaları içeren bir dizi yapıldı. Bunun ABD ulusal televizyon kanallarında yayınlanabileceğini dusunebiliyor musunuz? Çeşitli senaryolar ve haritalar üzerinde oynanarak cok eklektik-cok toplumlu ve nufusun %50si Ispanyol kokenli olan Amerikalıların kafalarını karıştırdıkları, âdeta soğuk savaş yıllarında çekilmiş ‘Ruslar Geliyor’ türünden, belki de yeryüzünde yeni bir soğuk savaşı başatabilecek nitelikte bir dizi!…

 

Bırakın yayınlanmasını, yapımı için tek Dolarlık malî yardım ve finansal kredi sağlanabileceğini dahi sanmıyorum.

 

Bir ülkede, hayati öenmdeki bir konunun bu kadar baside indirgenmiş olması da insanı ayrıca huzursuz kılan bir durumdur! Ya birileri Türkiye adına alternatifli gelecek plânları üzerinde anlaşmışlar ve izleyenlere ekran aracılığıyla telkinlerde bulunuyorlarsa? İrkilmemek elde değil…

 

Sonuncu “2023 Kurtlar Vadisi Ekibinin Türkiye Senaryosu…”, her ne kadar Türkiye’yi tüm dünyada yayılmış, kimilerinin “Yeni Osmanlı” sevdalarının bir benzeri emperyalist güç olarak gösteriyorsa da; Avrupa’nın veya ABD’nin buna izin vermeyi bırakın, göz yummalarının dahi mümkün olabileceğini düşünebilir misiniz? Daha 2023’e gelmeden, AB geçtiğimiz ay ‘Türkiye’nin bölgesel güç ve lider’ olmasına dahi hoş bakılmayacağına dair “temsilcileri” aracılığıyla bir mesaj göndermedi mi?.

 

 

2023 Kurtlar Vadisi Ekibinin Türkiye Senaryosu ve Uzay Çağı

 

Gelişmiş ülkeler skalasında ise, Türkiye yeryüzünde henüz “çağı yakalamış” ülkeler sınıflandırmasında yer almamaktadır. Uzay teknolojisi  dahi yoktur. Bilimsel araştırmalarda zayıf kalmaktadır. Uzay İstasyonu’nun basta ABD ve Rusya ile Avrupa Birligi ulkeleri de dahil olmak üzere 17 ülkeyi kapsayan ortak işbirliğinde ve çalışan ekiplerde dahi yer almamaktadır. Ne teknoloji alanında ne de insan kaynağı varlığıyla…

İyi de yaya kalınan bu son derece önemli alanlarda varlığı olmayan bir ülkenin ilk üç senaryodan birini tercih etmesi mi istenmekte, dayatılmakta, telkin edilmektedir? Avrupa Birliği’nin bile bu alanda ne kadar çok zaman kaybettiği bilinmiyor mu?

Bizim için bir 50 yıl daha mı gerekecek?

Karadeniz’de petrol (ki çıkartılacak petrolün %75’e yakın oranı yabancı ortağın payı olmak üzere!), karada altın arama çabalarımıza, ve bazı alanlarda nükleer teknolojiye ve dünyanın en zengin bor madeni damarlarına sahip olmamıza rağmen, bütün bu çalışmalarda dahi dışa bağımlı değil miyiz? Teknolojisinden, bu alanlardaki yatırımlara kadar… Altın arayanlar Alman firmalar değil mi ? Nükleer teknolojiye katkıyı Ruslar yapmayacaklar mı?

Bu tabloda, bütün yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarımızı ele geçirmek isteyenler olduğu sadece bir iddiada mı kalmaktadır? Ve etnik kökenlerine göre toplumlara özgürlük, demokrasi ve özerklik de bunun bir maskesi değil  midir?

Son senaryoya dönecek olursak; acaba, yapımcı firma ve senaristler ne düşünüyorlar?

Böyle bir gelecek ufkuna gerçekten inanıyorlar mı? Yoksa, yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım gibi, ilk 3 seçenekten biri üzerine Türklerin bir seçim yapmaları gerektiğine mi inanıyorlar ve ona göre toplumun hazırlanmasını telkin ederek,  zemin mi hazırlamak isteyenler var?

Bu nedenle, son senaryonun diğerlerine kıyasla en “hayalperest” olduğu düşüncesinden yola çıkarsak, acaba hangi seçenek Türk halkına pazarlanmak isteniyor? Üstelik, pazarlama-satış-ticaret-siyaset ekseninde herşeyin “mübah” sayıldığı bir ülkede…

Sizleri bilmem ama, bana gore kestirmek hiç de zor değil!

Özü itibariyle son seçenek, ilk üçüne izleyenlerin – toplumun gösterecekleri tepkileri frenleyici ‘ninni bebem ninni’ niteliğinde bir senaryo olduğu izlenimine kapıldım..

Daha da vahimi; ilk üç seçenek, adeta Sevr’in Türkiye için en “ideal” ve “tercih edilmesi” yararlı olacak bir “çıkış/çözüm” yolu olacağına dair hazırlanmış bir “tanıtım ve propoganda” filmi niteliginde sunuluyor…

4 senaryo ile Turkiye’ye sunulan secenekler için 2023’e gitmeye gerek kalmadan, şimdiden İsrail’in, İngilizlerin, Amerikalıların, Almanların, Isveclilerin, Norveçlilerin ve de Yunanlıların Anadolu’da satın aldıkları topraklar zaman zaman çeşitli kaynaklarda gündeme getirilmektedir…

Belki bu konuda cok daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek icin, Türkiye’de hangi yabancı ülkenin ne kadar kalıcı mülk, toprak satın almış olduğunu, ileriye yönelik yatırımların neler olduğunun bir döküm halinde çıkartılıp, bu haritalar eşliğinde kamuoyuna açıklamakta yarar olacaktır. Böylece 2023’de hangi ülkelerle sınırdaşlığımız veya komşuluğumuzun olacağını tahmin edebilir ve “hizmet” sektöründe çalışanlar sıfatıyla onların dillerini de çocuklarımıza şimdiden öğretmeye başlarız!

Özellikle dünyanın en gelişmiş ve ilk 20 (G20) ekonomisi içinde bulunan ülke olarak sunuluyor olmamıza karşın, o ekonomik gelişmişlik ve refahın ülke insanının geneline yansımıyor olması ise çok düşündürücüdür. Özellikle geçim güçlüklerinin 10 yıl öncesine göre çok daha katlanmış olması durumu ve de gelişmemiş bölgelerde “çatışma” yerine toplum refahına söz konusu kaynakların transfer edilmemiş olması ne kadar hazin bir gerçek değil mi?

Bu yazının çıkış noktası olan Ermeni Tasarısı (1915-1923) ile Kurtlar Vadisi’nin 2023 senaryolarını aynı çerçevede değerlendirmeye kalktığımızda;  “Büyük Orta Doğu” aşılarıyla,  bu ikisinin bileskesini Türk halkının damarlarına zerk edilmesi, “şırınga” olarak da filmler, kitaplar, tv dizilerinin kullanılmasında, yukarıdaki endişeleri duymamak elde değil. Henüz ulusal konularda duyarlıklarını yitirmemiş veya bu tür projelerle zenginleşmek uğruna işbirlikçi olmayı reddedenleriniz açısından da eminim aynı endişeler geçerlidir !

Nedense, Kurtlar Vadisi Pusu’nun tanıtım filmini seyrettikten sonra, öngörülen senayolara Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst düzeyde bir tepki vermemesi (İnternetten taradığım gazeteler – haberler aracılığıyla buna ilişkin henüz bir beyan yada yoruma rastlamadım), beni  yukarıdaki düşünce ve endişelere sevk etti.

2023 senaryolarının bu çerçevede,  Ermeni Tasarılarının biri Amerikan diğeri ise Türk versiyonu olarak Türk halkına sunulması dikkat çekici gelmiyor mu size?

Bu noktada ve soruna çözüm arayışlarında, hepimizin inanmak zorunda olduğumuz ortak husus kanımca şudur: Türk halkının vergileriyle zenginleştirilen Amerikan lobi şirketleri vasıtası ile değil, Türkiye, Amerika ve dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan bizlerin topyekün bir seferberlik başlatması sonucu, bize yüzyılı aşkın bir süredir dayatılmış olan bu  sorunların üstesinden, ancak o zaman güç ve elbirliğiyle gelmemiz mümkün olabilecektir.

Böylesine kapsamlı ve global ortak bir mücadeleye de, Türkiye’de resmi ve üst düzey mercilerin de bu amaçta çözüm arayışı ve çalışmasına “yeşil ışık” yakmalarıyla ancak mesafe katedilebileceginden kuşku yoktur!

Ve her bir sorun, çözümünü de kendi içinde barındırır, yeter ki o sorun gercekten çözülmek isteniyorsa…

Öz ve sonuc olarak, “Kurtlar Vadisi Pusu”daki “2023”  senaryolarına ilişkin sezgi ve endişelerimin “Ermeni Tasarısı”nın hedefleri çerçevesinde, tümden “yersiz ve yanlış” olmasını yürekten temenni ediyorum. Önümüzdeki yıllarda yaşayacaklarımıza da, 2023’den gerilere doğru bakarak; ‘yanılmışız sadece bir “televizyon dizisi” ve “kurgu”dan ibaretmiş diyebilmeyi dilerim.

 

Ve ümit ediyorum ki Cumhuriyet’in Kuruluşu’nun 100’nci yıldönümünde, postacıların dağıtması için gönderilen mektuplar, böyle bir adres yoktur” mühürü yedikten sonra cope gitmez!

 

 

Kaynakça :

 


1) Ermeni Tasarisi – H.Res.252 “Findings” 2.nci Bolum: – 4 Mart 2010 (1.Madde, iddia edilen zaman dilimi ; 1915 – 1923 )

2) Text of the Armenian Genocide Bill (H.Res.398) (Tasari Tarihi: 11 Kasim 1999. Iddia edilen zaman dilimi: 1915-1923.)

3) Ermeni Tasarısı, 4 Mart 2010 ( Türkçe metin )

California Assembly Resolution – Assembly Concurrent Resolution No. 51 (Tasari Tarihi:23 Nisan 1981. Iddia edilen zaman dilimi: 1915-1918 )

4)Şahislar Ve Devirler Değişse De Hainler İhanetinde, Gafiller Gafletinde Devam Ettiği –Edebildiği- Sürece, Tekrar Eder (İngiliz Gizli Belgeleri )

5)Kurtlar Vadisi Pusu: 2023

“Ermeni Tasarısına’ Karşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Antlaşması Çerçevesinde, ABD Senatosu Tarafından “Resmen Tanınması’ İçin Kampanya
Ermeni Tasarısı’na karşın bir kampanya önerisi
Amerikan Senatosu Türkiye’yi “Resmen Tanısın” Kampanyası?
HurriyetUSA
Turkiye’nin Onurlu Bir Tarihi Var.. (
Sn. Ali Çınar’a, “Kampanya Önerisi”ne göstermiş olduğu tepki içerisinde ki “ABD Senatosu” değil, “ABD Temsilciler Meclisi” olması gerektiğine ilişkin düzeltmesi için çok teşekkür ediyorum. Ve “sürci lisan” etmiş olduğum için özür diliyorum.)
Ermeni Tasarısı’na Karşı Kampanya – Campaign Versus to The Armenian Resolution The Forgetten Turk: Open Letter to harvey Sicherman, President of FPRI
An Open Letter
Ermeni Tasarısı’na Karşı Bir Kampanya Önerisi
Amerikan Senatosu Türkiye’yi Resmen Tanısın
Turkish-Armenian Synergy Initiative

Açıklama:

1) 26 Ağustos tarihinde gönderilmiş olan “Kampanya Önerisi”, Türk vatandaşı kimliğimle açık bir öneri olarak yazılmıştır. Ve (The) Light Millennium ile  IşıkBinyılı.Org’dan bağımsız olup, bu fikrin önerisi tamamen şahsi sorumluluğum altındadır.

2) Aynı nedenle, Kampanya Önerisi”ne ilişkin bire bir çeviri olmayan ve iki versiyonu içeren “Açık Mektup” ve yukarıdaki yazı; içeriğine müdahele edilip-değiştirilmemesi önkoşuluyla, aynen yayınlanabilir veya orijinal yayınına bir özet ile link verilebilir.

 

Bircan Ünver, 1-7 Eylül 2010, New York – Email: bircan@onesoul.biz

%d bloggers like this: