‘Benim rahmetim gazabımı aşacaktır’.


“Kanla, gözyaşıyla, acı ve zulümle sarsılan insanlığın bu günde, sevgiyi, barış ve merhameti hatırlamasını ümit ediyoruz..”

Her zaman ve her zeminde, merhamet elimizi ateşin düştüğü tüm coğrafyalara uzatmaya devam edeceğiz. Merhamet çadırımızı, zulmün düştüğü her yere kurmaya devam edeceğiz. Bölgemizde yaşanan savaşlar, Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Libya’da ve dünyanın daha birçok coğrafyasında süren çatışmalar, vahşetler, merhametten nasibini alamamış bir zihniyetin sebep olduğu feci sonuçlardır. Biz, merhametin çağrısına kulak tıkayanlardan olamayız.

***

”Bizim coğrafyamızdan Tiranlar, Sezarlar, Firavunlar, Neronlar, kanlı despotlar değil, Mevlanaların, Hacı Bektaşların, Ahi Evranların, Yunusların izinden yürümüş yöneticiler çıkmıştır. Bizim coğrafyamız kanla, kılıçla değil, kalemle, mürekkeple şekillenmiş bir coğrafyadır. Şimdi, bu geniş coğrafyada yaşayan her bir insanın, şu soruyu kendisine çok güçlü ve çok samimi bir şekilde sormasını, bunun cevabını en samimi şekilde aramasını, araştırmasını ben gönülden arzu ediyorum: Nerede yanlış yaptık ve yapıyoruz? Neden bu haldeyiz? Hangi hata, hangi eksiklik bizim coğrafyamızı, bizim medeniyetimizi buralara getirdi?”

”Peki bu coğrafyaya ne oldu da o kitaplar yakıldı? O zengin kütüphaneler bugün nereye gitti? Hikmetin peşinde bir ömür vakfeden gönül insanları, o güzel insanlar, güzel atlara binerek nerelere gittiler? Bu coğrafya neden kanla, gözyaşıyla, acıyla anılan bir coğrafyaya dönüştü? Neden her köşeden feryat yükseliyor? Neden yakın çevremizde, havaya küller savruluyor? Neden çocuklar ölüyor, neden kadınlar umutsuzluk içinde, çaresizlik içinde kıvranıyor? Yoksulluk neden bu coğrafyanın kaderi haline geliyor? Ve evet, neden uzunca bir süredir farklı ülkelerde kardeş kardeşi, aynı kıbleye dönenler birbirlerini katlediyor neden? Bu soruların cevapları, açık söylüyorum, zor cevaplar değildir aslında. Bu soruların cevapları uzaklarda değildir, kalın kitapların derinliklerinde, karmaşık kimyasal denklemlerin içinde değildir kardeşlerim. Bu soruların cevapları başkasında da değil, bizzat bizdedir, kendimizdedir, nefsimizdedir. Çok karmaşık analizler yapmaya hiç gerek yok. Bizi biz yapan değerler terk edildiğinde, işte bu sonuç da kaçınılmaz olacaktır. Eğer yolda insanları rahatsız eden bir taş var da siz onu oradan almıyorsanız, yolun dışına atmıyorsanız, orada çürüme başlıyor demektir. Eğer komşunuz aç yatarken siz tok yatıyorsanız, orada bozulma başlamış demektir. Bir yaşlının önüne geçiyorsanız, bir engelliye yol vermiyorsanız, her gün trafikte başkalarının hakkına tecavüz ediyorsanız, orada çözülme başlamış demektir. Bütün sosyolojik, siyasi, ekonomik, jeopolitik analiz ve değerlendirmelerin ötesinde, en önce kalbimizi, ruhumuzu yoklamak durumundayız. Hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Bizim neslimiz de dahil olmak üzere, genç nesiller, çok büyük meselelere, bölgesel, küresel meselelere günlerimizi, gecelerimizi ayırdık. Sabahlara kadar çay eşliğinde yapılan sohbetlerde gençler ülkeleri kurtardı, çağları kapattı, çağları açtı, İslam coğrafyasının her meselesine teorik çözümler üretti ama alt kattaki komşu yatağa aç girmişse, üst kattaki komşunun oğlu, okula gitmek için yol parası bulamıyorsa, tüm o teorik tartışmaların bir karşılığı olabilir mi?”
”Dünyamızın ve insanlığın bugün muhtaç olduğu iklim, merhamet iklimidir. Bütün insanlığın buz çölüne doğru yol aldığı bir dünyanın istikametini tersine çevirebilecek; katılıkları yumuşatacak, kalplerin buzlarını da ısıtacak yegane değer ve erdem merhamettir. Bunun en güzelini de Hazreti Peygamber’in hayatında ve mesajında görüyoruz. Bir gün yolda gidiyor, bir köpek ölüsü, kokuyor tabii, birileri orada tiksinti ortaya koyuyor ama sevgililer sevgilisi Peygamberimiz köpeğin dişlerine bakıyor, ‘Ah dişleri ne kadar da güzel’ diyor. Biz böyle bir peygamberin ümmetiyiz. Hayvana merhameti, sevgiyi bundan daha güzel ortaya koyabilecek bir örnek olabilir mi? Bugün, bir merhamet medeniyeti inşasının imkanları mevcuttur diye düşünüyorum. Hiçbir güzel şey için asla geç kalmış değiliz. Yeter ki ruhumuzun bizi götürmek istediği yere gidelim. Yeter ki merhamet damarlarımız tıkanmış olmasın. Bu yolda yılmadan, usanmadan, bıkmadan yürüyeceğiz. Her zaman ve her zeminde, merhamet elimizi ateşin düştüğü tüm coğrafyalara uzatmaya devam edeceğiz. Merhamet çadırımızı, zulmün düştüğü her yere kurmaya devam edeceğiz. Bölgemizde yaşanan savaşlar, Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Libya’da, Yemen’de ve dünyanın daha birçok coğrafyasında süren çatışmalar, vahşetler, merhametten nasibini alamamış bir zihniyetin sebep olduğu feci sonuçlardır. Biz, merhametin çağrısına kulak tıkayanlardan olamayız. Türkiye olarak, hem küresel ölçekte hem de yakın coğrafyamızda yüreğimizi ortaya koyarak yaptığımız çağrılar, esasen hak, adalet çağrısı olduğu kadar, merhamet çağrısıdır. İşte onun için kan akan tüm coğrafyalarda insani inisiyatif alıyoruz. Uluslararası toplumun insani duyarlılığının harekete geçmesi için çaba gösteriyor, bulunduğumuz her platformda vicdanlara çağrı yapıyoruz. Özellikle, komşularımız nezdinde, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, kardeşin kardeşi katlettiği ülkelerde, Sünni olsun, Şii olsun, derisinin rengi, dili, inancı, mezhebi, meşrebi her ne olursa olsun, gür bir sesle cesaretle ‘merhamet’ diyoruz. Zira bizim yaradanımız rahmandır, rahimdir ve biz ona sığınıyoruz, çünkü onun bize vaadi var. O diyor ki ‘Benim rahmetim gazabımı aşacaktır’. Ve bu müjdeyle beraber bu yolda yürüyoruz ve böyle yürüyeceğiz.”

*

“Sorunlarımızın çözümü uzaklarda değil”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ”Bu geniş coğrafyada yaşayan her bir insanın, şu soruyu kendisine çok güçlü ve çok samimi bir şekilde sormasını, bunun cevabını en samimi şekilde aramasını, araştırmasını gönülden arzu ediyorum: Nerede yanlış yaptık ve yapıyoruz? Neden bu haldeyiz? Hangi hata, hangi eksiklik bizim coğrafyamızı, bizim medeniyetimizi buralara getirdi? Bu coğrafya neden kanla, gözyaşıyla, acıyla anılan bir coğrafyaya dönüştü? Neden her köşeden feryat yükseliyor? Neden yakın çevremizde havaya küller savruluyor? Neden çocuklar ölüyor, neden kadınlar umutsuzluk içinde, çaresizlik içinde kıvranıyor? Yoksulluk neden bu coğrafyanın kaderi haline geliyor? Evet, neden uzunca bir süredir farklı ülkelerde kardeş kardeşi, aynı kıbleye dönenler birbirlerini katlediyor?” dedi.
Başbakan Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığınca, Kutlu Doğum Haftası dolayısıyla Sinan Erdem Spor Salonu’nda düzenlenen ”Hazreti Peygamber ve Merhamet Eğitimi” konulu etkinlikte yaptığı konuşmada, Peygamber’in doğumunun sevincinin idrak edildiği Kutlu Doğum Haftası’nın, ülkeye, millete ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini diledi. Erdoğan, ”Bugün Hazreti Peygamber’in alemlere rahmet olarak dünyamızı şereflendirdiği, insanlığı hakikatin ışığı ile aydınlattığı bir doğuşun yıl dönümünü kutluyoruz. Evet o, alemlere rahmet olarak gönderilmişti. Tüm dünyanın, tüm insanlığın, o rahmetten, bereketten ve o ışıktan istifade ettiği bir doğum, takdir edersiniz ki sıradan bir doğum değildir” şeklinde konuştu. Varlığa anlam kazandıran, zulmeti yani karanlığı aydınlatan, insanlığı rahmet ve merhametiyle kuşatan bir peygamberin anılmaktan ziyade anlaşılmayı hak ettiğini vurgulayan Erdoğan, ”Kutlu Doğum Haftası’nın, hem Peygamber-i Zi Şan’ın anlaşılmasına hem de onun bizlere ilettiği İlahi Mesaj’ın yaşanmasına vesile olacak şekilde idrak edilmesini tüm kalbimle temenni ediyorum” diye konuştu. Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığına, başkanlığın tüm teşkilatına, her yıl Hazreti Nebi’nin farklı bir vasfını öne çıkararak, en güzel etkinliklerle, onu, özellikle çocuk ve gençlere tüm özellikleriyle anlattıkları için şükranlarını sundu.
Bu yılki Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin ana temasının ”Hazreti Peygamber ve Merhamet Eğitimi” olarak belirlenmesini son derece anlamlı ve isabetli bulduğuna işaret eden Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti:

”Burada, İstiklal şairimiz Mehmet Akif’in, Hazreti Peygamber’in kutlu doğumunu anlattığı şu dizeleri ve hissiyatı sizlerle paylaşmak isterim. Diyor ki Akif; ‘On dört asır evvel yine bir böyle geceydi/Kumdan, ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi/Lakin o ne hüsrandı ki, hissetmedi gözler/Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi/Nereden görecekler, göremezlerdi tabii/Bir kere zuhur ettiği çöl en sapa yerdi/Bir kere de ma’mure-i dünya o zamanlar/Buhranlar içindeydi bugünden de beterdi/Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta/Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi’. Peygamber efendimiz, işte böyle bir dünyaya gözlerini açtı. O dünya, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir dünyaydı. O dünya, kadınların insanlık dışı muamelelere, istismara maruz kaldığı bir dünyaydı. O dünya, zengini daha da zenginleştiren, yoksulun yaşam hakkını elinden alan bir dünyaydı. Köleliğin, imtiyazın, ırkçılığın, ayrımcılığın en sert, en şedid şekilde hüküm sürdüğü bir dünyaya gelmişti Hazreti Peygamber. Rahmet Peygamberi, Alemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamber, işte böyle bir dünyayı, rahmetin, merhametin, şefkatin, uhuvvetin, paylaşma ve dayanışmanın hüküm sürdüğü bir dünya haline getirdi. Bedevi, onun gözlerinin içine bakarak medenileşiyordu. En vahşi insanlar, onun şefkati karşısında uysallaşıyordu. Cimriler cömertleşiyor, katı yürekler yumuşuyor, husumetler kucaklaşmayla sona eriyordu. Ashabı için, ‘Onlar Yıldızlar Gibidir’ buyurmuştu Resul-i Ekrem… Evet, kuraklığın dudakları kuruttuğu yeryüzünde, Hazreti Peygamber çöle inmiş nur; onun ehlibeyti, ashabı ise vahayı, kurtuluşu, teslimiyet yoluyla selameti işaret eden birer yıldız gibi sahrayı aydınlatıyordu.”
İnsanın değerleriyle insan, hayatın değeriyle hayat olduğunu vurgulayan Erdoğan, Hazreti Muhammed’in, yaşanmaya değer bir hayatı yaşadığını ve örnek bir hayat sunduğunu belirtti. Başbakan Erdoğan, onun vefatıyla dahi insanları, tüm insanlığı aydınlattığını kaydederek, Necip Fazıl’ın, ”Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber/Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber” dizelerini hatırlattı. Doğumuyla alemin susuzluğunu gideren Hazreti Peygamber’in, vefatıyla dahi varlığa anlam kattığını ifade eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Şu hususun altını özellikle çizmek istiyorum: Biz, rahmetin, varlıkların bütününü kuşattığı bir dünyanın, bir medeniyetin insanlarıyız. Bizim ruhumuzun rengi merhamettir. Bizim acılarımızın şifası merhamettir. Bu medeniyet öyle bir medeniyettir ki komşusu aç iken tok yatmayı elinin tersiyle iter. Bu medeniyet, sadece yanında, yöresinde değil, yeryüzünün herhangi bir coğrafyasında zulüm varsa, o zulmü ortadan kaldırmadan gözüne uyku girmeyen insanların medeniyetidir. Nerede bir yetim varsa, onun başını okşamadan, ona sahip çıkmadan yüreği ferahlamayan insanların medeniyetidir. Çünkü çocuklara evcik yapan, onlarla oynayan bir Peygamber’in ümmetidir bu medeniyetin insanları. Biz, işte bu merhamet medeniyetinin mensuplarıyız. Merhametin olmadığı yerde insan yoktur, insaf yoktur.”

Bütün yaratılanların, Allah’ın rahmet sıfatı gereği seçkin, merhamete hak sahibi olduğunu dile getiren Erdoğan, Yunus Emre’nin ”Yaradılanı severiz yaradandan ötürü” ve Mevlana’nın ”Bu dünyaya ayırmaya, bölmeye gelmedik. Biz bölüneni birleştirmeye, kırılanı tamir etmeye geldik” sözlerini hatırlattı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, şöyle devam etti:
”Bizim coğrafyamızdan Tiranlar, Sezarlar, Firavunlar, Neronlar, kanlı despotlar değil, Mevlanaların, Hacı Bektaşların, Ahi Evranların, Yunusların izinden yürümüş yöneticiler çıkmıştır. Bizim coğrafyamız kanla, kılıçla değil, kalemle, mürekkeple şekillenmiş bir coğrafyadır. Şimdi, bu geniş coğrafyada yaşayan her bir insanın, şu soruyu kendisine çok güçlü ve çok samimi bir şekilde sormasını, bunun cevabını en samimi şekilde aramasını, araştırmasını ben gönülden arzu ediyorum: Nerede yanlış yaptık ve yapıyoruz? Neden bu haldeyiz? Hangi hata, hangi eksiklik bizim coğrafyamızı, bizim medeniyetimizi buralara getirdi?” Bu coğrafyanın tarih boyunca, refahıyla, zenginliğiyle, ilimde, sanatta, mimaride, musikide ortaya koyduğu şaheserlerle anıldığını anlatan Erdoğan, ”kitaplar coğrafyası”, ”zengin kütüphaneler coğrafyası” olan bu coğrafyanın aynı zamanda bilim insanlarının el üstünde tutulduğu, bilim ve sanatın tarihte en büyük değeri ve itibarı gördüğü coğrafya olduğunu belirtti. Erdoğan, bu coğrafyanın, bu medeniyetin, dünya bilimine, medeniyetine, kültürüne en büyük ve en hayati katkıları sağlamış bir coğrafya ve medeniyet olduğuna dikkati çekerek, şu ifadeleri dile getirdi:

”Peki bu coğrafyaya ne oldu da o kitaplar yakıldı? O zengin kütüphaneler bugün nereye gitti? Hikmetin peşinde bir ömür vakfeden gönül insanları, o güzel insanlar, güzel atlara binerek nerelere gittiler? Bu coğrafya neden kanla, gözyaşıyla, acıyla anılan bir coğrafyaya dönüştü? Neden her köşeden feryat yükseliyor? Neden yakın çevremizde, havaya küller savruluyor? Neden çocuklar ölüyor, neden kadınlar umutsuzluk içinde, çaresizlik içinde kıvranıyor? Yoksulluk neden bu coğrafyanın kaderi haline geliyor? Ve evet, neden uzunca bir süredir farklı ülkelerde kardeş kardeşi, aynı kıbleye dönenler birbirlerini katlediyor neden? Bu soruların cevapları, açık söylüyorum, zor cevaplar değildir aslında. Bu soruların cevapları uzaklarda değildir, kalın kitapların derinliklerinde, karmaşık kimyasal denklemlerin içinde değildir kardeşlerim. Bu soruların cevapları başkasında da değil, bizzat bizdedir, kendimizdedir, nefsimizdedir. Çok karmaşık analizler yapmaya hiç gerek yok. Bizi biz yapan değerler terk edildiğinde, işte bu sonuç da kaçınılmaz olacaktır. Eğer yolda insanları rahatsız eden bir taş var da siz onu oradan almıyorsanız, yolun dışına atmıyorsanız, orada çürüme başlıyor demektir. Eğer komşunuz aç yatarken siz tok yatıyorsanız, orada bozulma başlamış demektir. Bir yaşlının önüne geçiyorsanız, bir engelliye yol vermiyorsanız, her gün trafikte başkalarının hakkına tecavüz ediyorsanız, orada çözülme başlamış demektir. Bütün sosyolojik, siyasi, ekonomik, jeopolitik analiz ve değerlendirmelerin ötesinde, en önce kalbimizi, ruhumuzu yoklamak durumundayız. Hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Bizim neslimiz de dahil olmak üzere, genç nesiller, çok büyük meselelere, bölgesel, küresel meselelere günlerimizi, gecelerimizi ayırdık. Sabahlara kadar çay eşliğinde yapılan sohbetlerde gençler ülkeleri kurtardı, çağları kapattı, çağları açtı, İslam coğrafyasının her meselesine teorik çözümler üretti ama alt kattaki komşu yatağa aç girmişse, üst kattaki komşunun oğlu, okula gitmek için yol parası bulamıyorsa, tüm o teorik tartışmaların bir karşılığı olabilir mi?”
Erdoğan konuşmasında, merhametin, esirgemenin ve bağışlamanın her şeyin başı ve medeniyetin tartışmasız şekilde özü olduğunu söyledi. Fahr-i Kainat olan Hazreti Muhammed’in hayatını mesaj, mesajını da hayatı haline getiren duruşunun, merhametle yoğrulmuş olduğunu ifade eden Başbakan Erdoğan, şunları kaydetti:

”Dünyamızın ve insanlığın bugün muhtaç olduğu iklim, merhamet iklimidir. Bütün insanlığın buz çölüne doğru yol aldığı bir dünyanın istikametini tersine çevirebilecek; katılıkları yumuşatacak, kalplerin buzlarını da ısıtacak yegane değer ve erdem merhamettir. Bunun en güzelini de Hazreti Peygamber’in hayatında ve mesajında görüyoruz. Bir gün yolda gidiyor, bir köpek ölüsü, kokuyor tabii, birileri orada tiksinti ortaya koyuyor ama sevgililer sevgilisi Peygamberimiz köpeğin dişlerine bakıyor, ‘Ah dişleri ne kadar da güzel’ diyor. Biz böyle bir peygamberin ümmetiyiz. Hayvana merhameti, sevgiyi bundan daha güzel ortaya koyabilecek bir örnek olabilir mi? Bugün, bir merhamet medeniyeti inşasının imkanları mevcuttur diye düşünüyorum. Hiçbir güzel şey için asla geç kalmış değiliz. Yeter ki ruhumuzun bizi götürmek istediği yere gidelim. Yeter ki merhamet damarlarımız tıkanmış olmasın. Bu yolda yılmadan, usanmadan, bıkmadan yürüyeceğiz. Her zaman ve her zeminde, merhamet elimizi ateşin düştüğü tüm coğrafyalara uzatmaya devam edeceğiz. Merhamet çadırımızı, zulmün düştüğü her yere kurmaya devam edeceğiz. Bölgemizde yaşanan savaşlar, Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Libya’da, Yemen’de ve dünyanın daha birçok coğrafyasında süren çatışmalar, vahşetler, merhametten nasibini alamamış bir zihniyetin sebep olduğu feci sonuçlardır. Biz, merhametin çağrısına kulak tıkayanlardan olamayız. Türkiye olarak, hem küresel ölçekte hem de yakın coğrafyamızda yüreğimizi ortaya koyarak yaptığımız çağrılar, esasen hak, adalet çağrısı olduğu kadar, merhamet çağrısıdır. İşte onun için kan akan tüm coğrafyalarda insani inisiyatif alıyoruz. Uluslararası toplumun insani duyarlılığının harekete geçmesi için çaba gösteriyor, bulunduğumuz her platformda vicdanlara çağrı yapıyoruz. Özellikle, komşularımız nezdinde, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, kardeşin kardeşi katlettiği ülkelerde, Sünni olsun, Şii olsun, derisinin rengi, dili, inancı, mezhebi, meşrebi her ne olursa olsun, gür bir sesle cesaretle ‘merhamet’ diyoruz. Zira bizim yaradanımız rahmandır, rahimdir ve biz ona sığınıyoruz, çünkü onun bize vaadi var. O diyor ki ‘Benim rahmetim gazabımı aşacaktır’. Ve bu müjdeyle beraber bu yolda yürüyoruz ve böyle yürüyeceğiz.”
Başbakan Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in sözlerini hatırlatarak, konuşmasını şöyle sürdürdü:

”Değerli hocamın ifade ettiği o anne-baba olayı çok çok önemli. Her zaman söylüyorum burada da söyleyeceğim. O da şudur, gerçekten annelerimiz, babalarımız bizim yanımızda yaşlandığı zaman eğer onları biz bir kenara koyuyorsak, Darülacezelere bırakıyorsak, bu bizim medeniyetimizde, bizim inancımızda yeri olan bir anlayış değildir. Çünkü biz onlara ‘Öf’ bile dedirtmeyeceğiz. Biz böyle bir medeniyetin çocuklarıyız ama biz Darülacezelere, huzurevlerine gittiğimiz zaman ‘Evladım beni ziyaret etmedi’ diyen anneleri, babaları ağlarken çok gördük. Onları ağlatmayacağız. Onların gözyaşı adeta kan olup akıyor. Bizim medeniyetimizde bunun yeri yok. Siz insanlık toprağına sevgi tohumu ekin. O, gün gelir bütün insanlığı besleyen merhamet ağacı oluverir. Biz, toprağa sevgi tohumları ekiyor, sevgi çınarının daha gür şekilde coğrafyamızı kuşatması için gece gündüz mücadele veriyoruz.” Merhametin, insanları daima bütün varlıkların can damarına, sevginin, birliğin, barış ve huzurun kalbine götürdüğünün hiçbir zaman unutulmaması gerektiğine işaret eden Erdoğan, kaybolmaya yüz tutan, örselenen, yıpranan merhamet duygusunu hatırlattığı, gündeme taşıdığı için Diyanet İşleri Başkanlığına bir kez daha şükranlarını sunduğunu söyledi. Başbakan Erdoğan, ”Kardeşine tebessüm etmeyi bile sadaka sayan, hayır yerine koyan bir peygamberin bağlısı olduğumuz için burada Rabbimize bir kez daha şükrediyorum, hamdediyorum. Yine İstiklal şairimizin şu dizeleriyle sözlerimi sonlandırmak istiyorum; ‘Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet/Ya Rab! Bizi mahşerde bu ikrar ile haşret!’ Kutlu Doğum Haftası’nda, Hazreti Peygamberi, Resuli Ekrem’i salat ve selamla yadediyor; Allah bizi şefaatine nail etsin diyorum” şeklinde konuştu.

*

Kutlu Doğum Haftası vesilesiyle
Başbakan ERDOĞAN’ın mesajı

“Sevgili Peygamber Efendimiz, insanların yoldan çıktığı, iyi ile kötüyü ayırt edemez duruma geldiği bir dönemde, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. İslam’ın evrensel, çağlar üstü mesajını taşıyan yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, O’nun aracılığıyla insanlığa indirilmiş, tebliğ edilmiştir. O insanların en hayırlısı, en aydınlık düşüncelisi, Allah’ın son elçisi, hakikatin sadık emanetçisi, sözüne ve yaptığına herkesin güvendiği Muhammed-ül Emin’di; Allah’ın insanlar arasından seçtiği bir doğruluk timsaliydi. Bugün, O’nun doğumunun sene-i devriyesinde, bu kutlu günde, karanlıklarımızın yeniden aydınlanmasını, yoksunluklarımızın bereketlenmesini diliyoruz. Kanla, gözyaşıyla, acı ve zulümle sarsılan insanlığın bu günde, O’nun ebedi mesajını; sevgiyi, barış ve merhameti hatırlamasını ümit ediyoruz. İnanıyorum ki, milletimizin her yıl artan bir heyecanla bağrına bastığı Kutlu Doğum haftası, kardeşlik kültürümüzü daha da derinleştirecektir. Yolumuzu aydınlatan, yüreklerimizi aşkla, merhametle dolduran sevgili Peygamberimizin hatırasına, emanetine hep birlikte sahip çıkmalıyız. Bu duygu ve düşüncelerle, sevgili Peygamberimizin kutlu doğumunu tebrik ediyor, O’nun evrensel sevgi ve barış çağrısında buluşmayı diliyor, bütün vatandaşlarımı sevgiyle selamlıyorum.” Tam metin.
Kaynak ve resim.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 139 other followers

%d bloggers like this: