Cami ne kadar büyük olsa İmam gene bildiğini okur (muş)…


Soğuk savaş sonrasında ; duvarların yıkıldığı, sokaktaki adamından, yöneticisine hemen herkesin ‘nereye gidiyoruz ?’ sorusunu sorduğu, yeni ittifaklar arandığı bir ortamda, ABD aşağıdaki sözlerle,  gelecekte nasıl bir ‘Yeni Dünya Düzeni’ kurulmasını amaçladığına vurgu yapıyordu :

‘…Uluslar arası ve bölgesel düzenlemeler vasıtası ile ; ortak danışmalar ile işbirliğinin ; temel ilkelerin ve hukukun üstünlüğünün esas oluşturduğu ; yük ve yükümlülüklerin eşit  biçimde paylaşıldığı ; demokrasi, refah, barış ve istikrarın yayıldığı ; silahlanmada azaltmaya gidilmesinin hedeflendiği bir ortaklık düşünüyoruz…’ (Başkan George H.W.Bush).

‘…Piyasa ekonomisine dayalı demokrasilerin dünyada yayılması, yerleşmesi, güçlendirilmesi ; özgür kurumların koruması altında yaşayan uluslar sınırlarının genişletilmesi ; bu ulusların fikir ve enerjilerini, işbirliği  ve barış içinde yaşamaya kilitledikleri bir ortam tesisi ; yeni tehlikeler ama bunun yanısıra fırsatlarla dolu bu dönemde öncelikli amacımız olmalıdır…’ (Başkan W.J.Clinton).

Peki, bu yeni süreçte ; özellikle ve de öncelikle diploması alanında savaş ve barış yanlısı güçler arasında bir denge kurulmaya çalışılması ve ABD’nin « Dünya Lideri » sıfatı ile bu geçici dönemde kimi vakit kendi zararına da olsa, « inşaat » çalışmalarında  mimar-mühendis rolünü üstlenmesi / sürdürmesi gerekmez miydi ?

Bugün varılan aşamada, ABD’nin barıştan daha çok savaşların devamını isteyenlerden yana bir tavır sergilediği izlenimi yaratması ve de « Dünya’nın Süper Gücü » olmasına karşın, kimi zaman ipleri elinden kaçırıyor görüntüsü yayması bir çelişki değil midir ? 

Zira, bir devletin veya ulusun büyüklüğü her ne kadar askerî ve ekonomik gücü ile ölçülürse de ; liderlik  basit bir ödül değildir ve   gerçekten hak etmek gerekmektedir !. Üstelik, diğer devlet ve ulusların da ikna olmaları ve  onaylamaları zorunludur.

Yeni Dünya Düzeni’nin liderliğine soyunan bir gücün, verdiği sözleri tutması ; hukukun üstünlüğüne, imzalanan uluslar arası anlaşmalara bağlılığını her seferinde kanıtlaması ; yerküre zenginliklerinin eşit ve dengeli biçimde uluslara paylaştırılması için çalışması ve her alanda adil politikalar izlemesi gerekmez mi ?

Her devletin – ki, duvarların yıkılması ardından sayıları çoğalmıştır – ve ulusun kültürü, duyduğu güvensizlikler, karşı karşıya bulunduğu tehlike ve tehditler,  demokrasi ve özgürlükler anlayışı, uygulama sürecinde çekeceği sancılar, dış politikalarında yürüttüğü farklı yollar ve belki de idealleri  kendisine özgü özellikler taşımıyor mu !!.

Uluslar arası ve bölgesel düzenlemeler vasıtası ile ; ortak danışma, işbirliğine ; ilkelerin ve hukukun üstünlüğünün temel oluşturduğu ; yük ve yükümlülüklerin eşit paylaşıldığı ; demokrasi, refah, barış ve istikrarın yayıldığı ; silahlanmayı azaltmayı amaçlayan bir ortaklık; piyasa ekonomisine dayalı demokrasilerin dünyada yayılması, yerleşmesi, güçlendirilmesi ; özgür kurumların şemsiyesi altında yaşayan ulusların yaygınlaştırılması; bireyin fikir ve enerjisini, işbirliği, barış ve istikrar içinde yaşayan bir ortam tesisine odakladığı ;  devletlerin sahip olduğu yerlatı ve yerüstü ulusal zenginliklerini ihtiyacı olanlarla paylaştığı, sadece kendisinin daha da zenginleşmesi için kullanmadığı kalıcı ve yeni bir düzenin temelini atacağız derken ; günümüzde yanlış algılamalara yol açan davranışları nasıl izah etmek gerekmektedir ?

Demokrasi, hukuk, adalet, hak ve özgürlükleri doğrudan veya kendisinden yana politika izleyen devletlerin politikacıları vasıtasıyla istismar etmeye kalkışarak ; ‘Yeni Dünya Düzeni’ni, veya ‘Küreselleşme’yi,  ‘Yeni Dünya Sömürgeciliği’ne çevirme anlamına gelmez mi ! Veyahut en azından kişilerde bu izlenimi yaratmaz mı !.

Bush ve Clinton  o, herkesin kendisini boşluğa düşmüş gibi hissettiği günlerdeki söylemlerinde ne kadar iyi niyetli ve samimi olurlarsa olsunlar yerkürede yeni düzenlerin tesisi ve kalıcılığı hiçbir zaman kolay olmamış, daha da ötesine gerçekleşmemiş, gerçekleştirilememiştir.

Vestfalya Barışı, Osmanlı’nın çağrılmadığı Viyana Kongresi, Versay uzlaşması 40 ilâ 150 yıldan fazla kalıcı bir dünya düzeni olma başarısı gösterememiştir.

Çünki ; siyaset bilimcilere göre, « sistem »i oluşturan unsur ve birimler sürekli tehdit altında yaşamaya mahkûmdurlar ve de bu tehditler nitelik değiştirmeye başladıkları andan itibaren çalkantılara sürüklenirler.

Üstelik, ağalık (feodal) düzeninden, ‘hikmet-i hükümet’ temeli üzerine inşâ edilmiş olan çağdaş devlete geçiş hiçte öyle kolay değildir.

Ayrıca, duvarların yıkılması ardından Yugoslavya’nın parçalanması sırasında olduğu gibi kan çorbasından beslenenlerin iştahları artırmıştır. Ortak dil ve kültüre dayalı ulus/devlet sistemi günümüzde sarsılmaya başlamıştır.

Ortak bir dil ve kültür tesisi 27 üyeli AB içinde dahi sağlanamaz ; her üye devlet alınan kararları, varılan anlaşmaları, yazılan belgeleri mutlaka kendi dilinde görmek ister, vergi mükelleflerinin ceplerinden çıkan milyarlar tercüme birimlerini zenginleştirirken « çalışma dili » veya dilleri ile yetinmeye çalışmak giderek zorlaşmaktadır.

Her eski veya yeni üyenin ulusal menfaat ve politikaları, komşular veya eski sömürgeleri ile ilişkileri, bulundukları bölgeler, farklı yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin paylaşımı ortak politikalar belirlemelerini dahi kolay kılmadığından, Avrupa Birliği’nin (AB) « uzlaşmacılar birliği »nden dünya üzerinde « nüfuz » sahibi blok veya güç olabilmesine set çekmektedir.

Günümüzdeki çalkantıların, zaman zaman yaşanan buhranların temelinde ayrıca ; etnik kimlik arayışlarının (özellikle duvarların yıkılması ve Yugoslavya savaşı dikkate alınırsa), kimi vakit Filistin sorununda olduğu gibi 3 bin yıla dayanan tarihsel ve dinsel takıntıların ve tarihteki eski güçlerine kavuşma düşü ile iç ve dış politikalarını yeniden şekillendiren  bazı siyasi liderlerin başarılı olabilme hırsları yatmıyor değil !..

Yerküre üzerindeki tüm insanların, insan gibi yaşadıkları bir düzen ve bu düzenin tesisinde itici güç olacak bir sistem bu siyasetçilerin arzulamadıkları « projeler » kapsamında yer almıyor mu acaba ?. Oysa, bu yerküre hiçbirinin tapusu altında bulunmamaktadır !.

Kıta türü devletlerden Hindistan ve Çin gibileri, çevredeki devletlerin dinsel, kültürel ve ideolojik akımları karşısında günümüzde eskisinden daha fazla duyarlı olmaya başlamışlardır. Asya’da ve belli ölçüde Dünya’da nükleer silaha sahip güçler kulübüne girmelerine karşın, bu öldürücü belâ iç meselelerinin çözümünde yarar sağlamamaktadır. 19. Yüzyılda Osmanlı ve Habsburg, günümüzde geçmişin iki « süper gücü »nden biri olan Sovyetler Birliği’nin durumuna düşmekten, dağılıp, yıkılmaktan korkmaktadırlar.

Şu an için toprakları üzerinde yaşayan farklı ırk, dil, kültür, medeniyet ve renkleri tek bayrak, tek ulusal marş, ortak dil ve tarihte belki eşine sadece Osmanlı’da rastlanmış  fakat çok daha geniş bir kültür şemsiyesi altında buluşturan tek devlet ABD’dir.

Sovyetler başaramamıştır.

Geçmişin savaşlar toprağı AB, her geçen gün zorlanmaktadır.

Bu arada, kimi ülkeler, içinde bulundukları çoğrafi ve stratejik konumlarının öneminin de etkisiyle güç merkezlerine dönüşmüşler ve dengelerde olumlu veya olumsuz rol oynamaya başlamışlardır.

İslâm’dan korkanlar ; daha kendi içlerinde bile çok dinli ve kültürlü bir toplum tesis etmede başarılı olamazken ; farklı kültür ve dinlerden kurulu uluslar arası bir düzen projesi peşine düşmüşlerdir. Vatikan’ın güç kaybetmesi, Kiliseye duyulan güvensizlik yüzünden Hrıstiyan dininden uzaklaşanların çoğalması istemese de böyle bir projeye katılmasında etkili olmuştur. İslâm’da, Vatikan gibi merkezî bir otoritenin olmaması (Halifelik) yüzünden, kimi vakit  disiplin ve denetim dışına çıkan İslâm devletleri de, daha ılımlı – gerçek İslâm’dan yana veya laik – Müslüman toplumların yaşadıkları devletleri de endişelendirdiğinden, 3 büyük din ile Ortodoks ve Protestan dünyası işbirliği yapmaya mecbur kalmıştır.

Dünya Savaşları sonrasında barış ve istikrar tesisi için kurulan Milletler Cemiyeti ve çocuğu sayılan Birleşmiş Milletler, yine vergi mükelleflerinin paralarıyla daha üst seviyelerde yaşayan memurların, diplomatların, casusların, sivil toplum kuruluşlarının çatı örgütü olmaktan öteye gitmekte zorlanmakta ; bırakın bölgesel savaş ve çatışmaları sona erdirmeyi, daha basit gerginlikleri bile çözmede akim kalmaktadır.

Soğuk Savaş yıllarında Batı’nın Sovyetler Birliği karşısındaki « korkuluk »u olan NATO, acizliğini günümüzde Afganistan’da gözler önüne sermektedir. Yugoslavya savaşında güven kaybetmiştir. Irak Savaşı’nda Türkiye’yi koruyucu tedbirler almakta Almanya gibi ülkeler ayak sürüyünce Ankara’yı gücendirmiş, soğutmuştur.

ABD’ye dönecek olursak ; Washington’un geçmişe kıyasla NATO’da dahi  – dünyanın en büyük ortak silâh pazarı sayılan – sözünü geçirmekte zorlandığı bir sırada ; tek başına kimi bölgesel sorunların üstesinden gelmesini beklemek, medet ummak, görüşünü dikte ettirmesini istemek artık mümkün gözükmemektedir. Bırakın, dış sorunların üstesinden gelmesini, Birleşik Devletleri yönetenlerde dahi, ‘diğer « imparatorluklar » gibi  gün gelecek acaba dağılacak mıyız ?’ korkusu hüküm sürmeye başlamıştır. Barak Obama’nın başkan seçilmesi « tesadüfî » değildir !. Fakat Obama gerçekten, içeride yeni bir « kuzey-güney » diğer deyişiyle « siyah-beyaz » iç savaşının çıkmasını, daha da ilerisine, sayıları giderek artan siyahî ve diğer Müslümanlar ile ABD’nin beyaz ırka sahip bir toprak olduğunu savunanlar arasında çıkabilecek muhtemel çatışmaları önleyici  bir « unsur » olabilecek midir ?!

Günümüzde « barış »a karşı tehditleri sınıflandırmak giderek güçleşmektedir..

Daha da ötesinde, « Tehdit », ortak bir tanımlamadan da yoksundur.

Üstelik her geçen gün bir yenisi türemektedir. Mücadele zorlaşmaktadır.

Tıpkı, yakın geçmişte « terör »e ortak bir tanımlama getirme ve ortak mücadele etme konusunda kimi ülkelerin farklı tavır ve politikalar izledikleri gibi.

PKK, kimilerine göre « direniş »çidir, Kürtlerin hak ve özgürlüklerine kavuşmaları mücadelesinde herkesce desteklenmelidir ; Türkiye bu direnişi sona erdirmek için « taviz » vermek zorundadır !.

Diğerlerine göre de HAMAS « terör » örgütüdür ; kökü kazınmalıdır, destek verenler üzerinde şu veya bu şekilde baskı kurulup, maddî ve askerî destekten yoksun bırakılmalıdır.

İran günümüzün en büyük nükleer tehditlerinden biri olmaya başlamıştır ; sadece bölgesel değil, küresel barış ve istikrar için bir tehlikedir.

İran-Irak savaşında, İsrail’in İran’ı destekleyip, silâh sattığı ve bu silâh satışlarında Türkiye’yi kullandığı görmezden gelinerek !.

 « Terör » ve İran ile Irak’a karşı bugüne kadar ABD’yi petrol dolarları ile « Paralı asker » gibi kullanan Suudi Arabistan, Ürdün, Emirlikler, Şeyhlikler  türü bölgesel parasal güçlerin bugün İslâm’ın içine düştüğü veya düşürülmeye çalışıldığı duruma dolaylı katkı unsuru olduklarını da unutmayalım !.

Terör tek büyük tehlike değildir ve silâh ile uyuşturucu madde üreticilerinin de körüklemesiyle günümüzde çok farklı bir düzeye erişmiştir.  « Silahlı Örgütler » terör listelerine girmişlerdir. Batı kendisini, kendi topraklarından tehdit edenlerin, vuranların üstesinden silâhlı veya siyasî önlemler alarak gelmeyi belli ölçüde başarmıştır. Yakın geçmişte Avrupa’da « zengin » sınıfa karşı kafa tutan, İtalya’yı Batı’dan koparmayı hedefleyen Kızıl Tugaylar, Kızıl Ordu Fraksiyonu Baader-Meinhof,  IRA / Cumhuriyetçi İrlanda Ordusu, Bask Vatanı ve Özgürlüğü Örgütü / E T A gibi…Ancak, bu kez yasadışı ayrılıkçı « direniş » örgütlerinin yerini « İslamî Terör » mihrakları almaya başlamıştır. Milliyetçi aşırı sağ yerli parti ve oluşumlar demokrasileri tehdit etmektedirler.

Köktendincilik, politikacı politikası yapan siyasetçilerin  farklı din ve kültürlerden gelenlere karşı ‘hoşgörü ve özgürlükler sınırlarını acaba aşarmıyız ‘ endişesi ile esnek davranması, sonucunda sadece yerli Avrupalıları değil, kıtada huzur içinde yaşamak isteyen diğer Müslüman toplumları dahi rahatsız etmeye başlamıştır. Demokrasi ve özgürlükler ortamının sağladığı fırsatlardan bu kez bölgesel, milliyetçi, ayrılıkçı, cumhuriyetçi, yabancı ve İslâm karşıtı yerli aşırı sağ yükselişe geçmiş, ulusal ve bölgesel parlamentolarda sesini duyurarak, belli ölçüde etkili olmaya başlamıştır. Ekonomik krizin sade vatandaşı her geçen gün daha fazla vurduğu bir ortamda grafik tablosunda yükseliş gözlenmektedir.

Gelecek nesilleri düşünmeyen siyasetçiler  « kuşak »ı, ‘benden sonrası tufan’ zihniyeti ile hareket ettiği sürece, ve de durum ile iktidarlarını kısa vadeli önlemlerle ikurtarmaya çalıştıkça mevcut tehdit, tehlike ve sosyal zorlukların üstesinden gelebilmek daha da zorlaşacaktır..

Soğuk Savaş sonrasında umutlananları karamsarlık basmıştır.

3 asır öncesinin Fransız politikası hortlamıştır ;

Tarafların, mevcudiyet ve menfaatlerini korudukları sürece başvurdukları tüm vasıtaları « meşru » kılma olayı…

Hikmet-i hükümet…

Raison d’Etat

Şimdilik burada noktalayalım ve okuyanlarınıza, son Türkiye-İsrail, İran – Batı gerginliğini  ve de Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu, mülâhazalarını yukarıdaki satırları da dikkate alarak değerlendirme veya en azından düşünme tavsiyesinde (naçizane) bulunmaktan öteye gitmeyelim.

Devam edecektir !.

Nusret Özgül

Brüksel, 12 Haziran 2010

%d bloggers like this: