Özerklik, Özyönetim, Demokratik Özerklik, Avrupa Özerlik Sözleşmesi…


…ve «Şürekası»

yerel

***

Temkinli, tedbirli olmayı, güvenli ve istikrarlı bir yaşam açısından ilke kabul edenler mi haklılar ve de kazançlı çıkmaktadırlar; yoksa alelacele yapılacak bir işin daha hızlı sonuçlanacağına inanarak davrananlar mı ?

‘İş var, iş var ; koşulların gerektirdiği duruma göre çabuk davranmak zorunlu olabilir’, demek de mümkündür elbette…

Yangın ortamında temkinli ve tedbirli olabileceği gibi, bir itfaiyecinin, içeride canlı bulunabileceği düşüncesiyle acele etmesi de gerekebilecektir…

Yoksa ‘acele işe şeytan karışır arkadaş, hele içeriden bir çığlık sesi geliyor mu bakalım, sonra gerekirse âlevlerin derinliklerine daha fazla dalarız’ diye düşünmesi gerektiğini mi yeğlememizde yarar var !

Yangını en kısa sürede söndürmek, önce içeride alevlerin rehine aldığı insanları kurtarmak, bulunup, bulunmadığını dahi düşünmeden şeflerinin elde edecekleri bilgilerin de desteğiyle, oda oda, kat kat aramaya başlamak bir itfaiyecinin sadece işinin değil, genel ahlâkının da bir ilkesi ve kuralı değil midir !

Fakat öyle alanlar da vardır ki ; ortalığın yangın yerine dönmesi, döndürülmesi tehlikesinin mevcudiyetine karşın, temkinli ve tedbirli adımlarla ilerlemek zorunludur !

Kimilerinin ‘Kürt Sorunu’ adını taktıkları konu gibi…

Çözüm yolunda adım, adım ilerlemek ve kalıcılık tesis etmek herkesin yararınadır.

Elbette çözümde herkes samimî ve iyiniyetli ise !

Yol, tuzaklar, uzaktan kumandalı patlatılmaya hazır bombalar ve her an kırılabilecek « yumurtalar » ile döşeli değilse !

Bırakın uluslar arası ilişkileri, anlaşmazlıkları, çatışmaları ; toplumlar arası anlaşmazlıklarda dahi öncelikle kararlı davranmak zorunludur.

Yoksa, « bir parmak bal çalıp » amaç zaman kazanmak ve bu uğurda oyalama taktiklerine başvurmak o kadar kolaydır ki !

‘Güç dengesi benim lehime, nasıl olsa ezer geçerim’. türünden bir düşünce tarzının, politikanın , bırakın günümüzün ortamında, yarım asır boyunca süren Soğuk Savaş yıllarında dahi kabul görmediğini bilmem anımsatmakta yarar var mı ?

Ki, ‘Güç dengesi sistemi’nin benimsenmesinin dahi asla anlaşmazlıkların üstesinden gelebileceğini kimse garanti edemez. Oysa amaç ; taraflardan birinin diğerini egemenliği altına almasını önlemek, aşırılığa kaçanları engellemek, önce istikrar tesis etmek ve sonra da barış sağlamak değil midir !

Herkesin hoşuna gitmese de…

Tarihte Yunanistan ile İtalya’nın şehir devletleri [1] arasındaki sistem örneğinde görülebileceği gibi…

Veya günümüzdeki Avrupa Birliği’nde…

Mantık ve mantıklı davranmak herşeyin önünde gelmektedir. Elbette, çözüm amaçlanan ve kaypakça davranılmayan süreçte « mantıklı insanlar » varsa…

Amaç, çözümsüzlük sonucu süregelecek bir ortamda başkalarını zenginleştirmek değil, mantıklı bir çözüm ile mevcut zenginliklerden kendi insanlarının da ortaklaşa yararlanmasını sağlamak, daha da ötesinde öncelikle temsil ettikleri halk veya toplum bireylerinin huzur içinde eşit ve özgür bir insan gibi yaşamalarının önünü açmaksa !

Her toplumda veya o toplumu temsil ettiğini söyleyenler arasında mutlaka bencil çıkarlarını ne pahasına olursa olsun savunmada direnecek ve de sözünü geçirdiklerini de peşinden sürükleyecekler mevcuttur. Hele işin içine bilgi kirliliği, eğitimsizlik, milliyetçilik ve de liderlik mücadelesi gibi unsurlar giriyorsa. Bu tür kişilerin liderliğinin ağır basması, kaba kuvvetin öne çıkmasının sonucu, karşılıklı güvensizliği arttıracağı gibi, kimsenin geri adım atmaya cesaret edemeyeceği bir ortam tesisini de pekiştirir.

Barışın savaştan sonra daha kolay sağlandığı söylenir. Fakat bir de savaşmadan kazanılan zaferler vardır ki çok daha zor olduğu gibi, varılması uzun sürer ve kimilerini de çıkmaza sürükler. Zira, birilerinin kavuşmak istediği yaşam koşullarının tesisi, diğerlerinin gönlünce hareket etmelerine son vermek anlamına gelir.

İmralı « sakin »i ne diyor ?

– Bunca yıl bekledim, daha fazla beklemeye sabrım kalmadı !

Elbette bu sözleri farklı yorumlamak mümkündür:
1 – Beni yakaladıktan sonra verdiğiniz sözler tutulmamıştır, cozlamaya başlayacağım haaa !

2 – Kürtlerin ‘Demokratik Devlet’ çatısı altında eşit birer vatandaş gibi yaşamaya başlayacaklarına dair hükümetinizin verdiği vaatleri yerine getirmede muktedir olamadığınız anlaşılıyor, örgüt liderliği içindeyse, kaba kuvvetin – savaşın – devamı için bastıranlar var, onlar dışarıdalar ben içerideyim, avukatlarımın onlara ne anlattıklarından dahi kuşku duyuyorum, benden daha fazlasını beklemeyin !

Oysa, İmralı « sakini » ile dağdaki lider kadrosu içinde bulunduğu ileri sürülen çözüm yanlılarının unuttukları veya görmezden geldikleri kimi zorluklar da yok değil!

Zaman gerektirmektedir;

Adım adım ilerlenmesini zorunlu kılmaktadır;

Öncelikler denklemi hiç beklenmeyen bir anda patlak veren bir olay veya davranış/politika değişikliği sonucu altüst olabilmektedir vs…

Bütün bunlara bir de yine «çözümsüzlük»ten yana olanların, ilerleme yönünde dönmekte olan tekerleklere çomak sokup, arabayı yoldan çıkaran eylemleri de irdelenirse, tarafların karşılıklı olarak kararlı ve «muktedir» ol(a)mamakla suçladıklarının varsa çabalarının ne kadar zor olduğu daha net biçimde anlaşılabilir.

Görmek istiyorsanız elbette…

Türkiye, 70 yıl boyunca devleti kemirerek yedikten sonra, bencil çıkarlarının sonunun yaklaştığını görüp, «çatlak ses»ler çıkaranlara karşın, Avrupa Birliği Müktesebatı’na uyum çalışmalarında önemli mesafe almıştır. Yeterli olmasa da…

Bırakın Avrupa Birliği’ni, hemen hemen kuruluşundan bu yana üyesi olduğu ‘Demokrasiler ve Özgürlükler’ Kulübü, nam-ı diğer Avrupa Konseyi’ nin [2] ilke ve kurallarına uyum çalışmalarında bile o kadar önemli adımlar atmıştır ki ; bu kuruluş Avrupa Birliği’nin [3] gölgesinde kalmasına rağmen demokratikleşme reformları na daha fazla etkili olmaktadır.

Kürtler, yerel yöneticilerinin Strasbourg’da temsil edildiklerini unutuyor gözüküyorlar ! İktidardaki yönetim, bir belediye başkanını tutuklayıp, hapse attığında, Strasbourg tarafından kulakları çekiliyor, serbest bırakılana, tahliye edilene kadar yerel yönetici, etkin kampanyalar sürdürülüyor. Daha doğrusu, Genel Sekreteri’nin birilerinin kankası olduğu anlaşılana kadar!

Avrupa Konseyi’nin dahi günümüzün koşullarıyla uyumlu olmayan alanlarda reformlar gerçekleştirme çalışmaları sürdürdüğünü de akıllardan çıkarmamak gerekiyor. Zira günümüzün koşullarında, zaman zaman köklü değişiklikler yapılmasını gerektiren ve geçmişle kıyaslandığında geri veya</ kadük kalmış olan hususlar var…

Geçenlerde Prof.Dr.Baskın Oran yazdılar, biraz tekrar gibi olacak ama en azından O’nun yazısını okumayanların yanısıra, okuyup da algılamakta zorluk çekenler açısından yineleyeceğim ; İmralı «sakin»i nin ‘Demokratik Cumhuriyet’ çatısı altında beklentilerini veya ‘Demokratik Özerklik’ diye dayatanların isteklerini karşılayacak reformların yolu da yine Strasbourg’dan geçmektedir !
Türkiye tam (asil) ve kurucu üye olduğundan dolayı.
Avrupa Birliği’nin dayatmalar ı zaman zaman es geçilebiliyor, Ankara hükümetince…
Veya AB, istediğini elde ettikten sonra Business as usual deyip, üç maymun u oynayabiliyor.
Riyakârlık, çifte standartlı politikalar adamına göre değil mi?

İşin ilginç yanı ; Kürtleri temsil ettiklerini söyleyenler, bir taraftan ‘TSK siyasetten arındırılsın, asker içinde savaşın devamından yana olanlar temizlensin’ diye diretiyorlar ; öte yandan nedense kendilerinin «silâhlı kolu»na «umacı» rolü oynatmayı da sürdürüyorlar.

Mevcut Türkiye Cumhuriyeti iktidarı kendi tarafından, TSK içindeki sağduyulu komutanların da destek ve yardımlarıyla reform sürecinde adımlar atıp, gereken «temizlikler»i yaparken ; Kürtler cephesinden sürekli sabırsızlık işaretleri gönderiliyor, daha da öteye Türk – Kürt iç savaşına kadar uzanabilecek yollara «mayınlar» döşeniyor !

«Yumurtalar» döşeli yolda bile ilerlemenin dahi son derece güç olduğu biline biline…

Kürtler «tasfiye» edilme endişesi sergiliyorlar. Kürtlerin aşiret reisi ve erki olanları dışındakileri asıl tasfiye edenin PKK’nın çözüm istemeyen liderleri olduğu anlaşılmıyor mu ? ‘Kaç komutanın, generalin oğlu askerliğini PKK ile savaşta yaptı ve şehit veya gazi oldu ?’ sorusunu soranlarımız ; ‘Kaç aşiret reisinin oğlu, yakını PKK’ya katıldı ve savaştı, yaşamını yitirdi ?’ sorusuna yanıt arama hakkına sahip olmuyorlar mı ? Avrupa’dan zorla kaçırılıp, PKK’nın « asker » açığını kapatanlar yoksa aşiret reislerinin çocukları mı oldu ? – yanılmıyorsam Remzi Kartal hariç! – Yoksa aşiret reisleri kendi düzenleri bozulmasın diye PKK’yı «tasfiye» aracı olarak mı kullanıyorlar ? Bu tür soruları sorabilecek olanlarımız abesle iştigâl mi ediyorlar yoksa ? Kürtlerin gelecek kuşakları dağda «şehit» olmak için eğitilirlerken ; aşiret reisleri kendi kuşaklarını geleceğin «elit»leri olarak bunca zaman yetiştirmediler mi ?
İsviçre’de, Fransa’da, ABD’de…

Oysa, Strasbourg reformları ve değişim süreci gün gelecek Türkiye’ye de yansıyacaktır !

Bu kaçınılmazdır…

Elbette, Türkiye Avrupa Konseyi üyesi olarak kalmaya devam etmek istiyorsa !

Kimilerinin savunduğu gibi «eksen değiştirip İranlaşmaz» ise…

Avrupa Birliği üyeliği gerçekleşmese dahi, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve daha fazla özgürleşip çağdaşlaşması Strasbourg Kulübü sayesinde ve vasıtasıyla olacaktır.

Bugün nasıl ki Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı ile Avrupa Birliği’nin bayrağı (veya Avrupa Konseyi’nin) kimilerinin resmî makamlarını sağlı, sollu süslüyor ise ; gün gelecek bölgesel bayraklar da Türk bayrağı ile ve hatta Avrupa bayraklarıyla yan yana direklere çekileceklerdir !

Tıpkı bugünkü AB üyesi devletlerin yerel yönetimleri gibi, Türkiye’nin coğrafî veya ekonomik bölgeleri de dışarıda temsilcilikler açabileceklerdir.

Fakat, akşamdan yarına değil…

Adım, adım, sindire, sindire …

Avrupa Konseyi’nin Yerel Yönetimler’de [4] yapacağı veya yapmaya hazırlandığı, üzerinde çalıştığı reform paketi nin [5] iyi okunması gerekir.

Yine; Avrupa Konseyi’nin Yerel Diller Sözleşmesi [6] veya Avrupa Birliği’nin kıstasları [7] gün gelecek Türkiye’nin de uygulayacakları arasına dahil olacaktır. Kürtçe sadece Ermenistan’ın değil, Türkiye’nin de imzaladığı ve parlamentosunda onayladıktan sonra sözleşme kapsamına gireceği dil olarak kayda geçecektir. Ki Türkiye kendi iç mevzuatında zaten bu yönde adımlar atmaya kendi inisiyatifi ile başlamıştır.

Kimileri gibi çözümü 1913’lerin gazete küpürlerinde değil, Avrupa Konseyi’nin günümüzdeki çalışmalarında aramak daha akılcı olacak galiba. Avrupa Birliği süreci de cabası…

Peki, daha iyiye doğru ilerleme çabalarının verildiği bir sırada, aceleci davranmak acaba kimlerin işine gelmektedir ?

Şeytan’dan yana olanların mı ; insanca yaşamak isteyenlerin mi ?

İki kere, üç kere düşünülmesinde ve de Kürtlerin sağduyulu, mantıklı, savaştan, çatışmadan zarara uğradıklarını gören kişilerince diğerlerine düşündürülmesinde yarar değil, zorunluluk var !

İmralı «sakini» ve PKK’nın dağ kadrosu, referandum için yakacakları «ışık» için son dakikaya kadar bekleyeceklerini söylüyorlarmış !

Kürt nüfusun ekseriyette olduğu bölgelerden «evet» fazla çıkarsa, parsayı toplamak için mi acaba ? Oysa, daha bugünden yapılan sondajlarda Kürt vatandaşların evet diyenler arasında yer alacakları gözlemlenmiyor mu ?

Nusret Özgül

Brüksel, 17 Ağustos 2010

*

Konuyla ilgili/Related:

%d bloggers like this: