Kentsel Dönüşüme farklı bir bakış açısı : Modernite aşılırken kent planlaması.


Kentsel Dönüşümde Güçsüzün Adı Yok !

Madem kapitalist bir sistemde eşitlik sağlayamıyoruz. Şehirde buna rağmen nasıl bir adalet algısı yaratılabileceği üzerinde düşünmek gerekir. Şehri eşit planlayarak, böyle bir duygu yaratabilirsiniz. Toplumun eşitlik sorununu çözmez ama zenginle yoksulu kamusal alanda buluşturur. Kamusal alanların AVM haline gelmesi bu bakımdan sağlıklı olmayan bir gelişmedir. Düşük gelirliler bu alanlarda kendilerini rahatsız hissederler

***

©Prof.İlhan Tekeli

I.GİRİŞ

Kentsel dönüşüm konusunda yaşanan olayları değerlendirirken daha iyimser bir noktadan bakmamın iki nedeni var. Bunlardan birincisi Türkiye’de kentsel dönüşümü bizzat yaşayanların dışındakiler arasında siyasal kamuoyunda kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesi gerektiği konusunda yaygın bir oydaşmanın bulunmasıdır. İktidardaki ve  muhalefetteki partilerin belediyeleri farklı süreçler öneriyor olsa da kentsel dönüşümün gerekliliği konusunda hemfikir bulunuyorlar, uygulamaya çalışıyorlar. Bu konudaki yaygın oydaşmanın varlığı büyük ölçüde kamuoyunda bu konudaki olumlu beklentilerle ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Bu gözlemlerim beni, durumu kentsel dönüşmenin vakti gelmiş diye bir saptama yapmaya götürdü. Ama burada vakti geldi saptamasını yapmamın önemi, konuşmamı  bu dönüşümün yapılması ya da yapılmaması üzerinde değil , dönüşümün nasıl yapılması gerektiği üzerinde yoğunlaştırmam gerektiği konusunda bir işaret veriyor.

Dört beş ay önce  büyük kentlerimizde uygulananlar ve uygulanacağı ilan edilen projelerin toplumun gündemine, oluşmuş olan güçlü kamu ve özel kesim kuruluşları tarafından kamusal alanda müzakere konusu olmadan emrivakiler halinde sokuluyordu. Oysa geçen sürede bu alandaki sivil örgütlenmeler tarafından ve muhalif belediyeler tarafından alternatif kentsel dönüşüm yaklaşımları önerilmeye ve toplumda tartışılmaya başladı. Bu bağlamda meslek camiasının Faruk Göksunun öncülüğünde “Kentsel Dönüşüme Destek” Platformunu oluşturmuş olmasını önemli bulunuyorum. Önümüzdeki yıllarda maliyeti 700 milyar liraya ulaşacağı tahmin edilen kentsel dönüşüm[1] kentlerimizin gelişmesini büyük ölçüde etkileyecektir. Bu önemde bir olgunun gelişmesinin emrivakilere bırakılmasının topluma pahası çok yüksek olacaktır. Böyle büyük harcamaların tartışılması bir yandan toplumda yaratabileceği travmaların oluşmasını engelliyecek ve dönüşümün maliyetinin ve yararının nedenle kamu alanında toplumda adil olarak taşınmasını sağlayacaktır.

Böyle bir tartışmayı yürütmek için dönüşümden ne kastedildiğine açıklık kazandırmak gerekiyor. Biz kent plancıları yazılarımızda kentsel dönüşümden söz ettiğimizde iki farklı ölçekteki dönüşümden söz ediyoruz. Bu dönüşümlerden biri sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçerken kentlerin yapısında yaşanan bir dönüşümdür. Türkiye’de kentler bu önemde bir dönüşümü 1860’lar sonrasında dünya sanayi öncesinden sanayi toplumuna geçerken yaşamıştır. Dünya’da 1980’ler sonrasında dünyada sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilirken, Türkiye’de kentler bir kez daha böyle bir yapısal dönüşümü yaşanmaya başlamıştır. Siyasetimize yerleşmiş olduğu görülen  kentsel dönüşüm projelerinden söz edildiğinde farklı bir şeyden bahsedilmektedir. Bu halde kentin bir parçasında görülen bir soruna çözüm bulmak ya da farkına varılan bir fırsatı değerlendirmek için, bu parçada gerçekleştiren, kalıcılık iddiası taşıyan, fiziksel, sosyal ve çevresel bir yeniden yapılanma ya da kökten bir yenilenmeyi ifade etmek için kullanılmaktadır.

Türkiye’de siyasetçiler kentsel dönüşüm projeleri dediklerinde ikinci türdeki bir dönüşümü kastetmektedir. Birinci türdeki dönüşüm şehirciler arasındaki sınırlı bir çevrede konuşulmaktadır. Aslında bu iki türdeki dönüşüm ilişkilendirilmelidir. İkinci türdeki dönüşüm projeleri, birinci türdeki dönüşümü gerçekleştirmeye yardımcı oluyorsa, bir sorun yoktur demektedir. İkinci türdeki dönüşümler birinci türdeki dönüşümün oluşmasına yardımcı olmuyorsa sorun vardır demektir. 

II. 1980’LERDEN BERİ DÜNYADA KENTLERDE NE TÜR DÖNÜŞÜMLER YAŞANIYOR ?

Önce dünyanın yaşadığı çok yönlü dönüşümün kent mekanlarında ne tür değişimleri /dönüşümleri yarattığını, bu dönüşümün insan haklarına saygılı, hukuk devleti anlayışının egemen olduğu  ileri demokrasilerde ne tür karar süreçleri ve uygulama mekanizmalarıyla gerçekleştiği üzerinde kısaca durmak yararlı olacak.

1980’li yıllardan beri dünya çok yönlü ve önemli bir dönüşümü yaşıyor. Bu konudaki deneyimi dört boyutlu kavram çiftleriyle  birlikte kavramaya çalıştığımız söylenebilir. Bu kavram çiftlerinin;

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna,

Fordist üretim biçiminden esnek üretim biçimine,

Ulus devletler dünyasından küreselleşmiş dünyaya,

Modernist bir zihniyetler dünyasından postmodernist bir zihniyetler dünyasına,

geçiş olarak formüle edildiği üzerinde bir görüş birliği bulunmaktadır. Buradaki kavram çiftlerinin birinci ucunun ne olduğu bilinmekte ama ikinci ucunun ne olduğu açık değildir, zaman içinde ortaya çıkacaktır.Bu nedenle bir türden, diğer türe sıçrama halinde bir geçiş değil, önceki bir türün içinden karşıtının doğarak hakim hale gelmesi şeklinde bir dönüşümün söz konusu olduğunun farkında olmak gerekir.

Bu çok yönlü dönüşümün, kentlerin 1980’ler öncesindeki yapılarında, konumuz bakımından önemli olan dört önemli değişim yarattığı söylenebilir.

Birinci önemli dönüşüm ülkelerin yerleşmeler sisteminde yaşanan değişmelerdir. Ülke sınırları artık ülkeleri bir kapalı kap haline getiremiyor. Akım ilişkilerini denetleyemiyor. Yeni dünyanın mekan organizasyonu üzerinde konuşabilmek için mekanın bir ağ biçiminde temsil edilmesi gerekiyor. İletişim teknolojilerindeki gelişmeler bir yandan insanların zaman ve mekan algılamalarının menzilini artırırken, öte yandan zaman mekan sıkışmasını doğuruyor. Bu durumda yerellikler doğrudan küresele eklemlenmektedir. Ulusal ekonomiler artık büyük kentlerinin performansları üzerinden yarışmaya başlamıştır. Ülkelerin büyük kentleri göreli önemlerini sürekli olarak artırmaktadır.

Günümüz dünyasında büyük kentlerdeki yığılmaların artması, ister John Friedmann’ın “ dünya kenti”[2], ister Saskia Sassen’in “ küresel kent”[3] kavramlarıyla açıklanmaya çalışılsın, küresel denetim işlevlerinin yoğunlaştığı bu kentlerde yalnız tüm dünyaya yayılmış üretim koordine edilmemekte aynı zamanda da yeni üretim biçiminin gerektirdiği karmaşık hizmetler üretilmekte ve ayrıca  finansman ile yeniliklerin pazarı olma kritik işlevleri  gerçekleştirilmektedir. Bu kentlerin kazandığı büyük önemde ve yarışabilirliklerinin yükselmesinde, küçük ve ortaboy yenilikçi firmaların bir araya gelerek yarattığı dışsallıklar belirleyici bir rol  oynamaktadır. Bu kentlerin yenilikçilik kapasitesi yüksek olan küçük  ya da ortaboy firmalara küresel etkinlik sağlama  olanağını açmakta olması, kentlerin yarışabilirliğini yükseltmek bakımından kritik bir öneme sahip olmaları sonucunu doğurmaktadır. Bu kentler gücünü, dikey iş bölümünü gerçekleştirmesinden değil, yatay iş bölümünü kolaylaştırmasından almaktadırlar.

Yaşanan ikinci  dönüşüm kentlerin formunda gerçekleşmektedir. Sanayi toplumunun tek merkezin hakimiyetindeki metropoliten kentlerinden, büyük bir alana yayılan, her parçası küreselle ilişkilenmiş, çok merkezli bir kentsel bölge haline dönüşmektedir. Bu merkezlerde yeni üretim biçiminin gerektirdiği üretici hizmetleri üretilmekte,  yatay koordinasyon, ağsal ilişkiler içinde, parçalanmış bu mekanda gerçekleştirilmektedir. Kentsel bölge içinde oluşan yığılma ekonomileri, pozitif dışsallıklar yaratarak ekonomik faaliyetlerdeki gelişmeyi hızlandırmakta ve artık bu tür gelişmeler metropoliten alanın merkezinden çok, yeni oluşan kentsel bölge içinde meydana gelmektedir.[4]  

Bilgi toplumuna geçerken nüfus büyümesini sürdüren ABD ve AB ülkelerinde çok merkezli bir kentsel bölgeye geçilirken nüfus büyümesinin durması ya da sanayisizleşme dolayısıyla nüfus kaybeden büyük kentlerde bir kentsel büzülme yaşanmaktadır. [5]

Yaşanan üçüncü dönüşüm kentlerde toplumsal tabakalaşmada ortaya çıkmaktadır. Bir yandan esnek üretime geçilmesi öte yandan bu kentlerde sanayisizleşmenin yaşanmaya başlanmasıyla birlikte çalışanlar içinde mavi yakalılar azalmakta, beyaz yakalılar artarken kentlerde  yeni orta sınıflar yükselmektedir. Bu orta sınıflar içinden küçük bir grup da ekonomi için kritik bir öneme sahip yenilikçi bir alt sınıf olarak gelişmektedir. Bu nitelikteki bir sınıf oluşumu yeni bir yaşam biçimi, yeni bir tüketim kalıbı ve tüketim mekanları, AVM’ler yaratmakta, bunlar da emlak piyasasının ve kültürel endüstrinin gelişmesine katkıda bulunmaktadırlar. Böylece “kentsel bölgelerde” ki toplumsal tabakalaşma yeniden belirlenmektedir.

Yaşanan dördüncü dönüşüm  demokrasi ve yönetim konusundaki anlayışlarda gerçekleşmektedir. Modernizmin içinden postmodernizmin doğuşu, bu bakımdan dünyanın önüne yeni ufuklar açmaktadır. Araçsal rasyonalizmin yerini iletişimsel rasyonalitenin almaya başlanması, insan haklarına gösterilecek özenin verilen kararların meşruiyetinin ön koşulu haline gelmesi, modernitenin yönetim anlayışının yerini yönetişim anlayışının alması sonucunu doğurmuştur. Günümüzün yönetişim anlayışı içinde tepeden verilen kararlarla o toplumda yaşayanlara emrivakiler yapılmasına yer yoktur. Bu emrivakiler insanların onurlu yaşam haklarına  açık bir saldırı olarak görülmektedir.

Dünyada yaşanan bu dönüşümler, dünyada nüfusun ve kapitalin mekanda yeniden dağılımını, dolayısıyla mekansal organizasyonunu, yeniden belirlemektedir. Bu yeni yapı içinde Dünya Kentleri/Küresel Kentler yeni bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu dünya kentleri,  sanayi toplumunun tek merkezin hakimiyetindeki metropoliten kentlerinden, büyük bir alana yayılan, her parçası küreselle ilişkilenmiş, çok merkezli bir kentsel bölge haline dönüşmüştür/dönüşmektedir. Bu merkezler yatay koordinasyonu, ağsal ilişkiler içinde, parçalanmış bir mekanda gerçekleştirmektedir. Kentsel bölge olarak tanımlanan alan içindeki sanayi ve servisler birbirleriyle işbirliği ve etkileşim içinde, yer aldıkları coğrafi alanın kültüründen etkilenerek ve bir bölümü yazılı olmayan yerel bilgiyi kullanarak hızlı bir gelişme göstermektedir. Diğer bir deyişle, kentsel bölge içinde oluşan yığılma ekonomileri, pozitif dışsallıklar yaratarak ekonomik faaliyetlerdeki gelişmeyi hızlandırmakta ve artık bu tür gelişmeler metropoliten alanın merkezindeki kent yerine, yeni oluşan kentsel bölge içinde meydana gelmektedir.[6]  

Bu kentlerde MİA’ların çevresinde ve altkentlerde ortaya çıkan çöküntü eğilimlerini tersine çevirmek için soylulaşma süreçleri gelişmeye başlamaktadır[7]. Kentlerin yaşadığı bu dönüşüm sırasında yeni orta ve üst orta sınıflar için kentlerin çeperlerinde kapıları kapalı lüks konut alanları gelişmektedir.

Kentsel bölgelerin başını çektiği bu büyüme kalıbı kentlerin kendi içindeki eşitsizliklerin azalmasına önemli bir katkıda bulunmamaktadır. Bu kentlerde mutlak fakirlik düzeyindeki nüfus yüzde 25’ler düzeyinde hatta daha yüksek değerler alabilmektedir.

Dönüşme nasıl gerçekleşiyor ? Gelişmiş demokratik hukuk devletleri içinde sanayi toplumunun küresel metropolleri bilgi toplumunun kentsel bölgelerine dönüşmesi değişik süreçler ve aktörler eliyle oluyor.  Yeni bir planlama biçimi gelişiyor. Müzakereci ve şeffaf bir planlama süreci işliyor. Bu süreçte tarihsel mirasa ve doğal değerlere ve insan haklarına/hukuk devleti anlayışına saygılı kalınıyor. Bu süreç içinde sonuç ahlakı değil deontolojik planlama ahlakı hakim oluyor. Opak süreçlerle, siyaset kanalları kullanılarak topluma emrivakiler yaratılmıyor. Toplumun değişik katmanlarından gelecek tepkiler aşırı yetkilendirilen kamu aktörleri kanalıyla aşılmıyor, demokratik süreçlerin işleyişi engellenmeye çalışılmıyor.

Avrupa’da hızla kabul gören yaklaşım kentsel dönüşüm projelerinin stratejik olarak tasarlanan/planlanan yerele bağlı, çok sektörlü, çok aktörlü ortaklık yaklaşımı ile gerçekleştirilmesidir.[8] Bu geçişte planlar doğrultusunda devletin gerçekleştirdiği alt yapılar, gayrimenkul alanındaki girişimcilerin (developer) uygulamaları, doğrudan üretim alanındaki girişimcilerin yatırımları ve tek tek konut kullanıcılarının kararlarıyla gelişen soylulaşma (gentrification) süreçleri etkili roller oynuyorlar.

III. TÜRKİYE’DE KENTSEL DÖNÜŞÜMÜN VAKTİ NEDEN GELDİ ?

Bu konuşmanın başından beri iki tür kentsel dönüşümden söz ediyorum. Birincisi sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin çıkardığı kentsel dönüşümlerdir. Bu geçiş için vakti geldi ya da vakti gelmedi demek çok anlamlı değildir. Burada bir ülkenin siyasi aktörleri için bir tercih sözkonusu değildir. Vakti geldi dediğimde kastetdiğim Türkiye’deki siyasal aktörlerin uyguladığı dönüşüm projeleridir. Kanımca dönüşüm projelerinin vaktinin gelmesinin temel nedeni, Türkiye ekonomisinde genelde gayrimenkul ekonomisine, özelde konut sektörüne yaklaşım mantığının değişmesidir.  

1960’lı yıllarda Türkiye planlı ekonomiye girdiğinde, konut harcamaları bir yatırım konusu ele alınıyordu. Ülkenin kalkınmasında kapital en önemli kıt faktör olarak görülüyordu. Türkiye de zaten düşük olan kapital birikimi içinde yatırımlarını olabildiğince sanayiye ayırmaya çalışıyordu. Bu durumda Türkiye’nin hızlı sanayileşmesinin yolu şehirleşmeye ve konuta ayrılan kapitalin en aza indirilmesi gerekiyordu. Bu durumda gecekondu, modernist meşruiyeti içselleştirmiş bürokrasi ve mimarlar ve plancılar tarafından bir sorun olarak görülse de, ekonomi açısından inovatif bir çözüm olarak ortaya çıkmıştı. Kentlerin modern kısımlarında yatırımı azaltmanın yolunu, kamu finansmanı kullanan konutlar için 63,5 metre kare gibi konut standartları saptamakta görüyordu. Özelilikle faiz hadlerinin yüksek olduğu dönemlerde kentleşmenin maliyetinin ucuzlatılması kritik bir öneme sahipti.

Günümüzde ise konuta bir yatırım olmaktan çok tüketimi çoğaltılarak ekonomiyi canlandırmakta yararlanılabilecek bir dayanıklı tüketim malı olarak yaklaşılıyordu. Genellikle konutun 135 farklı sektörle ilişkisi olduğu söylenerek, ekonominin krize düştüğü dönemlerde ekonomiyi canlandırmak için konut harcamalarının artırılması teşvik edilmektedir. Ayrıca konut belli işlevleri yerine getirecek bir barınak olmanın ötesinde gösterişçi bir tüketim malı haline gelmiştir. Bir barınak olmanın ötesinde yaşam biçimi sunan karmaşık bir ürün olarak piyasaya arz edilmekte ve satılmaktadır.

Piyasaya yeni ve karmaşık bir ürün olarak arz edilen konutların İstanbul’daki satışlarına bakıldığında ilgin bir durum gözlenmektedir. Lüks konutlar yapılmaktadır. Piyasada müşteri bulmakta ve satılmaktadır. İlginç olan bu satılan konutların boş tutulduğu görülmektedir. Bu halde konut dayanıklı bir tüketim malı olmaktan çıkarak gayrimenkul değer artışlarından pay almanın bir aracı haline gelmiştir. Onun için meskun olmadan metruk olan konutların varlığından bahsedilmektedir.

Konutun kazandığı bu yeni işlevler ve Türkiye’de güçlü bir inşaat girişimcileri grubunun oluşmuş bulunması bir araya geldiğinde günümüzde konut ihtiyacından çok daha yüksek sayılarda konut arz edilmektedir. Kriz içinde bulunan dünyada, ekonomisinin canlılığını korumak isteyen Türkiye’de hükümetler bu fazla konut sunumuna talep yaratmak durumunda kalmaktadır. Türkiye’nin bu konuda bulduğu çözümün kentsel dönüşüm projeleri olduğu söylenebilir. Devlet kentsel dönüşüm bölgeleri ilan ederek bu talebi yaratmış olmaktadır. Türkiye’nin günümüzde kentsel dönüşüm projelerine birden ağırlık vermesinin gerisinde böyle bir mantık gözlenebilir.    

Çevre ve Şehircilik Bakanı  Erdoğan Bayraktar’ın tahminine göre ülke genelinde 20 milyon konut stoku vardır. Bunun 5 milyonu 1999 sonrasında yapıldığı için deprem riski taşımamaktadır . Geriye kalan 15 milyon konutun 7 milyonunu gerçekten risklidir. Yıkılıp yeniden yapılması gerekmektedir. Bakan bu yenilemenin yirmi yılda tamamlanacağın düşünmektedir. Bu hükümetin konut piyasasında yılda 350.000 konutluk bir ek talep yaratması anlamına gelmektedir.[9] Türkiye’de bir yandan kişi başına gelirin 10.000 dolar düzeyine çıkması, öte yandan Türkiye ekonomisinin canlılığının korunması için ek konut talebininin yaratılmasının gereği, yanısıra faiz hadlerinin düşme eğiliminde olması kentsel dönüşümün vaktini getirmiştir.

Ek talebin yaratılmasında baş vurulan tek yol kentsel dönüşümü geliştirmek olmamıştır. 3 Mayıs 2012’de 6302 sayılı yabancılara gayrimenkul satışını düzenleyen Mütekabiliyet Yasasının çıkarılmasıyla yabancıların gayrimenkul alımları özendirilmiştir. Kentsel dönüşüm yasasının numarasının  6306 olduğu hatırlanırsa her iki yasanın aynı amacı gerçekleştirmek için bir çift taslak olarak hazırlanmış olduğu anlaşılır. Bu gelişmeler sonucu Sotheby International, Türkiye’de İstanbul ve Bodrumda ofis açmıştır. [10] Lüks konut üreticileri artık özellikle İstanbul’un merkezi yerlerindeki projelerinin en az yarısını  yabancılara satmayı planlamaktadırlar. [11] Ali Ağaoğlu Dubai Gayri Menkul fuarında Maslak 1453 projesinden 2000’ne yakın konut satmıştır.[12]

Kentsel dönüşüm, çok meşru olan, depreme karşı halkın güvenliğinin sağlanmasıyla gerekçelendirilse de, kentsel dönüşümün vaktinin neden daha önce değil de günümüzde geldiğinin gerisinde, Türkiye’nin ekonomik canlılığının büyük ölçüde gayrimenkul sektörüne dayandırılmış olmasının bulunduğu gayet açıktır. Ama dünya deneyimi ekonomisini gayrimenkul sektörü kanalıyla canlandırmaya çalışan ülkelerin belli bir süre sonra krizle karşılaştığını göstermektedir. Henüz konut sektörünün finansmanın Türkiye’de böyle tehlikeli bir noktada olmadığını göstermektedir. Ama yine de, kriz karşıtı olarak kullanılan bir aracın belli bir süre sonra krizin doğurucusu haline gelebileceğini gözden uzak tutmamak gerekir.

Kentsel yenilemenin vakti gelmesi bende dönüştürülmesi gerektiği söylenen konut ya da yapı miktarının abartılmasına yol açtığı kuşkusu yaratıyor. Nitekim Çevre ve Şehircilik Bakanlığının dönüşüme konu olacağını ilan ettiği 7 milyon konut bağımsız uzmanların tahminine göre çok yüksek bulunuyor. Semih Tezcan Türkiye’de depremde göçebilecek bina sayısını İstanbul’da 36.400 Türkiye’de 252.000 , (680.000 konut) olarak tahmin ediyor.[13] İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kentsel Dönüşüm Dairesi Başkanı, İstanbul’da 150.000 binanın risk altında bulunduğunu deprem olursa 140.000 binanın ağır hasar göreceğini söylüyor. Bu 150.000 bina için dönüşüm projesi yapılmaya girişildiğinde proje bütünlüğünü sağlamak için 250.000 binanın yıkılacağını belirtiyor.[14] Hazırlanan dönüşüm yasasında deprem riski altındaki binalar konusunda tek seçeneğin yıkıp yeniden yapma olduğu, güçlendirme seçeneğinin tamamiyle dışlanmış olduğu hatırlanırsa, neyin vaktinin geldiği açıklık kazanmaktadır.

IV. TÜRKİYE’DE YAŞANMAKTA OLAN DÖNÜŞÜMÜN FARKLILIĞIN NEDENLERİ ÜZERİNDEKİ SAPTAMALAR

Türkiye kentlerinin yaşadığı dönüşümün, aynı süreçler içinden geçerek yaşandığı için,  dünyadaki kentlerde yaşanan dönüşümlerle  benzer yönleri vardır. Ama önemli farklılıkları da bulunmaktadır. Bu farklılıklar özellikle yaşanan dönüşümünün gerçekleştirilme biçiminden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de yaşanan dönüşümün farklılığının beş nedenden kaynaklandığı söylenebilir.

Bunlardan birincisi İstanbul’da yaşanan dönüşümün bir sanayi dönemi metropolünden bilgi toplumunun kentsel bölgesine olan bir dönüşümden çok bir azman sanayi kentinden kentsel bölgeye geçiş halinde yaşanmakta olmasıdır. Daha önceki yıllarda İstanbul’un sanayileşmesi konusunda yaptığım çalışmalarda 1980’li yıllarda sanayi iş gücünün yüzde 58,2’sinin MİA’dan 4-9 km uzaklıktaki bir halka içinde yer aldığını görmüş bu durumda İstanbul’un metropoliten kent olarak adlandırılması yerine azman sanayi kenti olarak azman sanayi kenti olarak adlandırılmasının doğru olacağını ileri sürmüştüm.[15]

İkinci farklılık nedeni meşruiyetini, gelişmiş ülkelerin dönüşüm problemlerinden farklı nedenlerden alan  başka türlerde dönüşüm projelerinin varlığıdır. Bunlar temelde iki türdedir. Bunlardan birincisi depreme karşı dayanıksız binaların dönüşümüne, ikincisi ise gecekondu alanlarının dönüşümüne ilişkindir. Bu dönüşümler gerekçesini geleceğin düzenin gereklerinden değil, geçmişteki ihmal edilmişliklerinden almaktadır.

Üçüncüsü ise yaşanan dönüşümlerin gerek özel kesimde, gerek kamu kesiminde güçlü aktörler eliyle gerçekleştirilmekte olmasıdır. Bu dönüşümün kamusal aktörleri olan Büyükşehir Belediyeleri ve TOKİ  olağanüstü yetkilerle donatılmıştır. Tabii ki bu olağanüstü yargısına, demokratik hukuk devletlerinin pratikleriyle mukayese edildiğinde ulaşılmaktadır . Özel kesim aktörleri ise büyük özel kesim kuruluşlarıdır. Bunların önde gelenleri gayrimenkul yapı ortaklıklarıdır. Bu kesim içinde bulunanların listesini tamamlamak için iktidara yakınlığını kullanarak yükselen bir kesimin varlığını da eklemek gerekir.

Tükiye’deki pratiğin farklılığının dördüncü nedeni Türkiye’de siyasal kültürün iktidar olmayı otoriter / totaliter bir bakışla büyük ölçüde özdeşleştirmekte olmasıdır. İktidar olanın başarısının sorunların çözümünde oydaşma oluşturmaya bağlı olduğu konusundaki anlayış, Türkiye’nin siyasal kültüründe yeterince ağırlık kazanmamış olduğu için dönüşüm konusunda alınan kararlar şeffaf olamamakta, katılımcı pratiklere açık hale gelememektedir.

Beşinci faktör olarak da  Anadolu’da oluşan temelde muhafazakar değerlerle yoğrulmuş olan Anadolu burjuvazisinin, temelde muhafazakar olan ideolojisini, kapitalist gelişmeye engel olmayacak bir içerikle yeniden yorumlamayı başarabilmiş olmasını sayabiliriz.[16] 

Bu beş faktörden ilk ikisinin, Türkiye’de kentlerde yaşanmakta olan dönüşümün kapsamını, gelişmiş ülkelerde yaşanan dönüşümlere göre daha geniş hale getirdiği söylenebilir. Ama kanımca, yaşanan dönüşümün esas farklılığını yaratan faktörler, üçüncü ve dördüncü olarak sayılanlardır. Dönüşümün güçlü aktörler eliyle ve otoriter / totaliter eğilim taşıyan iktidarlar döneminde gerçekleşmekte olması müzakereci, demokratik süreçlere yer bırakmamaktadır. Bu durumda emrivakilerle dolu, bende ciddi kaygılar yaratan, bir gelişme dinamiğini ortaya çıkarmaktadır. Beşincisi ise yaşanmakta olan dönüşüme karşı doğabilecek çeşitli dirençlerden önemli birinin neden ortaya çıkmadığına bir açıklama getirmektedir.

Kanımca bu beş faktörden en önemlisi, İstanbul’da yaşanan dönüşümün şiddetini belirleyeni, bu konuda Türkiye’nin güçlü aktörler yaratabilmesi olmuştur. Bu bakımdan ilk gelişenler özel kesimdeki aktörler olmuştur. Bu gelişmenin gerisinde 1970’li yıllardan günümüze kadar uzanan bir arka plan sözkonusudur. Cumhuriyetin başından itibaren devletin altyapı ve bina inşaatlarıyla belli bir birikim sağlayan müteahhitler, 1970’li yıllardan sonra dış dünyaya açılmış ve günümüzde dünyanın en büyük 225 müteahhitlik firması arasına 33 Türkiye kökenli firmayı sokabilecek bir düzeye gelmiştir. Bu firmaların bir kısmı dış dünyada sağladığı birikimleri o ülkelerde gayrimenkul girişimcisi haline gelmekte kullanmışlardır. Bu kapasitesinin oluştuğu dönemde, Türkiye’de Gayri Menkul Yatırım ortaklıklarının kurulması ve orta sınıfların genişlemesiyle birlikte konut finansmanında banka kredilerinin yaygın olarak kullanılmaya başlamasıyla birlikte toplu konut ve büyük gayrimenkul yatırım projeleri için gerekli büyük kaynakları oluşturabilme olanakları ortaya çıkmıştır.  Gayrimenkul alanında böyle büyük kapasitelerin oluşması sonucu 2010 ‘da Türkiye’de 800.000’nün üzerinde konut inşaatı başlatılabilmiştir. Bu tabii ki bu büyük bir kapasitedir.

Artık inşaat müteahhitleri müteahhitlik yapmıyorlar. Varyap’a Dumankaya’ya, Ağaoğlu’na, Özyazıcılara  sorduğunuzda size biz müteahhit değil gayrimenkul veya konut geliştiricisiyiz diyeceklerdir. Binlerce konutun inşa ve pazarlamasından sorumlu olan şirketlerde çalışan mimar ve mühendis sayısı toplam çalışanlara göre çok azdır. İnşaat alt taşaronlara ihale edilerek gerçekleştirilmektedir.  [17]

Bu büyük aktörlerin ortaya çıkması kentlerin büyüme biçimlerini değiştirmiştir. Kentler artık 1980’ler öncesinde olduğu gibi kenti dışa bağlayan ana yollar etrafında tek tek binaların eklenmesiyle yağlekesi gibi büyümemekte, şimdi büyükçe kent parçalarının kent saçağına sıçrayarak eklenmesiyle büyümektedirler.

Böyle bir büyüme kalıbı işlemeye başlayınca kentlerdeki projeler için  en kıt faktör büyük toprak parçası haline gelmiştir. İlginçtir, kurumsallaşmış olan imar planı yapma pratiği de bu soruna çözüm bulmaktan uzaktır, varolan toprak parçalarını küçük parsellere ayırarak büyük toprakların kıtlığına katkı yapmaktadır. İşte bu noktada siyaset devreye girerek kamu kuruluşlarının mülkiyet haklarına müdahale yetkileriyle donatılmış güçlü kamu aktörleri oluşturmaktadır.

Bu konuda bir çözüm bulmak için iki kamu aktörünün yetkileri artırılmaktadır. Bunlardan birincisi Büyükşehir Belediyeleridir. 2005 ‘de yürürlüğe giren 5393 sayılı belediyeler yasasının 73. maddesinde nüfusu 50.000’den büyük belediyelere 50 dönümden  büyük alanlarda dönüşüm alanı ilan etme yetkisi verilmiştir. 2010 ‘da bu yetki Büyükşehir Belediyelerine de verilmiştir. Bu iki kurum dönüşüme ilişkin, işlemlerini kolaylaştıracak ve özellikle küçük mülkiyet sahiplerinin dirençlerini kıracak olağan üstü yetkilerle donatılmışlardır. Bu konuda atılan son adım 16 Mayıs 2012’de çıkartılan 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun” olmuştur. Kamuoyunda Dönüşüm Yasası diye bilinen bu yasanın taslağı sunulurken gönüllülük esasından söz edilmesine karşın yasanın maddeleri içinde daha çok zor kullanma yöntemleri tariflenmiştir.[18]

Güven Sak bu yasayla TOKİ’de ki yetki yoğunlaşmasını;beğendiği Hazine arazisini, imara açabilmekte, bu arazinin imar düzenlemesine kendi karar verebilmekte, bu arazide ya doğrudan kendi inşaat yapabilmekte, ya da bu arazide kimin inşaat yapacağına karar verebilmekte, şirketleri yarıştırmadan, kime ihale edeceğini seçebilmekte ve rantı kendi belirlerken kime dağıtacağına da karar verebilmektedir. Bu yasa TOKİ’nin kararlarının sonuçlarını büyük ölçüde denetim dışında bırakmaktadır. TOKİ bu yetkiler çerçevesinde yaptığı uygulamalarla,  müteahhitlik sektörünün taşaronlaştırılmasına yol açmaktadır.[19]

Aslında TOKİ’ye verilen bu yetkilerin gerisindeki meşruiyet kaynağını, toplumun düşük kesimli gruplarına konut sağlamasıyla görevlendirilmesi oluşturmaktadır. Bunun dayanağını da İnsan Hakları Bildirgesinde ve Anayasadaki  konut hakkı teşkil etmektedir. Oysa  TOKİ yüksek gelirli kesim için de konut üretmektedir. Son zamanlarda AVM’ler okullar, hastaneler, iş yerleri vb. yapmaktadır. Yaptıklarının hepsini toplu konut alanlarının tamamlayıcı bir parçası olarak


[1] Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Altyapı ve Kentsel Dönüşüm Genel Müdürü Murat Oral’ın tahmini. Milliyet, 8 Eylül 2012.

[2] John Friedmann:”The World City Hypothesis”, Development and Change,  Cilt 17, 1986,s.69-84.

[3] Saskia Sassen: The Global City: New York, London, Tokyo,  Princeton University Press, Princeton N.J. 1991.

[4] Bu konuda Bknz: E. Soja: Postmetropolis: Critical Studies of Cities and Regions, Blackwell Publishers, 2000.

[5] Bu konuda Bakınız: Thorsten Wiechman , Karina M.Pallagast: “Urban Srinkage in Germany and the USA: A comparison of Transformation Patterns and Local Strategies”, International Journal of Urban and Regional Research, Vol36.2 March 2012,s.261-280. Ivonne Audırac and Others: “Declining Suburbs in Europe and Latin America”, International Journal of Urban and Regional Research, Vol36.2 March 2012,s.226-244

 

 

[6] Bu konuda Bknz: E. Soja: Postmetropolis: Critical Studies of Cities and Regions, Blackwell Publishers, 2000.

[7]  Neil Smith:” Gentrification, The Frontier, and The Restructuring of Urban Space”, Neil Smith, Peter Williams (Editörler): Gentrification of the City, Allen & Unwinn, Boston,1986.

Ernesto Lopez-Morales:” Gentrification by Ground Rent Dispossion: The Shadows Cast by Last-Scale Urban Renewal in Santiago Chile”, International Journal of Urban and RegionalResearch, Volume.35 /2, March 2011, pp.350-357.

[8] AliTürel Ayda Eraydın Vd. İstanbul’un Yeni Kentsel Oluşumlar Çerçevesinde Değerlendirilmesi, ODTÜ, MATPUM, Kasım.2005. s.9.

[9] Radikal, 13 Nisan 2012.

[10] “Yıldızı Parlayan Yatırım Sektörü”, Turkey Magazine, Sayı.7, Kış 2012,s.90.

[11] Nuriye Doğru:”Kapıdaki Yabancı”, Radikal,25 Ağustos 2012.

[12] Milliyet 3 Ekim 2012.

[13] Semih S.Tezcan: “ Kentsel Dönüşüm Yasaı ve Yönetmeliği Çıkmaz Bir Sokaktır”, Yapı, Sayı.371, Ekim 2012, s.26-27.

[14] Milliyet, 8 Eylül 2012.

[15] İlhan Tekeli:” Modernleşme Sürecinde İstanbul’un Nüfus Dinamikleri Nasıl Değerlendirilmeli?”, İlhan Tekeli:Modernizm, Modernite ve Türkiye’nin Kent Planlama Tarihi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İhan Tekeli Toplu Eserler-8, İstanbul,2009,s.1

[16] Bu konuda bir tartışma için Bknz: Beylü Dikeçligil vd.leri: Bir Sanayi Odağının Sosyolojik Yapısı Hacılar İlçesi, TÜBİTAK/SOBAG Proje.No. 106K314, Şubat 2008, Kayseri.

Eurepean Stability Initiative (2005), İslami Kalvinistler: Orta Anadoluda Değişim ve Muhafazakarlık, Berlin/İstanbul, WWW.esi.org

[17] Sinan T. Gülhan: Devlet Müteahhitlerinden gayrimenkul geliştiricilerine, Türkiye’de kentsel rant ve bir meta olarak konut üreticiliği”, Birikim, Sayı.270, Ekim 2011  s.27-33.

[18] 12 Haziran 2012 Milliyet.

[19] Güven Sak: “TOKİ Modeli 1930’lardan Kalmadır”, Radikal, 10 Temmuz 2012.

değerlendirmek olanağı yoktur. TOKİ Başkanı Şehircilik ve Çevre Bakanı olduktan sonra  benzer  ve daha güçlü yetkiler yeni bakanlıkta temerküz ettirilmeye başlanmıştır.

Bu mekanizmalarla büyük arsalar üretilerek, güçlü yapımcı aktörlere yeni binalar yapımı için verilmesi olanağı sağlandığında, bu büyük kuruluşlar büyük kent parçalarını inşa edebilmek için kentin çeperlerine sıçrayabilmekte, bu yeni kentsel parçayla kentin yerleşik kesimleri arasındaki alanlar da küçük girişimciler, başka bir deyişle yapsatçılar tarafından, arsa sahiplerine daha yüksek paylar verilerek, inşaa edilmektedir.

Tabii bu konuda bu arzı satın almak için yeterli talep yaratılamıyorsa bir bunalımla karşılaşılacaktır. Bu nedenle yaşanan dönüşümün yeterli talebi yaratmakta hangi mekanizmalardan  yararlandığı üzerinde de durmak gerekir. Bu bakımdan en kritik olan faktör dünyada yaşanmakta olan dönüşümün ortaya çıkardığı orta sınıfların genişlemesi olgusudur. Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm içinde özellikle Anadolu Kaplanları diye adlandırılan kentlerde bir muhafazakar burjuvazi ve orta sınıf gelişmesi oldu. Türkiye’de eski dönemlerin geleneksel muhafazakar kesimin düşünürleri yüksek yapılara, gösterişçi tüketime karşıydılar. Böyle düşünenlere örnek olarak Nurettin Topçu’yu, Ekrem Hakkı Ayverdi’yi, Turgut Canseveri, Mehmet Şevki Eygi’yi sayabiliriz. Oysa günümüzdeki muhafazakarların önemli dinamik bir kesimi farklı düşünüyor. Muhafazar kesim kalkınmacı retoriği benimsemesi, içerdiği antiemperyalist damar dolayısıyla ötekisinin başarı diye gösterebildiğini, kendisi de başarmayı istemeye başlamıştır.[1] Yeni Anadolu burjuvazisi muasırlaşmayı, bayındır etmeyi içselleştiriyor. Zenginlik utanılan ve saklanılan bir şey olmaktan çıkarak sergilenilebilecek bir şey niteliğini kazanıyordu. Buna paralel olarak dünyevi mülkiyetçi hatta giderek hırslı gösterişçi bir zenginlik anlayışı gelişiyordu.

Bu kesim sınıfsal konumuyla birlikte yer değiştiriyor, kentte yatırım yapıyor, bu yatırımla birlikte kentin dönüşümüne katkıda bulunuyor, yatırımlarının getirisini alıyordu. Bu grup batılı yaşam tarzını islamlaştırmak istemektedir. Bu sınıf içinde marka düşkünlüğü ortaya çıkmakta, islami çöpçatanlık, islami moda, tesettür otelleri, islami gazeteler yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bir tür islami habitus oluşturulmaya çalışılmaktadır.[2] İslami gıda, giyim, eylence gibi tüketim pazarları ve bunların içinde markalar oluşmuştur. Benzer eğilimler turizm ve konut tercihlerinde de görülüyordu. Bu süreç içinde pahalı lüks konut kapitalist bir ürün olduğu kadar, islami bir ürüne dönüştürülmüş oluyordu.

Gerçekte tüketim nişlerinde bazı farklılıklar yaratılmasına rağmen ister modern ister muhafazakar kesimde olsun gelişen burjuvazi ve orta sınıfların kapitalizmin gelişmesine ve kentsel dönüşüme katkılarının aynı kanalda işlediği gözlenmektedir. Her iki kesimin de yıkıcı bir yapıcılığı benimsedikleri söylenebilir[3].

Aslında bu yetkiler, bu güçlü aktörler ve sözünü ettiğim iktidar kullanma biçimi bir araya geldiği zaman, merkezi siyasetin istekleri karşısında yerelin hiçbir gücü kalmamış olmaktadır. Onun için başbakan şehirlere gidip proje ilan ediyor. Bir başbakanın şehir projesi ilan etmesi bana tuhaf geliyor, bu tutum yerel demokrasinin alanını daraltıyor.

V. KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJELERİ TOPLUMA SUNULURKEN NASIL BİR SÖYLEME OTURTULUYOR ?

Toplumda gayrimenkul alanına giren güçlü aktörlerin, kentin değişik yerlerinde büyük uygulamalara girerek, kentin anlam alanlarını değiştirecek biçimde kentleri dönüştürmeye çalışması konusunda olumlu bir hava yaratmak kolay değildir. Bu kabulü sağlamak için olumlu bir dönüşüm söyleminin oluşturulmuş olması gerekir. Türkiye’de desteğini gayrimenkul sektöründen alan bir kentsel dönüşüm lobisi bulunmaktadır. Artık belli başlı gazeteler gayrimenkul sayfaları yayınlama başlamışlardır. Gazeteler sayfa boyundaki gayri menkul ilanlarıyla dolup taşmaktadır. Bu lobi ülkede kentsel dönüşüm projelerinin yaygınlaşmasını sağlamak için basını da kullanarak kamu alanında adeta bir baskı yaratmaktadırlar. Kentsel dönüşüm lobisi bu konuda olumlu hava yaratan olumlu bir söylem geliştirmiştir.

Bu söylemi kentsel dönüşümün en yoğun yaşandığı İstanbul’da neler söylendiğinden yola çıkarak kurgulamaya çalışalım. Kurulan söylemin birinci boyutu İstanbul’un bir dünya/küresel kent haline gelmesi üzerinden gelişmektedir. Olumlu söylem, İstanbul’un dünya kenti haline gelebilmesi ve dünyada yarışma gücünü artırabilmesi için kentsel dönüşme projelerinin hayata geçirilmesi gerektiği üzerinden kurulmaktadır. Bu bir bakıma başlangıçta sözünü ettiğim, dünyadaki dönüşümle yakından ilgilidir. Çok sağlam görünen bir meşruiyet gerekçesi olarak ileri sürülmektedir. 

Söylemin ikinci ayağı ise kentte yaşayanların doğal afetler, daha spesifik olarak deprem karşısında risklerini ortadan kaldırma gerekliliği üzerinden kurulmaktadır. İstanbul 1999 yılında çok önemli bir depreme maruz kalmıştır. Yaşanan bu felaket büyük bir ikna ediciliğe sahiptir. İnsanın yaşam hakkını gerçekleştirmek için yaşadığı konutların depreme dayanıklı hale getirilmesine karşı çıkılması kolay değildir. Bu nedenle dönüşümü gerekçelendirmeye depremden başlamak hemen olumlu bir hava yaratmaktadır. Ama uygulamada yaşananlar sonrasında elde edilen deneyim ilgili yazında  felaket kapitalizmi diye de bir kavramın üretilmesine neden olduğunu da unutmamak gerekir.

Söylemin üçüncü ayağını da gecekondu alanlarının tasfiyesi oluşturmaktadır. Türkiye’de yönetici elitler gecekondunun Türkiye’nin sanayileşmesini kolaylaştıran bir çözüm olduğunu hemen hemen hiçbir zaman farkedememişler, topluma hep bir sorun olarak sunmuşlardır. Günümüzde de dönüşüm projelerinin öncülüğünü yapanlar gecekondu alanlarını kötülemektedirler.TOKİ Başkanı Bayraktar’a göre gecekondular “terörün,uyuşturucunun,devlete çarpık bakmanın” mekanıdır.  Altındağ Belediye Başkanı ise “Çinçin Bağları gecekonduları ve geçmişteki yaşanmış tüm anılarıyla yok olacaktır” demektedirler.[4] Bu nedenle gecekondu alanlarının gerçeğini bilmeyenlerde bu alanların dönüştürülmesi gerektiği hakkında geniş bir oydaşma bulunmaktadır.  

Bu bu üç ayaklı söylemin genelde dönüşüm projeleri konusunda olumlu bir hava yarattığı gözlenmektedir. Kentsel dönüşüm projelerinin bu üç temel meşruiyet kaynağının, genelde içten yaşayanların deneyimlerine değil, dıştan teknisyenler/plancılarca yapılan değerlendirmelere dayandırıldığı söylenebilir.

Kentsel dönüşüm projeleri ve buna dayanarak yapılan operasyonların savunmasının dayandırıldığı söylemlerde başka mekanizmalardan da yararlanıldığı gözlenmektedir. Bunlardan biri kentsel ya da bina ölçeğindeki mimarlık tasarımlarına dayanarak, güzel ve estetik olanın vaad edilerek, eskinin yıkılarak yeninin yapılmasının savunulması olmaktadır. Geçmişin yıkılması geleceğin güzel olacağı üzerinden savunulmaktadır. Yeni yapılacak henüz yapılmadan güzel, yıkılacak olan da onların kullanıcılarının değerlendirmelerini dışlayarak,çirkin olarak ilan edilmektedir. 

Böylece, kentsel dönüşüm projelerinin savunması içinde, genellikle toplumun muhafazakar olsun, muhafazakar olmasın yükselen orta sınıflarının değerlerine hitap edilmiş olmaktadır. Dikkat ederseniz, bu söylem içinde genelikle gecekondulunun adı yoktur. Onlara vaad edilenler yasal ve insanca yaşanabilir konutlara kavuşturmaktır. Borçlandırıldıklarında “kira öder gibi taksitlerini ödeyerek kolayca ev sahibi olacakları söylenmektedir.[5]

Kentsel dönüşüm projelerinin girişimciler açısından karlı hale gelebilmesi genellikle imar haklarının artırılmasıyla olmaktadır. Kentlerin yoğunluğunun artmasının savunulmasında bir yan desteğin olabileceği de söylenilebilir. Bu destek sürdürülebilirlik ilkesinden geliyor. Günümüzde sürdürülebilirliğin ancak kompakt şehirlerde gerçekleşebileceği konusunda Avrupa Kentsel Şartı’nda ve başka benzer belgelerde bir oydaşma  olduğunu biliyoruz. Şehirler kompaktlaştırmamızın gerektiği söyleniyor. Aslında Türkiye’de şehirler kompakt. Amerika’nın sürdürülebilirlikte karşılaştığı en önemli problem kompakt şehirlerinin olmaması. Çok dağınık. Bu, yaşlılara hizmet sağlamakta problem oluyor, ısıtmada, insan başına enerji sarfiyatında problem oluyor. Onlar ne yapıyorlar, o boşlukların içini dolduruyorlar. “Infill” diye adlandırdıkları projeler geliştiriyorlar. Bizde zaten kompakt bir kent var. Biz kompakt kentin nasıl kullanılacağını bilmiyoruz ve nasıl geliştirileceğini bilmiyoruz. İlginçtir kentsel dönüşümü savunanların söylemlerinde bu konu yer almıyor.

Kentsel dönüşüm konusu toplumda yalnız bir savunucu söylemle değil estetize edilmiş bir güç gösterisiyle yer almaktadır. Bu postmodernitenin siyasal kararları ahlak üzerinden değil estetize ederek meşrulaştırma eğiliminin bir parçası olarak da yorumlanabilir. Kenti dönüştürmekte rol alan ister özel, ister kamu aktörleri olsun kamu alanında bir biçimde güç sergiliyorlar ve bu gücü dönüşüm projelerinin arkasına koyuyorlar. Bu söylemde güç kullanılması utanılır saklanılır bir şey olmaktan çıkıyor, satış kampanyalarının parçası haline gelerek sergileniyor.

Estetiğe dayanarak, geçmişi yıkıcılığı meşrulaştırmanın bir yolu olarak tarihselcilik kullanılmakta, Yeni Osmanlıcılık  ya da Selçuklu yüceltmesi yapılmaktadır. Siyasetçilerin yapı stillerinde bu tür tercihleri yapmasını demokratik bir rejimle bağdaştırmak olanağı yoktur. Demokratik rejimlerde bu tür siyasal tercihler yapıldığında, yetki sınırlarının dışına çıkılmış olduğunun hemen farkına varılmaktadır.

Gayrimenkul piyasasında özel kesimin güçlü aktörleri arasında ikonlaşmış olan Ali Ağaoğlu’nun kendini topluma sunuş biçimi bu bakımdan çok öğreticidir.[6] Ali Ağaoğlu kamu alanında muktediri sergiliyor. Sahip olmanın doyumunu, hazzını yaşamın anlamı gibi göstermeye çalışıyor. Bir çeşit güç sergilemesine dayanan bir pazarlama stratejisi izliyor. Dönüşüm alanı bir güç sergileme alanı haline geliyor. Siyasi aktörlere bakıyorsunuz, onlar da farklı davranmıyor,güç sergiliyorlar. Bunu fark etmek için son seçim kampanyasını hatırlamak yeterlidir.

Şimdi düşününüz ki bir kent mekanının dönüşmesinde özel aktörler ve resmi aktörler güç sergileyerek yer alıyorsa, bu dönüşümün içinde yoksulun yahut işçinin yahut gecekondu kiracısının adı olabilir mi? Duygu Asenanın kitabına koyduğu“Kadının Adı Yok”tan esinlenerek, bu “Kentsel Dönüşüm içinde Güçsüzün Adı Yok” diyebiliriz.  Eğer toplumda kentsel dönüşümün gecekonduların sorunun çözecektir havası yaratmış iseniz, gecekonduyu ağza almanız için bir neden kalmaz. Tabii kentsel dönüşümün pratiğinde gecekondulunun sorununun çözülmediği ortaya çıkarsa bu söylemin sürdürülmesi olanağı kalmaz.

GMYOrtaklıklarının söylemi içinde son zamanlarda ürünlerini topluma sunum stratejilerinde iki konuya eğildikleri görülmektedir. Bunlardan biri artık konut değil birçok hizmeti içeren bir ürün paketi satmalarıdır. Son yıllarda buna yeşil bina olmak eklenmiş görülmektedir.[7] Bunların gazetelere verdikleri ilanlara göz atarsanız. Tüm ilanlar inşaa edilen kent parçasının içindeki yaşama ilişkin olmaktadır. Ama buna, bu kent parçasının istanbul’daki ana yollar ağına kolayca eklendiğini gösteren bir şema eklenmektedir. Bir anlamda kentin bir parçası değil, yalıtılmış bir hücresi satılmaktadır.  

VI. KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJELERİ VE YAPILAN UYGULAMALAR KARŞISINDA GELİŞEN ELEŞTİREL SÖYLEMLER NASIL BİR TEMELLENDİRMEYE DAYANIYOR ?

Kentsel dönüşüm lobisinin kullandığı iyimser söylemin karşısında, bu söylemin karşısında bir direnç söylemi de gelişmektedir.  Önce bu direnç söyleminin estetik vaadine dayandırılan yıkımı meşrulaştırması karşısındaki pozisyonuna açıklık sağlayarak başlayalım.Varolan bir kentsel alanda uygulanacak dönüşüm projelerinde, hazırlanan bir projenin estetik değerinin daha yüksek olduğu söylenerek, varolanın yıkılarak onun yerine tasarımcının estetik yargılarına göre oluşturulmuş yeni bir binanın yapılması meşru olabilir mi? Estetiklik iddiası, henüz yapılmamış olanın gelecekte nasıl yorumlanacağına ilişkin olarak bir vaade dayanarak, varolan yıkılıyor. Vaad edilen estetik değer gerçekleşmezse, yıkılanın taşıdığı anlam da tahrip olmuş olacaktır. Bu nedenle, bu sorunun sorularak açıkça yanıtlanması gerekir.

Bu soruya açıkça bir yanıt verebilmek için önce yer kavramını tartışmamız gerekiyor. Türkçe’de kullandığımız yer sözcüğüne İngilizce de iki kavram tekabül ediyor. Bunlardan biri “location” kavramı ikincisi ise “place”. Eğer bir kentin merkezinin koordinatlarını verirsek o kentin “location”unu tanımlamış olur. Buradaki tartışmamız açısından üzerinde durmamız gerekmiyor. Eğer yaşadığımız yerin orada yaşayanlar için bir anlamı olup olmadığı üzerinde durmaya başladığınızda yeri “place” anlamında kullanmaya başlıyorsunuz demektir. Bir yerin anlamlığı yaşanan kültürel süreçler içinde oluşmaktadır.  Eğer bir kentte yer niteliği kazanmış bir alana müdahalede, tasarım yapıyorum, benim yaptığım tasarım güzeldir, diyerek o yerin anlam alanını tahrip ediyorsanız, bu müdahaleleri savunmak olanağı kalmaz, bir yaşam kültürünü tahrip etmiş olursunuz. “Place” olan yere siz nasıl müdahale edersiniz. O müdahale yıkarak, yaparak falan olamaz, ancak çok ufak müdahalelerle oranın anlamlılığını geliştirerek yapılır. Ona estetik getiriyoruz diye, büyük müdahaleler yaparsanız, oranın anlam alanını tahrip edersiniz. 

Türkiye’de kamu kesiminin müdahaleleriyle yürütülen kamu dönüşüm projeleri konusundaki olumlu söylemin kendisine bir direnç gösterilmekten çok işlerin yürütülme biçimine karşı bir direç ortaya çıkmaktadır. Bu direnç gösterenleri başlıca iki grupta toplamak olanaklıdır. Birinci grupta konuyla ilgili STK’lar ve  TMMOB’ye bağlı odalar yer almaktadır. İkinci grupta ise dönüşüm projelerinin uygulanması dolayısıyla önemli kayıplara uğrayan gecekondularda yaşayanların gerçekleştirdiği direnişler yer almaktadır.

Birinci grupta yer alan meslek çevrelerinden gelen eleştiriler iki grupta toplanabilir. Bunlardan birinci gruptakiler karar verme süreçlerine ilişkindir. Bunlar planların ihlal edilmesi, plan değişikliklerinin ve plana emrivakiler yaratacak şekilde güçlü siyasetçilerin ( örneğin Başbakanın) ilan ettiği projelerin nitelikleri, karar ve proje geliştirme süreçlerinin şeffaflık taşımayışı, yapılan uygulamalarda özellikle yüklenici seçiminlerindeki siyasal kayırmacılığın işlediği konusundaki kuşkuların yok edilemeyişi üzerinde  durmaktadırlar. Bu çevrelerden gelen eleştirilerin ikinci grubunda projelerin içeriklerine yönelmiş olanlar yer almaktadırlar. Bunların arasında; tarihi değerlerin korunmasına duyarsızlık, yeşil alan kayıpları, bu projelerin yaratabileceği çevresel sorunlar,  tarih inşaa etmeye çalışmak, insan haklarına duyarsızlık vb.leri diye  sayılabilir.

İkinci grupta ise dönüşüme konu olmuş mahallelerde yaşayanların ortaya çıkardığı direnişler yeralmaktadır. Bunlar arasında, Sulukule, Başıbüyük, Bezirganbaşı, Ayazma, 1 Mayıs ve Gazi Mahalleleri ve daha başkaları sayılabilir. Dönüşüm projelerine ilişkin olumlu söylemde anlatıldığı gibi, gecekondu mahallelerinde yaşıyanların kira öder gibi ödedikleri taksitlerle yasal ve insanca yaşanabilir konutlara kavuşmaları gerçekleşmemektedir. Bunu bize bu mahallelerde yapılan saha araştırmaları ya da antropolojik çalışmalar göstermektedir.[8] Gerçeğin farkına varılabilmesi için bu çalışmaları okumak gerekiyor. Propagandası yapılanın gerçekleşemeyişinin değişik nedenleri bulunmaktadır.

Bu nedenlerden birincisi dönüşüm projelerini yapanların çözmeye çalıştıkları soruna indirgemeci bir mantıkla yaklaşmalarıdır. Dönüşüm projesi yapanlar kentte bir gecekondusu olan bir kişinin gecekondusu yıkıldığında ona bir apartmanda bir daire verildiğinde sorunun çözülmüş olduğunu düşünmektedirler. Kentte yaşayan bir  kişinin içinde yaşadığı konut, sadece onun başını soktuğu bir barınak değildir. Bu konut kullanıcısına bir barınak sağladığı kadar, kullanıcısının belli bir toplumsal ilişkiye sahip olmasını da önemli ölçüde belirler. Bir mahallede konutu bulunan bir kişiye modern konut sağlıyoruz diye uzak bir yerde bir konuta taşınmaya zorlamak o ailenin ekonomik ve sosyal ilişkilerini değiştirmeye zormak demek olmaktadır. Türkiye bunun farkına Sulukule’de yaşananlarla varmışlardır.[9]

Antropolojik çalışmalar gecekonduları yıkılarak kendilerine konut verilenlerin durumdan çok memnun olmadıklarını ortaya koymaktadır. Bu çalışmaların bazılarında yeni apartmanlardaki konutlarına taşındıktan sonra yüzde 60’şa yakını konutlarını terketmişlerdir. Bu terkedişin temel nedeni konut verilenlerin borçlanmaları karşılığında her ay belli bir taksiti ödemek durumunda olmalarıdır. Ayrıca bu konut alanının yönetimi bir şirkete verilmektedir. Şirket te küçük sayılamayacak bir aidat  istemektedir. Gecekondu kesiminden gelen ailelerin ise düzenli gelirleri bulunmamaktadır. Borç taksiti ve aidatın ise her ay düzenli olarak ödenmesi gerekmektedir. Bu yükümlülüğü üç ay yerine getiremeyenler kendilerine imzalatılan sözleşme gereği konutlarını kaybetmektedirler.  Kentsel dönüşüm öncesinde bir konutu olan yani belli bir güvencesi olan aile birden kendisini sokakta bulabilmektedirler.

Yine antropolojik çalışmalar taşınılan toplu konut alanının işletilmesi için kurulan yönetim şirketlerinin maliklerin katılımına ve isteklerine duyarsız kaldığı, konut sahiplerinin ortak alanlarda görünmesini istemediği, yaşam alışkanlıklarını sorguladığı yeşil alanlara ağaç dikmelerini yasakladığını ortaya koymaktadırlar. Burada yaşayanlar gecekondu alanlarındaki gibi mahalle içi samimi ilişkilerin kalmadığını, her ailenin yalnızlığa itildiğini, aileler arası yardımlaşmanın yokolduğunu söylemektedirler. Onlar gecekondu alanlarında yaşarken daha mutlu olduklarını düşünmektedirler. Ama yine de apartmanlara taşınmaktan memnun olanlar da bulunmaktadırlar. Sorulduğunda, her ne kadar yeni mahalle ilişkilerinden yakınsalar bile,  gecekondu geçmişlerinden kurtulmak onlara yetiyor ve onların zihinlerinde yıkıcı bir dönüşmeyi meşrulaştırıyor.

Gecekonduluların kentsel dönüşüm projelerine tepki göstermekte olmalarının başka nedenleri de bulunmaktadır. Kent mekanını dönüştürecek güçlü aktörlerin henüz oluşmadığı, Özal’ın iktidarı döneminde, gecekonduya bakış açısıyla, bugünkü gecekonduya bakış açısı arasında, çok büyük bir fark doğmuş bulunmaktadır.Özal döneminin 2981 sayılı af yasasıyla aslında ne yapılıyordu? O zamana kadar bütün yasalar gecekonduluya bir güvence sağlayarak, konutunu iyileştirmesini sağlayacak bir meşruiyet veriyordu. Oysa 2981 ile gecekonduluya şöyle denildi; “Kardeşim bak bütün öteki adamlar şehirde oturuyor. Şehirde oturdukları zaman şehirde yaratılan ranttan pay alıyor. Neden sen almayasın, sen de al.” Kentin gelişmiş bölgelerine yakın kesimlerinde bulunan gecekonducular bu olanaktan yararlanarak gecekondularını yapsatçılara verdiklerinde elde ettikleri dairelerle ailenin çocuklarına da konut sağlamış oldular.

Oysa şimdi durum tamamen değişmiş bulunuyor. Gecekondu alanları toplumun güçlü yeni aktörleri tarafından yararlanılacak büyük toprak olarak görülüyor, gecekondulular da bulundukları yerden uzakta TOKİ’nin yaptığı konutlara gönderilmek isteniyor. Geçmişte yaptıkları gecekondular artık kentin merkezine yakın bir hale gelmişken, buradan koparılarak uzağa tekrar çepere gönderiliyorlar.  Bu konudaki yazında kentsel dönüşümün toplumsal sorunları ve yoksulluğu ortadan kaldırmadığı, yapabildiğinin ise ancak sorunları kent mekanında yeniden dağıtmak olduğu, açık olarak yazılırken, bunun farkına varılmayışında ısrarcı olmayı anlamak, tabii zor olmaktadır.

Kentsel dönüşüm sırasında o mahallede yaşayanların  başka yerlere gönderilmesi konusunda TOKİ’nin ve GMYO’larının ısrarlı olmasının gerisinde bir rant mantığı bulunduğu açıktır. Muhalif belediyeler ise genellikle konut sahiplerinin bulunduğu yerlerde kalmasına ve gecekondu sahiplerinin müteahhitlerle müzakere yapmasına olanak veren kentsel dönüşüm modellerini savunmaktadırlar. Bunun basına yansıyan en bilinen örneği Fikirtepedeki uygulama olmaktadır. Türkiyenin ilk gecekondu mahallerinden olan Fikirtepede mülk sahipleriyle müteahhitler arasında sıkı bir pazarlık gerçekleşmiş ve uygulama başlamıştır.[10]

Küçük mülk sahibinin direncinin kırılması TOKİ ve GMYO’larının ana hedefi haline gelmiştir. Bir GMYO yetkilisi  Kentsel Dönüşüm Yasasının esas çözdüğü sorunun kat mülkiyetinin önüne geçmek olduğunu belirtmiştir. Kat mülkiyetinin kentsel dönüşümün önüne kesen bir silah olarak çalıştığını, eğer kat mülkiyeti kanunu  olmasaydı Kentsel Dönüşüm Yasasına gerek duyulmayacağını söylemiştir.[11] Bu çok ilginç bir tepkidir. Kat mülkiyeti Türkiyenin 1960’lı yıllarda Türkiye’de yaşana hızlı kentleşme karşısında Türkiye’deki kentlerinin yapılaşmasını sağlayan çok önemli bir kurumsal düzenlemedir. Büyük sermaye küçük semayeye ve onun haklarını müzakere etmesine tahammülsüzlük göstermektedir. 

VII. KENTSEL BÖLGELER NASIL YENİDEN YAPILANIYOR

Şimdi Dünya’da sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilirken kentlerde yaşanan bu dönüşümün İstanbul özelinde,Türkiye’nin oluşturduğu güçlü aktörler eliyle nasıl yaşandığını ele alalım. İstanbul’da yaşanan dönüşümün özgüllüğünün, Dünyada büyük metropoler bilgi toplumunun kentsel bölgelerine dönüşürken İstanbul’da yaşananan dönüşümün azman sanayi kentinden kentsel bölgeye geçiş halinde yaşanmakta olmasından kaynaklandığı üzerinde durmuştuk. Şimdi bu farklılığı daha ayrıntılı olarak ele alalım. 

Sanayi Nasıl Dönüşüyor ?

Dünya’da sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişte, büyük kentlerin yeniden yapılanmasında etkili olan temel süreç sanayisizleşmedir. İstanbul’da da 1980 sonrasının dışa açılan liberalleşen ekonomisi içinde  İstanbul sanayisi Marmara bölgesinde desantralize olurken, İstanbul küresel sermaye için bir çekim merkezi haline gelerek finans, bankacılık ve gayrimenkul sektörlerini öne çıkararak gelişmesini sürdürmüştür.  Sanayinin Bilecik, Edirne, Kırklareli, Çanakkale’ye desantralizasyonunda, verilen teşviklerin de önemli payı olmuştur.

1980’de kent batıda Tekirdağ ili Kınalı Köprü ile doğuda Hereke sınırına dayanmakta iken  1990’larda ise batıda Çerkezköy Sanayi Bölgesi, doğuda Gebze Sanayi Bölgesi dolmuş, Çorlu ve Babaeskiye desantralize olmaya başlamıştır.

Yine de azman sanayi kenti olan İstanbul’un bilgi toplumuna geçerken sanayisizleştiğini söylemek zordur.[12]1980 sonrasında orta ve büyük sanayi kenti terkederken, küçük ve orta işletmeler, batıda İkitelli doğuda ise Tuzla Organize Deri Sanayi Bölgesinde toplanmıştır. Bunlara ek olarak Dudullu ve Tepeören’de benzer gelişmeler yaşanmıştır. Kent MİA’sından imalat sanayiinde çalışanlarda bir boşalma yaşanırken kentin tümünde imalat sanayiinde çalışanların oranında önemli bir düşme yaşanmamaktadır. İstanbul bir dünya kenti haline gelirken sunduğu hizmetler alanını geliştirmekte ve çeşitlendirmektedir. İstanbul’da hizmet ve sanayi bir birinden kopmayan bir bütünlük içinde bulunmaktadır.

Kentte organize sanayi sitelerinin ve küçük sanayi sitelerinin  arttığı 1990’lı ve 2000’li yıllarda büyük kentlerin merkezlerinde, kira bedellerinin düşük olduğu ama çöküntü merkezi sayılamayacak alanlarda  apartman katlarında üretim yapan atelyelerin açıldığı görülmüştür. Esnek üretim ilişkileri temeline dayanan ve çoğunlukla fason üretim yapan tekstil, konfeksiyon, deri,deriden mamul  eşya üretimi bu bağlamda merkeze yakın alanlarda yer seçmiştir.

Kentin makro formu İstanbul’daki hizmet faaliyetlerinin niteliklerini biçimlendirerek çok merkezli bir kentsel bölge oluşturmaktadır. Bu çok merkezli yapının oluşma dinamiğini sergilemeye tarihi MİA’nın dönüşümünden başlamak gerekiyor. Tek hakim bir merkezi olan azman sanayi kentinin merkezinde sanayisizleşme başlamış ve çok sayıda üretim merkezin dışına çıkarılmıştır. Bu çıkarılmada iki mekanizma etkili olmaktadır. Bir yandan planlama örgütleri çoğu kez trafik yoğunluğunu  ve çevresel etkileri azaltma kaygılarıyla belli faaliyetleri merkezden uzaklaştırma kararları almaktadırlar.   Öte yandan Türkiye’nin kentsel dönüşümü gerçekleştirecek büyük projelerin gerektirdiği finansman olanaklarını harekete geçirebilecek mekanizmaların geliştirilmesi sonucu, kentin çeperlerinde organize sanayi bölgeleri, serbest bölgeler, nakliye bölgeleri vb. kurularak  tarihsel MİA’ları boşaltılmasını hızlandırmıştır.   

MİA Nasıl Yapılanıyor ?

1960’lara kadar İstanbul’da ofis alanları Eminönü ve Karaköy’de yoğunlaşmıştı. 1960 sonrasında bu işlevler kuzeye yönelmiştir. 1960-1985 arasında Taksim Şişli ve Şişli Gayrettepe arasında yeralmaktaydı. Banka ve sigorta şirketlerinin ofisleri 1985’şe kadar Karaköy, Salıpazarı- Fındıklı aksında yer almıştır. Daha sonra Şişli-Mecidiyeköy-Maslak aksı boyunca yapılan modern büro binaları yeni MİA’yı oluşturmaya başlamıştır.Ulusal ve uluslar arası  büyük kuruluşların merkezleri Büyükdere Maslak aksında ilk olarak Sabancı Holding,İşbankası, Yapı ve Kredi Bankası, Garanti Bankası, Tatlıcılar Holding, Alarko Holding yeralmışlardır.

MİA yüksek gelirli konut alanlarının bulunduğu yöne doğru kaymıştır. Kentin yeni denetim fonksiyonlarının Eminönü, Beyoğlu gibi eski merkezlerde gerçekleşme olanağı kalmayınca Mecidiyeköy ve Maslak ekseninde gökdelenlerin oluşturduğu bir merkez ortaya çıkmıştır.İstanbul’da Şişli Maslak arasında oluşan gökdelenler bölgesinde İstanbul’un dünya kenti olmasının gerektirdiği finans, sigorta, emlak vb. hizmetlerin verildiği yeni MİA işlevleri bu alanda toplanmıştır.  

Büyük kentsel projeler bağlamında, çoğunluğu birden fazla işleve sahip (mixed-use) ofis, alışveriş merkezi,otel ve rezidans türü gelişmeler kentin önemli gelişim akslarında yaygınlık kazanmaya başlamış ve bu gelişimlerin bu alanlardaki dönüşümü tetiklemesi ve rantları artırması hedeflenmiştir.Kent merkezi Levent-Maslak aksında gökdelen formunda yoğunlaşarak gelişmesine devam ederken, kentin hem merkezinde hem de yeni gelişme alanlarında  alışveriş merkezinin sayısı hızla artmıştır. Diğer taraftan kenti küresel kent yapma iddiası ile paralel olarak, kentte lüks otellerin yapılması da hızlanmış , hem kent merkezinde  hem de hava alanına yakın yerlerde lüks otel inşaatları hızlanmıştır.

Çok merkezli hale gelen İstanbul’da ticari faaliyetler bir yandan yeni oluşan merkezlerde yer alırken, öte yandan yüksek gelir gruplarının konut gelişmini ve üniversite, havaalanı gibi yatırımların gerçekleştiği yerleri izlemektedir. Bu gelişmelerle bir yandan kent çeper ayrımı yumuşamakta, öte yandan yeni odaklar yaratılmaktadır. Kentin yeni sınıfsal yapısını ve ekonomisini canlandırmakta etkili olan yeni tüketim kültürü, aynı zamanda yeni gelişen Gayri Menkul Yatırım Ortaklıklarına kentin değişik bölgelerinde AVM’leri inşasını karlı bir yatırım haline getirmektedir. AVM’ler perakende sektör arzının en önemli elemanlarından biri ve kentsel bölgelerde yaşam alanlarının yeni kamusal merkezleri haline gelmiştir. Bu sektörde 2000 yıllarında uluslararası yatırımcılar fazlayken, 2003 yılından itibaren yerel yatırımcılar yatırımlarını hızlandırarak paylarını artırdılar. AVM’lerde mağaza açılıp kapanma oranı gelişmiş ülkelerde yüzde 8-10 iken, Türkiye’de yüzde 20 ‘ye ulaşmaktadır.[13]

Bunlar ve kentin çeperlerine sıçrayan üniversite ve sağlık kampusları, kenti çok merkezli hale getiren odakları yaratıyor. Bu alanlar eski metropolün alt kentleri (suburb) gibi değil. Bu kent parçaları, küresel sistemle doğrudan ilişki kuruyorlar. Devlet bu çok odaklı sistemin oluşması için gerekli alt yapıların oluşumunu sağlamaya çalışıyor.

Tek merkezli kentlerde merkezin üstünlüğü iş adamlarının yüzyüze ilişkilerini kolaylaştırmasından kaynaklandığını biliyoruz. Çok merkezli sistemlerde yüzyüze ilişkilerin kurulmasını kolaylaştıracak düzenlemelere de yol açılması


[1] Tanıl Bora:” Türk Muhafazakarlığı ve inşaat Şehveti: Büyük Olsun Bizim Olsun”, Birikim, Sayı.270, Ekim 2011,s.15-18.

[2] Özlem M. Ülker: “Son Çeyrek Asırda Türk Toplumunun Geçirdiği Muhafazakar Dönüşüm” Ankara.2007. TÜBİTAK SOBAG Projesi No.106K250.

[3] Erbatur Çavuşoğlu: “ İslamcı neo-Liberalimde İnşaat Fetişi ve Mülkiyet Üzerindeki Simgesel Hale”, Birikim, Sayı.270, Ekim 2011,s.40-51.

[4] Asuman Türkün: Age,s.120.

[5] Jean-François Pérouse:İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri, İletişim, İstanbul,2011,s.126.

[6]  H.Bahadır Türk: “Şantiyeler Kralı”: Bir Yeni Zaman Muktediri Olarak Ali Ağaoğlu, Birikim, Sayı.270, Ekim 2011,s.34-39.

[7] “Göl Mahal Villaları Çitayı Yükseğe Çıkardı”, Milliyet 12 Ağustos 2012.

[8] Asuman Türkün Vd.: “ İstanbul’da Eski Kent  Mahalleleri ve Gecekondu Mahallerinde Kentsel Dönüşüm ve Sosyo-Mekansal Değişim”, TÜBİTAK SOBAG Proje.No. 108K134, Ekim.2010. Ayfer S. Bartu Candan Birey Kolluoğlu: 1990 Sonrası İstanbul’da Kentsel Dönüşüm ve Sosyal Tabakalaşma, TÜBİTAK SOBAG Projesi, No:106 K336 İstanbul, Ocak 2010.

[9] Mücella Yapıcı:  TOKİ’nin İstanbul Konut Uygulamaları, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Konut Sempozyumu, İstanbul 3-4 Aralık 2009,s.171.

[10]  Gökhan Karakaş: “Fikirtepe’de Yıkım Başladı”, Milliyet 4 Ekim 2012. Dumankaya GMYO Fikirtepede hak sahiplerinin yüzde 60 istediğinden yakınmaktadır. Milliyet, 8 Eylül 2012.

[11] Nazmi Durbakayım:” Her İşimi Çok Keyif Alarak Yaptım”,TOKİ Haber, Eylül.2012,s.34-38.

[12]  Gülsen Yılmaz:Kentsel Planlamada Yeni Temsil Biçimlerine Doğru: İstanbul Ticari Peysajında Tarihi ve Coğrafi Çözümlemeler, Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Ankara, Haziran 2009 (Yayınlanmamış Doktora Tezi), s.204,208.

[13]  Bu konuda Bkz: Burcu Özduru, Çiğdem Varol : “Ankara’da Alışveriş Merkezlerinin ve Alışveriş Potansiyelinin Mekansal Dağılımının Perakende Yerseçim Modelleriyle Analizi”, TÜBİTAK-SOBAG Proje No: 108K547, Ankara, Şubat 2011.

gerekmektedir. İş adamlarıyla, karar süreçlerinde kritik öneme sahip profesyonellerin yüzyüze temasını kolaylaştırmak için yeni oluşan merkezler, yeni gelişen hava alanlarının yakınında oluşmakta, helikopter pistleriyle ve iş toplantıları için geliştirilmiş özel otellerle donatılmaktadır.

Bu çok merkezli kentler, lojistik bölgeleri, arka ofis parkları, teknopolleri, gökdelenlerdeki ofis kompleksleri, uluslar arası banka, finans kuruluşlarıyla kentin ekonomisini küresel ekonomiyle ilişkilendirmektedirler. Yönetici işlevleri, ileri üretici hizmetleri ve yüzyüze ilişki gerektiren işlevler merkezlerde yer alırken,  arka ofisler, lojistik parkları vb.yerler daha düşük arazi değeri bulunan alanlara yerleşmektedirler

Kentin çok odaklı hale gelmesi kent merkezinde bir boşalma yaratmaktadır. Eğer bu yerlere yeni işlevler gelmese MİA ve çevresi çöküntü alanı haline gelecektir. Oysa canlı bir ekonomiye sahip olan İstanbul’da, bir yandan İstanbul’u bir Turistik merkez haline getirme çabaları, öte yandan İstanbul’un yüklendiği kültür endüstrisi işlevleri  eski MİA ve yakın çevresindeki konut alanlarının yeniden yapılanmasına olanak vermektedir. Bu alanlarda bazı kentsel dönüşüm projeleri uygulanmaya çalışılsa da temelde ortaya çıkan dönüşümler, küçük girişimcilerin ya da tarihe duyarlı konut alıcılarının tek tek kararlarıyla soylulaştırma (gentrification) süreçleriyle gerçekleştirilmektedir. Bu süreç  Sultanahmet çevresinde bir butik oteller yenilemesi olabildiği gibi, Beyoğlunda yaşanan yeniden canlanma, paralelinde Cihangirde yaşanan konut yenilemeleri ya da, Haliç aksında toplanan müzeler, üniversiteler, kongre merkezleri vb.leri kültür endüstirisi bağlamında görülebilecek bir yenilenme halinde ortaya çıkmaktadır.

Bu alanlar; kültürel ve sosyal çeşitliliğin yüksek olduğu, sanat ve kültürel etkinliklerine erişebilirliği yüksek, kendi yaşam stillerini seçmekte kişilik iddiası taşıyan kişilerin yaşadığı, ikinci el dükkanların geliştiği, özgüllükler taşıyan küçük işlerin oluştuğu yerlerdir.

İstanbul’da soylulaştırmanın en gözde mekanı haline delen Cihangir’de bu süreç zirvesine 1990’lı yılların ikinci yarısında ulaşmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilen Boğaz manzaralı apartman daireleri yenilenmiştir. Burada yaşanan soylulaşma İstiklal Caddesi, Asmalı Mesçit, Nevizade vb. alanların kafeleri, restoranları, gurme mekanları, birahaneler, meyhaneleriyle yeniden canlanarak en gözde eğlence mekanı haline gelmesiyle yakından ilişkilidir.[1] 1980’lerde Boğaziçi (Arnavutköy, Ortaköy ve Kuzguncuk) 1990’larda Beyoğlu (Cihangir, Galata ve Asmalımesçit), 2000’lerde Haliç (Fener ve Balat) soylulaştırılma süreçleri içine girmiştir. 

Konut Alanları Nasıl Yeniden Yapılanıyor?

Dönüşümler yalnız iş alanlarında değil, konut alanlarında da ortaya çıkmaktadır. Ayrıntılara girmeden konut alanında yaşanan dönüşümlerin genel bir tablosunu ele alalım. Çok değişik konut sunum biçimleri birarada çalışmakta İstanbuldaki konut sunumlarını çeşitlendirmektedir.

Bu bakımdan araştırmacıların en çok dikkatini çeken gelişmeler “kapalı korunaklı siteler olmuştur”. Bu sitelerin büyüklükleri 10-15’den 3000 konutluk girişimlere kadar değişmektedir. Toplumun üst ve üst orta sınıflarına yönelmiştir. Pahalı lüks sitelerdir, pazarlanmasında Amerikan yaşam imajlarına atıf yapılmaktadır. Bu sitelerde otopark olanakları, kondisyon salonları, tenis vb. spor alanları, güzel manzara sunulmaktadır. Kentin çeperinde bu sitelerden biri yer seçti mi yeni başka korunaklı siteleri de yanına çekmekte, bir kümelenme yaratmaktadır. Bu odağın etrafına başka faaliyetler de çekilmektedir. Bu siteler kentteki güvenlik sorunu abatmakta, giriş ve çıkış kontroluyla kendilerini toplumdan koparmaktadırlar. Bu sitelerde yaşayanlar kendilerini yalnız kendi sitelerinin içine kapamamaktadırlar. Kentin içinde ilişki kurdukları alanı da daraltmaktadırlar. Ancak kentin seçkin tüketim alanlarına gitmektedirler. Birlikte kapandıkları site içindekilerle de ilişkileri çok sınırlı kalmaktadır. Bir komünite oluşturduklarını söylemek zordur. Bu alanlarda çok pahalı konutları alırlarken seçimlerini bu komünitedeki kişilerle ilişki kurma fırsatını kullanmaktan çok, gösterişçi tüketim eğilimleri belirlemektedir.

1999 depremi sonrasında kentin kuzeyinde Boğaziçi sırtlarında gelişmeler hızlanmıştır. Bu dönemde  konut ve yapı üretiminin  hacmi ve girişimci sermayenin tipi değişmeye başlamıştır. Bunda büyük sermaye gruplarının konut ve kent topraklarına sermaye amaçlı yönelmeleri ile mevcut yapı şirketlerinin sermaye birikimlerini artırmalarının payı büyüktür. Bu dönemde orta ve üst sınıfların konut alanları tercihleri değişmiş ve bunun sonucu “mekansal ayrışma derinleşmiştir.” Güvenlikli kapalı sitelerde yaşamaya başlamışlardır. Bu süreçte Avrupa yakasında Göktürk-Kemerburgaz, Zekeriyeköy-Demirciköy, Bahçeşehir, Büyükçekmece, Anadolu yakasında ise Beykoz, Çekmeköy-Dudullu ve Ömerlide korumalı yerleşmeler oluşmuştur. Ormanlar içinde kara delikler açılmıştır. Bu saldırıda sermaye gruplarının üniversiteleri, ya da özel vakıf üniversiteleri de pay almıştır.[2]

Yine saptamalar göstermektedir ki bu alanlardaki konutların satımı kolay olmakta ama çok sayıda boş bina bulunmaktadır[3]. Bu saptamaya dayanarak bu sitelerdeki konutların finansal araç (instrument) haline geldiği yorumlaması yapılabilir.          

Kapalı sitelerin bir bölümü ise farklı nitelikte oluşmaktadır. Dini cemaatler ya da kendilerini toplumdan kopararak gettolaşmak isteyenler de bu tür siteler oluşturmaktadır. Buradaki ilişkiler tabii ki çok farklıdır. Bir tarikat ya da cemaat disiplini sürmektedir.

Bu üst ve üst orta sınıflara konut arzeden, aynı zamanda bir finansal instrument niteliğini taşıyan bir başka konut arzı rezidansların inşasıyla olmaktadır. Güçlü özel sektör emlak sermayesi, kentin erişebilirliği yüksek bölgelerinde gökdelenler halinde ya da AVM’lerle bütünleşmiş biçimde konut dışında sunduğu konutu tamamlayıcı hizmetleri bulunan konut sunumları yapmaktadır.

Bir başka konut sunum biçimi de ölçeği büyümüş yapsatçı türü konut arzıdır.

1950-1970 arasında inşaa edilmiş apartman bloklar yıkılarak yeni orta sınıfın ihtiyaçlarına cevap veren apartman bloklar inşaa edilmektedir.  Örneğin Huzur Apt, Oya Apt ya da Güven Palas yerlerini Park Residances, Elsyum Residence gibi Apartman kompleksleri yer alıyor. Süreç 1990 larda başlıyor, 2000’lerde Avrupa yakasında Taksim –Mecidiyeköy ekseniyle Sirkeci Halkalı tren hattı boyunca, Yeşilköy, Yeşilyurt’u da içerecek biçimde, Anadolu yakasında ise Kadıköy Bostancı ekseni ve Kadıköy-Acıbadem-Koşuyolu-Üsküdar eksenlerinde yayılıyor. Eski Laz müteahhidin yerini alan daha büyük şirketler 15 katlı ya da daha yüksek ve malzeme kalitesi gelişmiş konut sunumuna girişmektedirler.[4]

Bir yanda üst sınıf şehir dışında müstakil villalarda kendilerine benzeyen ama tanımadıkları ailelerle buluşurken, diğer yandan orta sınıflar türdeş bloklara taşınmaktadır.[5] Kentin merkezindeki yüksek arsa fiyatlarını ödememek için güçlü dönüşüm aktörlerince kentin çeperine sıçrayarak inşaa edilen kent parçalarıyla varolan kentsel doku arasındaki boşluklar ise uzun süre boş kalamamakta, orta boy girişimciler eski yapsatçı yaklaşımıyla bu boşlukları yapılandırarak konut arz etmektedirler. 

Kent plancılarının gündeminde üst ve orta sınıfların konut sunumlarını incelemek varken gecekondular, ve düşük gelirli gruplar artık büyük ölçüde yer almamaktadır. Dünyada yaşanan dönüşümde esnek üretime geçince mavi yakalılar azaldı beyaz yakalılar çoğaldı demek, yaşamını emeğiyle kazanan düşük gelirli emekçiler yok oldu demek değildir. Fordist üretim yerine esnek üretim gelmektedir. Ama kentte hizmetler alanı gelişmekte, bu alanda düşük ücretle çalışan, güvencesiz çok sayıda emekçi bulunmaktadır. Enformel kesimde de çalışan çok kişi bulunmaktadır. İstanbul hala göç almaktadır. Bu göçün belli bir kısmı artık yurt dışından gelmektedir. Onlar nerede yaşıyor? Bu soruyu sormuyoruz, onların konut sorunlarının muhasebesini yapmıyoruz. Onlar gecekondularda ya da kentin geçiş bölgelerindeki eski konut stokunda yaşamaktadırlar. Gazetelere sık sık Tarlabaşı’nda ya da benzeri yerlerde bir evde 5-10 kişinin yaşadığı bekar odalarından söz edilmektedir. Bu alanlarda yaşayanların plancıların yönetiminin gündemine girmemesinin  en önemli nedeni dönüşüm projeleri kavramının ortaya atılmasıdır. Bu kavramı ortaya atanlar, kamu oyuna dönerek, onları merak etmeyin dönüşüm yaşanacak bir sorun kalmayacak diyorlar. Oysa dönüşüm projelerinin uygulamada çözdüklerinden çok sorun yarattığını gördük. Gecekodularda yaşayanlar bunun bir şey çözmediğini öğrenmiş bulunuyor. Bu iyimser beklentiyi onlara satmak olanağı kalmadı. Ama kentin diğer kesiminde yaşayanlara hala satılabiliyor.

Kent mega projelerle toplu olarak soylulaştırılarak kent yoksulları şehirde tutunamaz hale gelmiş kent mekanı orta ve üst-orta gelir gruplarına tahsis edilmiştir. Kentin yeni varsılları ve yoksulları arasında mesafe artmıştır.[6]

Gecekondunun yerine geçen varoş artık sadece coğrafi olarak değil, kültürel, ekonomik ve siyasi olarak da şehrin marjinlerine ve hatta dışına işaret eden bir kavram. Yumuşak ve bütünleştirmeci bir kentleşmeden gergin ve dışlayıcı kentleşmeye geçilmiştir.[7] Yeni alanlara yayılan kentsel bölge içinde eski gecekondu alanları erişebilirliği yüksek alanlar halinde kalmışlardır. Kentin aşırı güçlendirilmiş aktörleri de bunlara büyük arsa arzı sağlayacak, dönüştürülmesi gereken bir olanak olarak bakmaktadırlar. Bu da bu alanlarda hukuk devleti kurallarına uymadan dönüşüm projeleri uygulamalarına girilmesine neden olmuştur. Siyasetin gecekonduya artık başka bir gözle bakması ve bunu uygulamaya yansıtması gecekonduları varoşlara doğru evriltmiştir.

Gecekondu alanlarının evrilmesi konusunda Ankara’da Murat Karayalçın döneminde uygulanan ilk dönüşüm projesi olan Dikmen Projesinde katılımcı süreçler kullanıldığı ve dönüşüm gecekonduluların rızasıyla gerçekleştirildiği için bir sorun yaşanmamıştır. Ama İstanbul’da TOKİ’nin tek başına ya da ilgili belediyelerle yaptığı uygulamalar da gecekondulular ile ya çatışmalar yaşanmış ya da gecekondulullar kendi mahalleri dışında yerleştirildikleri uzaklardaki TOKİ apartmanlarını terk ederek kente kiracı olarak ve çoğu kez işini kaybetmiş olarak geri dönmüşlerdir. Bunlardan kamu alanına intikal edenleri arasında Maltepe-Başıbüyük’teki, Sarıyer-Derbent Mahallesindeki, Gebze Aydınlı’daki, Beyoğlu-Tarlabaşı’ndaki, Küçükçekmece Bezirganbaşı’ndaki, Güngören Tozkoparan’daki ve Sulukuleden Taşoluk Toplu Konutlarına taşınanları sayabiliriz.[8]    

İstanbul’da Dönüşümler yalnız iş alanlarında konut alanlarında da ortaya çıkmaktadır. Bu bölüme kadar yaptığımız çözümlemlerde değişik vesilelerle İstanbul’un konut alanlarında yaşadığı dönüşüm üzerinde durmuştuk. Ayrıntılara girmeden konut alanında yaşanan dönüşümlerin genel bir tablosunu ele alalım. Çok değişik konut sunum biçimleri birarada çalışmakta İstanbuldaki konut sunumlarını çeşitlendirmektedir.

Dönüşümün Genel Özellikleri

İstanbul ,beş yıldızlı otelleri,iş ve alışveriş merkezleri, özel müze, sergi ve gösteri mekanları, soylulaştırılmış eğlence ve konut mekanları, şehir içinde ve dışındaki güvenlikli siteleriyle bu yeni dönüşümün vitrini oldu.[9] İstanbul oldukça karmaşık mekanizmalarla azman sanayi kentinden  kentsel bölgeye dönüşürken kentin esneyebilirliği artıyor, kentin kendi kendini örgütleyebilme niteliği  hergeçen gün kendisini daha çok hissettiriyor.

Sanayi dağılımında, MİA’nın yeniden yapılanmasında ve konut sunum süreçlerinde yaşanan gelişmelerin kentin formu üstüne olan etkilerinin ne olduğu konusunda Murat Güvenç’in bulguları bize ilginç bilgiler vermektedir. [10] Yaşanan dönüşümün  sonuçlarından biri İstanbul nüfusunun Avrupa ve Anadolu yakası arasındaki dağılımının değişmekte olmasıdır. 1973’de Boğaz köprüsünün inşasından önce Anadolu yakasında yaşayanların oranı yüzde 20 düzeylerinde iken günümüzde yüzde 50 düzeyine gelmiştir.

İstanbul’da yaşanan dönüşümde azman sanayi olma niteğinin kolayca yitirmediği anlaşılmaktadır. Murat Güvenç  1990’larda Merkezden 70 Km mesafedeki dairenin içinde yaşayan nüfus 7 milyon kişi iken, 1911’de 14 milyona yükseldiğini saptamıştır. İlk 5,4 km’deki nüfus 2000 yılında azalmış 2011 yılında önemli ölçüde artarak 1990’daki nüfusun önemli ölçüde üstüne çıkmıştır. Bundan sonraki, 10 km, 20 km ve 30 km. lik dairelerde 1990-2011 arasında nüfus sürekli artış göstermiştir.

Kentsel dönüşümü kolaylaştırmak için çıkartılan yasalar önümüzdeki yıllarda merkez çevresindeki yığılmayı daha da artıracaktır. Nitekim bir gayri menkul brokerının bildirdiğine göre İstanbul çevresinde konut yapmak için arsa toplayan müteahhitler topladıkları arsaları elden çıkarmaya başlamışlardır. Müteahhitler kentsel dönüşümün fırsatlarını yaşama geçirmek için bir an nakite geçmek istemektedir. Bu arsa sunumu arazi fiyatlarının yükselmesini engellemiş ve bunun sonucu, Azerbeycanlılar, Kuzey Iraklılar ve Araplar arsa alımına başlamışlardır.[11]     

İstanbul’da kentin yaşadığı dönüşümü sadece konut ve iş yeri binalarının sunumlarıyla ile anlayamayız. Kent formunun betimlenmesi sadece binaların mekandaki mekansal dağılımının anlatılmasıyla  tanımlanmış olmaz, bu form içinde alandaki sosyal farklılaşmanın nasıl oluştuğunu da anlatmak gerekiyor. Gerçekte bu sosyal farklılaşmanın taşıdığı eğilimler hem konut sunumun nerede olacağını, hem de belli yerlerde sunum yapan girişimcilerin başarılı olma derecesini belirliyor.

İstanbul’da insanların kentte ayakta kalabilme mücadelesinde, konutlarını (büyüklük ve yer olarak) ve onunla çok yakın ilişki içinde yaşam kalıplarını seçmeleri önemli bir rol oynamaktadır. Kentte yaşayanlar karşılaştığı fırsatlardan yararlanabilmek ya da karşılaştığı sorunların bir bölümünden kaçınabilmek için kent içinde yaşadığı yeri değiştirme konusunda bilinçli bir strateji izlediği düşünülebilir. Biz bu stratejiyi tasarlayabilirsek İstanbul’un yeniden yapılanmasının en önemli dinamiklerinden birinin nasıl çalıştığını da anlama yolunda büyük bir adım atmış oluruz.

İstanbul’da kent içi yer değiştirmelerin önemi ve hacmi konusunda hassas bilgilere sahip değiliz. Ama bunun küçük olmayabileceği konusunda dolaylı bilgilere sahibiz. İstanbul ulaşım çalışmasında yaya yolculukların oranı yüzde 44 gibi yüksek bir sayı bulunmuştur. Bu İstanbul’da yaşayanların ev ve iş yerlerini seçerken uyum yaptıklarının bir göstergesi olarak alınabilir. Öte yandan Murat Güvenç’in İstanbul’un ilçeleri arasındaki göçle ilgili olarak yaptığı henüz yayınlanmamış bir araştırmada yüksek değerlere ulaşılmıştır. Ayrıca Avrupa ve Anadolu yakalarındaki yer değiştirmelerin büyük ölçüde yakalar içinde kaldığı ortaya çıkmıştır.

İstanbul’da insanların yaşam yerlerini (konutlarını) seçerken kent içi yolculukların süresini azaltacak bir eğilim içinde olmaları beklenen bir şeydir. İstanbul’un Boğazla ve Haliçle bölünmüş topografyası bu alanda yaşayanlara önemli bir görsel zenginlik kazandırırken, İstanbul’daki toplu ulaşım sisteminin gelişmişlik derecesi İstanbullunun gündelik  ev-iş yolculuklarında büyük zamanlar harcamasına yol açmaktadır. Trafikte harcanan bu zaman insanın yaşamından kayıptır. Bu bazı hallerde yüzde 10 düzeyine çıkabilmektedir. Eğer insanların İstanbul’da iş bulmasındaki  zorluklar da düşünülürse, kent içi yolculuklardaki zaman kaybını düşürmesinin kendi denetimindeki çözümü iş yerine yakın bir eve taşınmaktır.

Oysa toplunda bu çözümü zorlaştıran değişik ataletlerin bulunduğu söylenebilir. Bunlardan biri Türkiye’de konut sektöründe devlet politikasının mülk konut inşasına dönük olmasıdır. Bu durumda konutunu terk edemeyen İstanbullu işine uzak mesafelerden gitmek zorunda kalmasıdır. Benzer sorun çocukların okul yolculuklarında ortaya çıkmaktadır. İlk ve orta eğitimde öğrenciler okullar arası önemli kalite farklılıkları bulunması dolayısıyla, yakın çevresindeki okullara gitmemekte uzun mesafeler seyahat etmek durumunda kalmaktadırlar. Bu sıkıntıların İstanbul’da bazı girişimcilerin konut sahipleri arasında konut takasını kolaylaştıran mekanizmalar geliştirdikleri görülmektedir.

Bir başka sorun ödeyebilirlik seviyesinin düşüklüğü dolayısıyla ortaya çıkmaktadır.1950’lili yıllardan sonra kentin gelişen dokusu içinde gecekondular büyük yer tutuyordu. Gecekondularda yaşayanların yarıya yakını kiracıydı. Gecekondular, kentin hemen, hemen tüm mekanına yayılmış olduğundan gecekondu kiracıları kendi ödeme kapasiteleri içinde işyerlerine yakın gecekondu bulabiliyordu. Kentsel dönüşüm bu ucuz kiralık konut arzını azaltacak, gecekondu sakinlerinin daha uzak mesafelerden yolculuk yapmasına neden olacaktır.

İstanbul’da yaşayan kimselerin konut yerini seçme stratejisi sadece kira düzeyleri ve ulaşım giderleri ve zamanı tarafından belirlenmemekte aynı zamanda da dini inanç ve etnik farklılıklarının ortaya çıkardığı yaşam kültürü farklılıklarından etkilenmektedir. İstanbul gibi bir dünya kentinin kozmopoliten yapısı içinde bu farklılıklar olacaktır, ama günümüz Türkiye’sinde Alevi inaç grupları ve Kürt etnik gruplarının farklılıkları bu bakımdan çok etkili olmaktadır. Kürt, Alevi kadınlarla  yapılan bir odak grup çalışmasında[12] ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştır. Bu gruplardan gelen kadınlar kentte adeta iki kimlikle yaşamaktadırlar. Konut alanlarında aynı kültürel gruptan gelenlerle birlikte yaşadıklarında rahat etmektedirler. Oysa kentin Taksim gibi kozmopoliten kesimlerinde, anonim ilişkiler içinde yaşamayı özgürleştirici bulmaktadırlar. O halde Türk yurttaşı olma kimliğini ön plana çıkartmaktadırlar. İlginç olan onların  kenti çok kimlikli olarak yaşamasının kendilerini rahat ettirmektedir. Kentin yaşam kalitesinin yüksekliği iki kimlikle yaşanacak mahallelere ayrılmasıdır.

İstanbul’da yaşanan dönüşümün güçlü kamu ve özel kesim ajanları eliyle gerçekleşirken, toplumun güçsüz kesimlerinin ve gecekonduların geçmişteki dönemlere göre bile  önemli ölçüde dışlandığını gördük. Yaşanan dönüşümün sonuçlarını değerlendirirken unutulmamalı ki, kentsel aktörler dönüşümün pasif alıcıları değil, aktif yapıcılarıdır. Böyle olunca da kentsel dönüşümün başarısı ya da başarısızlığı, belli ölçüde, kentsel, kurumsal, ekonomik, siyasi ve sivil aktörlerin iradesi, çabası ve vizyonu çerçevesinde şekillenmektedir. Geliştirilen bu analiz bize tam olarak bir kentsel bölgeye dönüşümün (transformation) yaşandığı konusunda çok sağlam kanıtlar ortaya koyamamaktadır. O zaman da Uğur Tanyelinin yaşananın bir transformasyon mu yoksa malformasyon mu olduğu konusundaki sorusu önem kazanmaktadır.[13]

VII. YAŞANMAKTA OLAN BU SÜREÇLERİN ORTAYA ÇIKARDIĞI BAZI SONUÇLAR

Kentlerin imarı açısından, yaşanan bu dönüşümler zihniyetlerde, anlayışlarda önemli değişiklikler ortaya çıkarmaktadır. Geçmişte siyasetçiler hazine topraklarını kentte yaşayanlara kamu hizmeti sunmakta kullanılacak bir fırsat olarak değerlendirmekteydiler. Oysa şimdi bu alanlara  iş bitirici siyasetçilerde kent planlamasına bir yapsatçı mantığıyla yaklaşmak hakim olmuştur. Kentte her boş toprağı bina yapılacak yer olarak görme ve bu yolla yandaşlarına rant dağıtma fırsatı olarak değerlendirme eğilimi hakimdir. Seçilmişler atanmışlardan üstündür diyerek ilgili kamu bürokratlarını da kendi eğilimleri doğrultusunda davranmaya zorlamaktadırlar. Hatta daha önce kentin merkezindeki eski kamu hizmetleri alanlarını gelir getirici gayrimenkul yatırımlarına açmaktadırlar.[14] Bu kamu topraklarının değerlendirilmesinde siyasal ahlakta önemli bir değişimin olduğunu göstermektedir. Bu ahlak değişimi gelecekte kentlilerin yaşam kalitelerinde daha önemli kayıplara yol açacağı söylenebilir.

