“Baba-oğul-torun” rejimi…

…Ve değişim süreci içine girilmesi konusundaki karamsarlık !

Değişim beklentisinin önündeki tek engel, Asya’daki politik, ekonomik ve güvenlik entegrasyonlarında görülen sürekli değişim ve yüksek değişim potansiyelidir. Eğer ABD’nin ve Çin’in bir yakınlaşma içine girdiği yolundaki görüşe iştirak edilir veya bu görüşün gerçeğin ifadesi olduğu kabul edilir ise, Japonya’nın ve Rusya’nın bundan rahatsız olması ve bu rahatsızlığın da destek olarak yansıması kuvvetle muhtemel görülmektedir. Bu takdirde, değişimin önündeki Pekin engeli kalkmış, bunun yerini Tokyo ve/veya Moskova almış olacaktır. Ancak böyle bir tablo, sadece değişimin önünü tıkamakla kalmayacak, yeni riskleri ve tehditleri beraberinde getirecek yeni entegrasyonlara da kapı aralayacaktır.

***

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

I. Kore Yarımadası, isminden de anlaşılacağı üzere, Koreli nüfusun yaşadığı topraklardır. Bu topraklarda yaşayan halk, Washington merkezli “Batı” ile Moskova merkezli “Doğu” arasında baş gösteren Soğuk Savaşın etkisinde, İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda ikiyi bölünmüş ve bu bölünmüşlük bugüne kadar gelmiştir. 1950-1953 arasında cereyan eden Kore Savaşı, hem bu bölünmüşlüğün bir tezahürüdür, hem de bu bölünmüşlüğü besleyerek bugüne kadar gelmesinde etkili olmuştur. Savaşın bir ateşkesle sona ermiş olması ve aradan geçen süre içerisinde kesin, nihai ve kalıcı bir barış anlaşmasına ulaşılamamış olması, bir taraftan “hukuken” tarafların hala savaş halinde varsayılmasına yol açmış, diğer taraftan da söz konusu bölünmüşlüğün sürmesine ayrıca hizmet etmiştir.

Kuzeydeki Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne kadar Kim ailesi tarafından yönetilmiş; ülkeyi, 1994 yılına kadar Kim İl Sun ve ölümü üzerine de 17 Aralık 2011 tarihine kadar, oğlu Kim Jong-İl yönetmiştir. Bu tarihten itibaren de, ülkeyi, Kim Jong-Un yönetmeye başlamıştır. Bunun anlamı, Kuzey Kore’nin bugüne kadar olan siyasal yaşamının, “baba-oğul-torun” Kim’lerin yönetimi altında geçtiğidir. Sivil/tarafsız değerlendirme kurumları, Kuzey Kore’yi, Dünyanın en otoriter ve dışa en kapalı rejimi olarak kabul etmektedir. Çin gibi, hala komünist bir rejime sahip olan Kuzey Kore; Çin’den farklı olarak, değişen koşulları kendi koşullarında yorumlayıp varlığını sürdürmesini kolaylaştıracak (belki -Çin gibi- hızla mesafe almasına da hizmet edebilecek) yeni bir politika da üretememiştir. Günlük petrol tüketiminin sadece 13 bin varil olması, 24.5 milyona sahip ve genç nüfusu fazla olan Kuzey Kore’nin ekonomisinin içinde bulunduğu olumsuz durumu çok somut olarak ortaya koyan bir göstergedir. Kuzey Kore ekonomisinin kötü durumuna işaret eden bir diğer gösterge de, dış ticaret hacminin (ihracat+ithalat) sadece 6 milyar Amerikan Doları gibi oldukça düşük bir seviyede olması ve üstelik ithalatın fazla olması nedeniyle dış ticaret açığı vermesidir. Bu minvalde bir diğer gösterge ise, ülkenin GSYİH’sının sadece 40 milyar Amerikan Doları ve kişi başına düşen aylık milli gelirin de 150 Amerikan Dolarının altında olmasıdır. Bu veriler, Kuzey Kore ekonomisinin döndürülemez bir noktada bulunduğunu göstermekte ve bu durum, toplumsal ve bireysel yaşama, açlık ve gıda sıkıntısı olarak yansımaktadır. İçinde bulunduğu olumsuz ekonomik koşullara rağmen, ısrarla yürüttüğü nükleer programı ve kıtalararası füze programı, ülkenin ekonomik koşullarının daha da ağırlaşmasına yol açmaktadır. Çünkü ülke zaten kısıtlı olan ekonomik kaynaklarını nükleer ve füze programlarını sürdürmek için kullanmakla kalmamakta, nükleer ve füze programlarını sürdürmedeki ısrar ülkenin ayrıca ekonomik yaptırımlara ve izolasyonlara muhatap olmasına yol açmaktadır. Bu koşullarda, iki temel husus Kuzey Kore Yönetimini ayakta tutmaktadır. Bunlardan bir tanesi Pekin’in Pyongyang’a verdiği maddi ve manevi destek, diğeri de ülkedeki otoriter rejimdir.

Güney Kore ise; Batılı anlamda bir rejime sahip ve dışa açık, ekonomik açıdan güçlü bir ülke görünümündedir. 48.9 milyon nüfusa sahip ülkede günde 2.251 milyon varil petrol tüketilmesi, ülkenin GSYİH’sının 1.554 trilyon Amerikan Doları olması, kişi başına düşen aylık milli gelirin 2.6 bin Amerikan Dolarının üzerinde olması, ülkenin dış ticaret hacminin (ihracat+ithalat) 1.1 trilyon Amerikan Dolarına yakın bir seviyede bulunması, üstelik ihracatının fazla olması nedeniyle dış ticaret fazlası veren bir ülke olması, Güney Kore ekonomisinin içinde bulunduğu olumlu ve güçlü durumun somut birer göstergesidir.

Kuzey Kore’nin, Çin (1.416 km.), Güney Kore (238 km.) ve Rusya (17.5 km.) ile kara sınırlarına sahip olmasına karşılık; Güney Kore’nin, sadece Kuzey Kore (238 km) ile kara sınırının bulunması önemlidir. Kuzey Kore, hem doğudan, hem de batıdan denize açılabilmektedir. Ancak Kuzey Kore’nin doğudaki deniz ülkesi ile batıdaki deniz ülkesi arasında denizden fiziki bir bağlantı bulunmamaktadır. Oysa Güney Kore, yarımadanın ucundadır; dolayısıyla doğudan, güneyden ve batıdan deniz ile çevrilidir ve bu durum, Güney Kore’nin deniz ülkesinin fiziki bütünlüğüne işaret eder. Ülkesel konumu, Kuzey Kore’nin denizden açılımını risk ve tehdit altında bırakmakta ve onu batısındaki ve güneyindeki kara ülkelerine bağımlı kılmaktadır. Oysa Güney Kore, denizden açılım konusunda çok belirgin bir avantaja ve üstünlüğe sahip olup; bu üstünlüğü, Kuzey Kore’nin aynı anda, hem karadan, hem de iki farklı yönden (doğu ve batı) denizden baskı ve tehdit altına alınmasına imkan vermektedir. Pyongyang’ın nükleer ve füze programına yönelmesinde ve ısrarla bu programları yürütmesinde, bu konumunun da etkisinin olduğu ileri sürülebilir.

Pyongyang’ın nükleer ve füze programının doğurduğu “kıtalararası” endişe, Kuzey Kore’de sıkça baş göstermeye başlayan gıda sıkıntısı ve insani müdahale taleplerinin uluslararası toplumda taraftar bulmasının da etkisinde; Güney Kore’nin, Kuzey Kore’nin, ABD’nin, Çin’in, Rusya’nın ve Japonya’nın dahil oluğu ve katılımcıların sayısı nedeniyle “altılı görüşmeler” olarak anılan bir sürece yol açmıştır. Ancak bu süreç, bugüne kadar, ne Kuzey Kore’nin nükleer ve füze programından vazgeçmesine, ne de Kuzey Kore’deki gıda sıkıntısının sona ermesine hizmet etmiştir. Ağır-aksak işleyen, zaman zaman kesintiye uğrayan sürecin tek somut sonucu, zayıf bile olsa, bir diyalog zemini olarak benimsenmesi olmuştur.

II. Kuzey Kore lideri Kim Jong-İl, 17 Aralık 2011 tarihinde hayatını kaybettiği zaman, Kore Yarımadasındaki tablo, genel hatlarıyla, yukarıda belirtildiği şekildeydi. Kuzey Kore, yeni bir açlık dalgası ile karşı karşıya kalmıştı ve Devlet Başkanı Kim Jong-İl, bu sorunu “altılı görüşmeler” üzerinden aşmak için, bu görüşmeleri başlatmaya yönelik girişimlerde bulunmak üzere seyahat ederken hayatını kaybetmişti. Yerine, henüz devlet tecrübesine sahip olmayan ve Devlet Başkanlığı görevine yeterince hazırlanmamış, 20’li yaşların sonundaki Kim Jong-Un geçmişti. Kim Jong-Un’un Devlet Başkanlığına hazırlanması süreci, 2010 yılında başlamış; bu bağlamda kendisine general rütbesi verilmiş ve parti içinde üst düzey göreve getirilmiş ve bu hazırlık eğitiminin bir parçası olarak görülen, 2010 yılında, bir Güney Kore savaş gemisinin torpido ile vurulması ve Güney Kore’ye ait adalara topçu atışı yapılması olayları yaşanmıştı.

“Genç” Kim Jong-Un; Çin’in yükselişinin münhasıran ekonomik bir mahiyet arz ettiğinin ve Pekin’in Washington karşısına yeni bir kutup olmanın henüz çok uzağında bulunduğunun anlaşıldığı, ABD’nin hem kendisini toparladığı hem de Asya’daki varlığını artırmaya ve Çin’i çevrelemeye yönelik bir politika izlediği bir dönemde Devlet Başkanlığı koltuğuna oturmuştur. Devlet Başkanı değişimin yaşandığı sıradaki mevcut bu küresel koşullar nedeniyle, Kim Jong-İl’in hayatını kaybetmesi ve yerine oğlu, çok “genç” Kim Jong-Un’un geçmesi, Kuzey Kore konusunda değişim ümitlerine yol açmışsa da, aradan geçen iki ayı aşkın süre içerisinde, bu yönde olumlu bir gelişme ile karşılaşılmamıştır.

Ancak, bu noktada, görünür gelecek itibarıyla Kore Yarımadasını etkilemesi kuvvetle muhtemel görülen ve Çin’de ve Güney Kore’de hemen hemen eş zamanlı olarak yaşanan bazı gelişmeler olmuştur. Daha önce Japon sermayesini Çin’in Japonya’ya yakın kesimlerine çekmek için dikilmiş -işgal sırasında Japonların yaptığı iyilikleri konu edinen- anıtlar tahrip edilmiş; Güney Kore’de de, Japon Büyükelçiliğinin tam karşısına -işgal sırasında Japon askerlerinin Koreli kadınlara yaptıkları çirkin/kötü muameleye ilişkin anıları canlı tutmak için- bir kadın heykeli dikilmiştir. Japonya’yı, Kore Yarımadasına ve Çin’e yönelik politikalarını ciddi şekilde gözden geçirmeye ve yeni bir durum değerlendirmesi yapmaya itmesi kaçınılmaz görülen bu gelişmelerin; hem Asya’nın doğusunda ABD, Güney Kore ve Japonya arasında mevcut olan entegrasyonun geleceği, hem de iki Kore’nin birleşmesi açısından son derece anlamlı olduğu düşünülmektedir.

Gerek bu eş zamanlı gelişmeler, gerekse Sovyetler Birliğinin çökmesi ile birlikte Rusya’da ve bazı eski Doğu Bloku ülkelerinin bazılarında baş gösteren kaos ortamı ve bunun neden olduğu sorunlar ve zenginlik (güç) kayıpları hatırlandığında; Devlet Başkanı değişimine bağlı Kuzey Kore’ye ilişkin değişim konusunda karamsar olunmasının doğru olmayacağı sonucuna varılmaktadır.

Kim Jong-Un’un Devlet Başkanlığı koltuğuna oturmasının üzerinde henüz iki ay geçmiştir ve bu çok kısa bir süredir. Bu kısa süre içerisinde,

- Kuzey Kore’nin, Kore Savaşı’ndan bu yana parçalanmış olan ailelerin yeniden bir araya getirilmesini amaçlayan görüşmelerin yeniden başlatılması için Güney Kore tarafından yapılan çağrıyı ret etmiş olmasına (afp-Channelnevsasia/18 February 2012- “N.Korea rejects S. Korea call for talks on reunions”),

- Sarı Deniz’de anlaşmazlık konusu deniz sınırına yakın Baengnyeong ve Yeonpyeong isimli iki adadan Yeonpyeong’da yapılan topçu atış eğitim tatbikatına ve bu tatbikatın yol açtığı söz düellosuna (afp-channelnewsasia/20 February 2012- “South Korea holds firing drill despite North’s threat” ve afp-channelnewsasia/26 January 2012) “S. Korea stages live-fire drill near sea border”)

- Pyongyang’ın nükleer programdan vazgeçmesine yönelik olarak ABD ile yapılan ilk görüşme konusunda fazla iyimser olunmamasına ve bunun “altılı görüşmeler“ konusunda yol açtığı endişeye ( afp-channelnewsasia/21 February 2012-“North Korean team leaves for talks with US” ve afp-channelnewsasia/23 February 2012-“US, N. Korea to hold first talks since Kim’s death”)

- Kuzey Kore’nin, seçimlere hazırlanan Güney Kore Devlet Başkanı Lee’nin muhafazakâr hükümetini “hainler” olarak şiddetle eleştirmesine ve Güney Kore içindeki çeşitli anlaşmazlıkları tahrik etmek suretiyle seçimlere etkilemeye çalışmasına (afp-channelnewsasia/22 February 2012-“N. Korea trying to sway S. Korea polls”)

bakarak Kuzey Kore’nin bir değişim süreci içine girmesi konusunda karamsar bir düşünceye sahip olunmasının doğru ve isabetli bir düşünce olmayacağı değerlendirilmektedir. Kuzey Kore’deki değişim konusunda bir değerlendirmede bulunmak için, zaman henüz çok erkendir. İsabetli bir değerlendirme için, biraz daha beklenmelidir.

Daha önce de ifade edildiği üzere, Kuzey Kore’de Devlet Başkanı değişimi henüz yeni yaşanmıştır. Kuzey Kore’nin ileri derecede otoriter ve dışa kapalı rejimi, ülke içinde ne gibi değişikliklerin yaşandığının tam olarak bilinmesi imkan vermemektedir. Geçerli ve güvenilir bilgiler olmadan Kuzey Kore’deki değişim konusunda isabetli bir değerlendirme yapılamaz. Belki bu noktada, Kim Jong-İl’in 17 Aralık 2011 tarihinde hayatını kaybetmesinden bu yana Kuzey Kore ile Güney Kore arasında yaşanan ve Kore Yarımadasının geleceği konusunda uluslararası kamuoyunda karamsarlığa yol açan ve bir kısmına yukarıda değinilen kimi gelişmeleri, dışa kapalı Kuzey Kore’yi tahrik ederek, gerçekte bilgi edinmeye ve Kuzey Kore’nin “nabzını tutmaya” yönelik kasıtlı eylemler olarak görmek daha uygun olacaktır. Kuzey Kore’nin aynı zamanda nükleer güç ve kıtalararası balistik füze yeteneğine sahip bir ülke olması, ileri derecede otoriter ve dışa kapalı olmasından ileri gelen bilgi eksikliğinin yol açtığı belirsizliğe dayalı riski, tehdidi ve dolayısıyla endişeyi daha da artırmaktadır. O itibarla, Kuzey Kore’nin tepki verdiği güncel bazı gelişmeleri; karamsarlığa yol açan gelişmeler olarak algılamaktan çok, bilgi dinmeye ve buna bağlı olarak risk/tehdit değerlendirmesini güncel/gerçekçi tutmaya yönelik bilinçli çabalar olarak görmek daha uygun olacaktır.

III. Gerçekte, Kore Yarımadasının geleceği konusunda karamsar olunmasının önünde ciddi engeller bulunmaktadır.

Kuzey Kore’nin dışa açılması ve uluslararası toplumla kaynaşması ve iki Kore arasındaki ilişkilerin normale dönmesi konusunda, iyimser/olumlu bir beklenti içinde olunmasını gerektiren nedenler mevcuttur.

Küresel ölçekte gelişmelere bakıldığında, Arap Baharı olarak bilinen, politik değişim sürecinin, bir şekilde, erken veya geç, her ülkeyi etkilediği görülmektedir. Kuzey Kore de, bundan kaçamayacaktır. Çin’in yükselişinin bölgede ve komşularında yol açtığı kaygının ve bunlarda beliren yeni koşullarda stratejik denge arayışının bölgeye çektiği ABD’nin Asya’da giderek artmakta olan varlığı, hem Arap Baharının Kuzey Kore üzerindeki etkisini öne çekecek, hem de Kuzey Kore üzerindeki politik değişim baskısını artıracaktır. Bu noktada, politik değişimin önce işaretlerinin olmamasından söz edilebilir; ancak Kuzey Kore gibi ileri derecede otoriter rejimlerde, bu tür değişimlere yönelik ilk hareketin yapılması kolay değildir. Rejimin yaymış olduğu büyük korku ve göze alınacak risklerin ciddiyeti, ilk hareketi yapmayı zorlaştırır. O itibarla Kuzey Kore’den değişim yönünde bir işaretin alınmamış olmasını, bir olumsuzluk olarak almamak gerekir. Tam aksine ve gerçekçi bir bakış açısı ile, rejimin ileri derecede otoriter olması, ilk hareketi ne kadar zorlaştırıyorsa, ilk hareketten sonraki adımların atılmasını da aynı oranda kolaylaştıracağı düşünülmektedir. Çünkü rejimin otoriter yapısının bir gereği olarak, kamuoyu, ilk adımı/işareti, bir izin olarak algılayacak ve ilk hareketten sonra, o güne kadar bastırılmış olan değişim isteği büyük bir coşku ile hemen dışa vurulacaktır.

Çin’in yükselişinin yol açtığı endişenin ve yeni bir stratejik denge arayışının etkisinde, bölgede ortaya çıkan silahlanma ve ABD ile savunma alanında işbirliğine gitme eğilimi, kaçınılmaz bir şekilde, Çin’in ekonomik büyümesi üzerinde olumsuz bir etkiye yol açacaktır. Benzer şekilde, ABD’nin Asya’daki varlığını artırması ve güçlendirmesi ile Çin’i çevreleme politikası izlemesi de, yine Çin’in ekonomik büyümesini olumsuz etkileyecektir. Ekonomik büyümesine rağmen, hala yoksulluk sınırının altında yaşayan 300 milyon civarındaki Çinlinin, giderek artan ve bir uçurma dönüşen gelir dağılımındaki adaletsizliğin, her gün biraz daha öne çıkan alt yapı yetersizliğinin, artan su sorununun, çevre kirliliğinin ve benzeri sorunların yol açtığı/açacağı, artan ekonomik kaynak talepleri ile ekonomik büyümeye bağlı olarak artan politik değişim ve daha iyi koşullarda yaşam taleplerinin de, keza önümüzdeki dönemde Çin’in ekonomik büyümesini olumsuz olarak etkileyeceğinden şüphe duyulmamaktadır. Yükselen Çin imajının içerdiği ve dışarıda yol açtığı beklentiler de yine bu bağlamda hatırlanmalıdır. Bugün itibarıyla, böyle bir tablo ile karşı karşıya bulunduğu için önümüzdeki dönemde ekonomik büyümesinin yavaşlayacağı değerlendirilen Çin’in, bu koşullarda Kuzey Kore’yi ayakta tutması da giderek zorlaşacaktır. Üstelik Çin’in Kuzey Kore’yi ayakta tutması olgusu, salt ekonomik açıdan bakılacak bir olgu da değildir. Çin, doğrudan ve/veya dolaylı olarak Kuzey Kore’nin politik ve askeri yükünü de çekmektedir. Kuzey Kore’nin, hem nükleer varlığı, hem de içerdiği göç potansiyeli, Pekin açısından, geçen her gün biraz daha artan endişe kaynağıdır.

Çin’in ABD karşısında yeni bir kutup olma yolunda atacağı adımların artacak maliyeti karşısında, Pyongyang’ın artan ekonomik, politik ve askeri maliyeti, her gün biraz daha Pekin Yönetimini rahatsız edecektir. Pekin Yönetiminin Pyongyang’a yaptığı ekonomik yardımlar Kuzey Kore halkının gıda ihtiyacının karşılanmasına değil de, Kuzey Kore’nin nükleer ve füze programının sürdürülmesine gitmesinin ve nükleer ve füze programının Kuzey Kore’nin dış politikasının temel dayanağını oluşturmasının yol açtığı Çin’e yönelik eleştiriler ve baskı, Çin’in Kuzey Kore nedeniyle katlandığı bir yüktür. Kuzey Kore’nin ileri derecede otoriter ve dışa kapalı olmasının Çin açısından doğurduğu sosyal, ekonomik, politik ve askeri yük ve risklerden ayrı olarak, Pekin Yönetimi, uğruna bu kadar fedakarlığa katlandığı Kuzey Kore uluslararası toplum ile kaynaşmamış olduğu için, kaynaşmış olmanın avantajlarından da mahrumdur.

Bütün bunlar, ekonomik büyümesi yavaşlama sürecine giren Çin’in Kuzey Kore’ye yönelik politikasını etkileyecektir. Her ülke gibi Çin de, ekonomik büyümesini engelleyecek ve/veya yavaşlatacak çatışma ve gerginlik ortamlarından uzak durmak isteyecektir.

Ayrıca yaklaşık 60 yıldır ABD ile içli-dışlı olan Suudi Yönetiminin son dönemde Çin ile yakınlaşması ve Asya’ya yönelmesi, eğer ABD’nin muvafakatı, telkini veya teşviki ile ortaya çıkmış bir yönelim ise; yine bunun da, Çin-Kuzey Kore ilişkilerine yansıyacağı ve Pekin Yönetiminin Pyongyang Yönetimini değişime zorlamasına neden olacağı düşünülmektedir. Bugüne kadar Çin’in “devlet kapitalizmi” olarak görülen “üçüncü yolunu” bile benimsememiş gözüken Kuzey Kore’nin bu yönde değişime zorlanması, Çin’in ABD karşısında yeni bir kutup olarak görülmesinde de işine gelecek olması, bu düşünceyi ayrıca beslemektedir. Çünkü adına, ister “devlet kapitalizmi” denilsin, ister “üçüncü yol” denilsin, bu yola giren ülkelerin varlığı, Çin’in yeni bir kutup olarak ideoloji eksikliğini gidermesi açısından anlamlı olacaktır.

Kamuoyunda, birinci nesil yöneticilerin kurucu olduğu; ikinci nesil yöneticilerin kurulanı duraklatan ve yavaşlatan olduğu; üçüncü nesil yöneticilerin de kurulanı yıkan ve dağıtan olduğu yolunda bir genel inanıştan söz edilir. Kuzey Kore’nin bugüne kadar olan yönetiminin, sırasıyla baba (Kim İl Sun), oğul (Kim Jong-İl) ve torundan (Kim Jong-Un) oluşan üç nesil tarafından yerine getirildiği dikkate alınırsa; bu inanışa göre, Kim Jong-Un döneminde Kuzey Kore’nin ciddi bir değişim içine girmesi beklenecektir. Kim Jong-Un’un, genç ve deneyimsiz oluşunun, Devlet Başkanlığı görevine yeterli bir hazırlıktan geçerek gelmemiş olmasının, aceleyle gelmiş olmasının, Kuzey Kore örneğinde bu inanışa güç katmakta, söz konusu beklentiyi beslemekte ve değişim ümitlerini canlı tutmaktadır.

Kuzey Kore’ye ilişkin değişim beklentisinin önündeki tek engel, Asya’daki politik, ekonomik ve güvenlik entegrasyonlarında görülen sürekli değişim ve yüksek değişim potansiyelidir. Eğer ABD’nin ve Çin’in bir yakınlaşma içine girdiği yolundaki görüşe iştirak edilir veya bu görüşün gerçeğin ifadesi olduğu kabul edilir ise, Japonya’nın ve Rusya’nın bundan rahatsız olması ve bu rahatsızlığın da Kuzey Kore’nin genç ve deneyimsiz yeni Devlet Başkanı Kim Jong-Un’a destek olarak yansıması kuvvetle muhtemel görülmektedir. Bu takdirde, değişimin önündeki Pekin engeli kalkmış, bunun yerini Tokyo ve/veya Moskova almış olacaktır. Ancak böyle bir tablo, sadece Kuzey Kore’deki değişimin önünü tıkamakla kalmayacak, Asya’nın bu bölgesinde, yeni riskleri ve tehditleri beraberinde getirecek yeni entegrasyonlara da kapı aralayacaktır.

Yukarıda belirtilenler ışığında, “altılı görüşmeler”, Kore Yarımadasına kalıcı barışı ve istikrarı getirmede işe yarayabilecek en uygun zemin olarak gözükmektedir. Bu zeminin işler ve işe yarar olması, Kuzey Kore’nin uluslararası topluma kazanılmasına hizmet edecektir.

Gerek bölgedeki aktörlerin, gerekse bölgede varlık bulunduran bölge dışı aktörlerin küresel aktör olması nedeniyle; nükleer güç ve kıtalararası balistik füze imkan ve yeteneğine sahip Kuzey Kore, sadece bölgesel değil, küresel ölçekte ciddi bir sorundur. Bu sorunu ikili-üçlü görüşmeler üzerinden aşma çabaları, hem de bölgesel ve küresel denklemde yeri olan bu aktörlerin bir kısmını dışlayacağı, hem de bunlar nezdinde soruya ve şüpheye yol açacağı için, amaca hizmet edici olmaktan uzak olacaktır. Oysa “altılı görüşmeler”, denklemde yeri olan bütün aktörleri (Güney Kore, Kuzey Kore, ABD, Çin, Rusya ve Japonya) içerdiği için, her iki olumsuzluğu da dışlamaktadır.

Bunlara ilave olarak, “altılı görüşmeler”; hem bu görüşmelerin öncesinde yer almış Kuzey Kore’nin “yeni” Devlet Başkanı dışındaki güç paydaşları ile, hem de “genç” Devlet Başkanı ile temas imkanı sağlayacağı için; bir taraftan Devlet Başkanı değişiminin Kuzey Kore üzerindeki etkisinin daha iyi değerlendirilmesine, diğer taraftan da Devlet Başkanı değişiminin yol açtığı (nükleer boyutu da içeren) riskin daha iyi kontrol edilmesine imkan verecektir. Ayrıca rejimin ileri derecede otoriter niteliği dikkate alındığında; “altılı görüşmelerin” verdiği/vereceği “yeni” Devlet Başkanını ve iktidar paydaşlarını etkileme imkânının ve fırsatının, Kuzey Kore’de sorunsuz ve hızlı bir politik değişim için kullanılabileceği de dikkate alınmak durumundadır.

KORE YARIMADASI: MEVCUT DURUM VE GÖRÜNÜR GELECEK

24 Şubat 2012

Aynı konuda:

 

Prof.Dr.Osman Metin Öztürk’ün Yerelce’de yayınlanan diğer yazılarını okumak için tıklayınız ! 

24 Şubat 2012

Yorum yapın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 63 other followers