Unutulmamalı ki kentlerde boş alanlar korunması gerekli çok değerli varlıklardır. Hemen oraya bir bina yapmak gerekmez. Bundan bir süre önce Cumhurbaşkanlığı ODTÜ’den Atatürk Kültür Merkezi’nin olduğu yer ile ilgili bir rapor istedi, biz de bir rapor yazdık. Grup olarak şunu anlatmaya çalıştık; kentin içinde yarıklara ihtiyaç vardır, boş alanlara ihtiyaç vardır. İstanbul Boğazını ele alalım, iki yakası var. Bu iki yaka arasındaki boşluk İstanbul’un en önemli zenginliğidir. İki yaka arasında 1200-1500 m. güzel bir açıklık bulunuyor. Ben o tarafa bakıyorum, o bana bakıyor, binaları tek tek algılanıyor, zengin perspektifler doğuyor. Şimdi bir düşünce deneyimi yapalım. İki yakayı birbirine bitiştirelim, boşluğu kaldıralım İstanbul ne hale gelir !  İzmir körfezine gelince, orada boşluğun genişliği 5-6 km. Ancak ışıklar algılanıyor, orada bir başka algılama problemi var. Bir başka düşünce deneyi yaparak daire şeklinde bir Anadolu kenti, ortasına bir yarık açalım, iki kenarın arasını açalım, kentlinin yaşamına ne kadar zengin  perspektifler katılacağını kolayca kestirebiliriz. Oysa bizde önemli bir kesim kentin içindeki boş bir yere tahammül edemiyor. O tahammülsüzlüğümüz bizim gelecekteki bütün kent planlaması, algılama, zengin yaşam biçimlerini oluşturma olanaklarımızı elimizden alıyor. Yapsatçı zihniyetinden kurtulamayanların dar görüşlülüklerinin maliyetini uzun erimde toplum ödüyor.

Bu süreçler sonucu kapitalizm mekana yerleşerek kenti kapitalizmin öznesi haline getirince, mekan bu yeni bağlam içinde eşitsizliklerin üretilmesi ve sürdürülmesi açısından daha önemli bir işlev görmeye başladı. Belli bir türde sanayisizleşme ve kayıt dışı istihdamın yaygın olduğu ortamlarda gelişen  dönüşüm söylemi içinde emekçi, enformel sektör, düşük gelirli grupların adı yok. Estetik adına, modernist meşruiyet adına geliştirilen dönüşüm söylemi içinde gayrimenkul sermayesine fırsatlar tabak içinde sunulurken, onlar da dışlanmış bulunuyor. Genel olarak küçük ve büyük inşaat sermayesi siyaset içinde etkili olmaya çalışmışlardır. Günümüzde de bu özelliğini korumaktadır. [15]

Kentsel dönüşüm altında gecekondululara sunulan seçenekler;

1)     gecekondusunu satarak mahallesinden gitmek,

2)     kendi mahallerinde kalabilmek için mahallelerinde yapılan yüksek binaların yüksek fiyatlarını ödemek,

3)     mahallesindeki gecekondusunu terkederek uzakta bir mahallede TOKİ’nin apartmanlarındaki daireye borçlanarak gitmek,

4)     üçüncü seçeneği uygulamaya koyanların yüzde 50’den fazlası borç taksitlerini ödeyemeyerek, kiracı olarak kentteki eski sosyal çevresine dönmek olarak sayılabilir. Kentte gecekondularda yaşayan insanların birden böyle zor seçimlerle baş başa bırakılmasının haklılığının nasıl temellendirebileceğimiz  üzerinde düşünmeye başladığımızda kentsel dönüşümü savunmak için geliştirilen söylemin yetersizliği anlaşılır. 

Ama sunuş yazısının başında da belirtiğim gibi, sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçerken Türkiye’nin kentleri de dönüşecektir, vakti gelmiştir. Sorun bu dönüşümün  gerçekleştirilmesi sırasında yapılan uygulamaların yükünün taşınmasının ve fırsatlarından yararlanılmasının toplumun değişik katmanları arasında nasıl adil dağıtılacağıdır. Tabii bu çok karmaşık bir sorundur. Bu sunuşta, bu sorunun tümünü yanıtlamaya çalışmayacağım. Ama üzerinde daha çok konuştuğumuz gecekondu alanlarındaki dönüşümlerde mutlaka göz önünde tutulması gereken bazı ilkeler üzerinde duracağım.

Bunlardan birincisi; kentte yaşayan birinin oturduğu konutun yerinin onun toplumsal ve ekonomik ilişkilerini de belirlemekte olmasıdır. Bu kişilerin kentte varoluşuyla yakından ilişkilidir. Bu nedenle kentsel dönüşüm projeleri insanları yaşadığı mahalleleri kendi iredelerinin dışında terketmek durumunda bırakmamalıdır.

İkincisi kentsel dönüşüm talebinin nereden geldiğine ve hangi meşru nedenlere dayandırıldığına açıklık kazandırılmalıdır. O mahallerde yaşayanların bir talebi yoksa zorla dönüşüm uygulamalarına girişilmemelidir.

Üçüncüsü yapılacak dönüşümün o mahallelinin yaşam kalitesini iyileştireceği konusunda mahalleli arasında bir oydaşma sağlanmasıdır. Başka bir deyişle, planlamasında katılımcı süreçlerin izlenmesidir.

Dördüncüsü önerilen dönüşüm modelleriyle mahalle halkının olanaklarının /yapabilirliğinin tutarlılığının sağlanmasıdır. [16]

Beşincisi ise merkezi ya da yerel yönetimler bir yerde yaşayanlara emrivakilerle dönüşüm projeleri uygulamaya çalıştığında, burada yaşayanlara karşı örgütlenme ve muhalefet/müzakere kanallarını kapamanın demokratik bir yönetim olma iddiasıyla bağdaşmadığının farkında olmaktır.

Bugün uygulanmakta olan toplumsal dönüşüm modeli adil değildir. Bunu adil hale getirmek için, bu beş ilkeye uymanın iyi başlangıç olacağını düşünüyorum. Tabii bu konuda daha çok konuşmamız gerekiyor. Böyle bir konuşma kentsel yenileme ahlakı konusunda bir uzlaşmaya kavuşmamızı sağlayacaktır. 

Yaşanan dönüşümün adil olmadığını söylerken kanıtlarımızı toplumun alt katmanlarının taşıdığı pahaların gösterilmesine dayandırmıştık. Ama kent rantından pay alanların denetlediği rantlar üzerinde durmadık. Oysa dönüşüm sırasında güçlü özel kesim aktörlerinin temel motivasyonunun  imar planı değişiklikleriyle sağlanan rantların büyüklüğünden kaynaklandığını biliyoruz. İstanbul’da 2005 sonrasında dört yıl içinde 3900’den fazla plan değişikliği yapılmıştır. Bu bir güne 3 plan değişikliği anlamına gelmektedir. Eğer burada oluşturulan imar rantlarının büyüklüğü konusunda bir örnek olarak Sapphire binası verilebilir. Bu binanın yapıldığı 4. Levent’teki arsanın inşaat emsali 2,5, arsa büyüklüğü 12.000 metre kare, dolayısıyla inşaat hakkı 30.000 metre kare iken, inşaa edilen binada, inşaat miktarı 165.000 metre kare olarak gerçekleşmiştir. Yani 135.000 metre kare fazla inşaat yapılmıştır . Girişimciye bu yolla 1 milyar euro ek kazanç sağlanmıştır.[17]

İstanbul mekanında elde edilen imar rantlarından yararlanmanın adaleti üzerinde konuşmak o kadar kolay değildir. Bu rant değerleri dünya kenti haline gelen İstanbul’da emlak piyasasının uluslararsılaşmasıyla ilgilidir. Bunun en ilginç kanıtlarından biri gazetelerde son günlerde ortaya çıkan; “ Londra’da Thames Nehri’nin kıyısında inşa edilen Riverlight projesi Londra’dan önce İstanbul’da satışa çıktı. Fiyatların 395.000 Sterlinden başladığı piyasaya Türk yatırımcılar ilgi gösteriyor”[18] haberidir.

Yaşanan bu dönüşümler konut üretiminde ve emlak piyasasında nitelik değişikliklerine yol açmıştır. Konut üretimini üretim maliyetinden kopararak kentsel arsa rantı üzerinden finansal spekülasyonun aracı haline getirmiştir. İstanbul’da emlak piyasasının spekülatif bir piyasa olarak örgütlenmesiyle birlikte, konut piyasası patlamış, konutlar medyada yaratılan yaşam biçimi  hayalleri üzerinden pazarlanmaya başlamıştır. Bu gelişme İstanbul emlak piyasasının Dubaileşmesi olarak nitelenmektedir. Bu gelişmeyi bir yazarın “meskun olmadan, metruk olan konutlar” olarak adlandırması konutun finansal spekülasyon aracı haline gelmesini çok özlü olarak ifade ediyor.

Günümüzde Türkiye’de toplumsal sistemin kapitalizm içinde ulaştığı karmaşıklık düzeyi içinde, daha çok güç sergileyici bir dönüşüm yaşanmaktadır. İstanbul  kaybedenleri ve kazananları birbirinden keskin olarak ayrılmış bulunan bir dönüşüm yaşanmaktadır.Tabii bu saptamayı yapmak önemlidir. Acaba İstanbul’un yaşadığı bu dönüşüm hakkında sadece bu dönüşümün adil olmadığı şeklinde bir durum saptaması yapmak yeterli midir? Kuşkusuz böyle bir eleştiriyi içermek sadece dönüşümden sözederek olup biteni normalleştirmekten daha iyi bir pozisyonda bulunmayı içerir. Ama çok güçlü aktörler eliyle toplumla çok az müzakere edilerek gerçekleşen dönüşüm hakkında sorulabilecek başka sorular da vardır. Tarihsel miras nasıl tahrip edilmektedir, çevresel tahribatın derecesi nedir, Boğazın yer olarak tahribatında ulaşılan nokta nedir, ortaya çıkan kentsel makro formun taşıdığı sorunlar nelerdir, vb pek çok soru sorulabilir. Soruları sosyo-mekansalın bütünlüğü içinde sorarsak , İstanbul’un yaşadığı dönüşüm, farklı kültürlerin beraber yaşayabilmesine,sivil toplumun etkinliğini artırmasına, değişik yaşam ritimleri bir arada tutmaya, yaşanan yapı süreçleri içinde ortaya çıkan ötekileştirmelerin toplumdaki hoş görülerin varlığını sürdürmesine ne kadar katkıda bulunuyor diye yeni sorular ortaya koyabiliriz. Böyle soruları sorarsak yalnız fiziki mekanın oluşumunu değil aynı zamanda da ortaya çıkan yeni kentlilik biçimini de kavramaya başlarız.

Madem kapitalist bir sistemde eşitlik sağlayamıyoruz. Şehirde buna rağmen nasıl bir adalet algısı yaratılabileceği üzerinde düşünmek gerekir. Şehri eşit planlayarak, böyle bir duygu yaratabilirsiniz. Toplumun eşitlik sorununu çözmez ama zenginle yoksulu kamusal alanda buluşturur. Kamusal alanların AVM haline gelmesi bu bakımdan sağlıklı olmayan bir gelişmedir. Düşük gelirliler bu alanlarda kendilerini rahatsız hissederler.[19]


[1]  Özlem Sandıkçı  Altan İlkuçan: “Gentrification-Retailscapr Interaction: Acase Study of Cihangir İstanbul”

[2] Jean-François Pérouse: Age,s.145-161.

[3] Jean-François Pérouse: Age,s.148.

[4] Hatice Kurtuluş:”İstanbul’da Yapsatçılığın Yeniden Doğuşu ve Kentin Merkezinde Mekanda Çözülen Sınıfsal Homejenlik”, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Knut Sempozyumu, İstanbul 3-4 Aralık 2009,s.321-327.

[5] Nihal Ekin Erkan: Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Kentsel Eşitsizlik,  Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2006, (Yayınlanmamış Doktora Tezi),s. 95.

[6] Ayfer S. Bartu Candan Birey Kolluoğlu:Age, s. 101

[7] Ayfer S. Bartu Candan Birey Kolluoğlu: Age,s.19.

[8] Asuman Türkün: Age,s.208-211.

[9]  Ayfer S. Bartu Candan Birey Kolluoğlu: 1990 Sonrası İstanbul’da Kentsel Dönüşüm ve Sosyal Tabakalaşma, TÜBİTAK SOBAG Projesi, No: 106K336, İstanbul, Ocak 2010.

[10] Murat Güvenç : “Kent Tarihi Işığında Kentsel Dönüşüm”, Dosya 28, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ağustos 2012,s.120-124.

[11] Sibel Çıngı: “Varsa Yoksa Arsa”, Radikal, 15 Eylül 2012.  Bu bilgileri Century 21, brokeri Hüseyin Kaya vermiştir.

[12] Anna Secor:”There is an Istanbul That Belong to Me: Citizenship, Space, and Identiy in the City”, Annals of the Association of American Geographers, 94(2),2004, pp.352-368.

[13] Uğur Tanyeli:  “Transformasyon/Malformation Kitle Bezemesi ve Protezler Üzerine”, Dosya 28, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ağustos 2012,s.131-136.

 

[14] Betül Şengezer Ayşenur Ökten, Senem Kozaman Som: “İstanbul’da Son yirmi Yıldaki Konut Gelişmeleri”, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Knut Sempozyumu, İstanbul 3-4 Aralık 2009,s.391.

[15] Sinan T. Gülhan: Devlet Müteahhitlerinden gayrimenkul geliştiricilerine, Türkiye’de kentsel rant ve bir meta olarak konut üreticiliği”, Birikim, Sayı.270, Ekim 2011  s.27-33.

[16] Asuman Türkün: Age,s.574-583

[17]  Erbatur Çavuşoğlu: Age, s.45-46.

[18] Milliyet, 11 Mart 2012.s.13.

[19] Enrique Peñalose: Radikal, 22 Mart 2012.

Hükümetin projesi üzerine :

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 139 other followers

%d bloggers like this: