Ordu – siyaset ilişkisi, demokrasi ve egemenlik üzerine düşünceler : Devletli ile deli bildiğini işler (miş)…

“Gerçek demokratik ilke; hiç kimsenin halkın üzerinde bir güce sahip olmamasıdır !”

Lord Acton

Mustafa Kemâl’in TSK’nın gerçek görevi ve ordu-siyaset ilişkileri hakkında söyledikleri çoğu kez farklı yorumlara yol açmıştır.

Ordunun Atatürk Devrimleri’nin ebediyen sadık koruyucusu olmakla görevlendirildiğini savunanlar, bu durumun, Mustafa Kemâl’in vasiyetinin kalıcı bir parçası olduğunu söylerler.29 Ekim 1938 tarihinde,Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle orduya yönelik son mesajına atıfta bulunurlar. Bu mesaj, Ata’nın hasta yatağından kalkamaması yüzünden, Başbakan Celâl Bayar tarafından okunmuştu. ( 1 Kasım 1938’de TBMM’nin açıllışı münasebetiyle yolladığı son konuşma gibi )

- Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve âmade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır.

Diğerleri ise, Atatürk’ün savunduğu tezi şu sözlerle sahiplenirler : TSK siyaset dışına çekilmeli ve aslî vazifesi olan yurt savunmasına odaklanmalıdır.

Onlar da yine bu aynı konuşmasındaki şu sözlerine atıfta bulunmayı ihmal etmezler :

- Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilâsından nasıl korumuş ve kurtarmışsa, Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin, bütün modern silâh ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni (yurt savunması) aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

Mustafa Kemâl’in daha Cumhuriyet kurulmadan önce askerin siyasetten uzak durmasını sağlayacak tedbirler almaya başladığı söylenir. Burada sorulması gereken sorulardan birisi de şu olmalıdır ;

- Mustafa Kemâl kendinden örnek alarak, ileride herhangi bir komutanın, belli bir siyasî çizgi veya ideal doğrultusunda, başında bulunduğu birlikleriyle « isyan etmesi »nin önüne mi geçmek istemiştir ?

O dönemleri kaleme alanlar, Mustafa Kemâl’in orduya güvenmediğini ileri sürerler. Cemil Koçak gibi tarihçilere göre de, Mustafa Kemâl Atatürk, ‘ordunun siyasetten arındırılması’ gerektiğini hiçbir zaman söylemedi. Koçak ayrıca açıklanmayan arşivlerin de bulunduğunu iddia eder. (Gizli kalmış vasiyeti gibi…). Daha da ileri gider ‘Nutuk’un sansürlendiğini savunur !

Toktamış Ateş gibi ‘Kemalistler’ ise bu tür söylemleri « palavra » olarak nitelendirirler.

Ordu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında mümkün olduğunca siyasetten uzak tutulmaya çalışılmasına karşın ; devrimlerin koruyucu görevini de üstlenmiştir. Zira, devrimlerden rahatsızlık duyan karşıt güçler mevcuttur ve bastırılmaları, gerektiğinde ezilmeleri zorunludur. Peki bu « sindirme » hareketlerinde askerin devreye girmesi, Atatürk yönetiminin izlediği politikalar doğrultusunda daha o yıllardan itibaren askerin siyasete bulaştırılmaya başlandığı anlamına mı geliyor !

Verilecek yanıt, hem ‘evet’tir, hem de ‘hayır’…

Evet, zira ordu Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında olduğu gibi, ebediyen devrimlerin bekçisi olmakla görevlendirilmiştir ve bu devrimlere karşı olanların iktidara gelmeleri halinde, koruyucu görevini yapması ve zorunlu kalırsa da siyasete müdahale etmesi kaçınılmaz olacaktır !

Hayır, çünki, iktidarların, devrimlerden sapma yapacaklarına dair soyut bir kuşku ve ihtimalin varlığı, ordunun müdahalesi için yeterli bir gerekçe değildir. Asker Atatürk’lü yıllarda olduğu gibi iktidarın belirlediği politikalar doğrultusunda görev yapmalıdır ama, bu sadece yurt savunması ile sınırlı kalmalıdır ! İç politikayı ilgilendiren alanlarda kışlasından çıkmamalıdır…

Atatürk vefat edene kadar, ordu, devrimlerin ve rejimin koruyucusu olma görevini sürdürmüştür. Devrimlere karşı ayaklananlara karşı bastırma gerektiğinde devreye girmiştir. Asayişi sağlamakta öncü ve silâhlı kuvvet olmuştur.

Atatürk sonrasında, yaklaşık 70 yıl boyunca, asker zaman zaman siyasete müdahale etmiş ve devrim karşıtlarını ( ! ) sadece, darbelerle iktidardan indirmekle kalmamış, gerektiğinde ölümle de cezalandırarak « bekçi » görevine bir de « cellat »lık görevini eklemiştir. Asayişi ( ! ) sağlayıp, « karşı devrimciler »i sindirdikten sonra da iktidarı siyasilere « iade » etmiştir.

1960 ve 1980 darbelerinde olduğu gibi…

Fakat, darbeyi izleyen yıllardaki iktidarlar üzerinde ağırlığını da her zaman hissettirmiştir. Bunu yaparken de, beğenmediği icraatlar ile yasalara kimi vakit muhtıralarla, çoğu zaman da kendisine bağlı olması gerekirken, GKB’nin dedikleri doğrultusunda hareket etme alışkanlığını edinmiş Milli Savunma Bakanları aracılığıyla hükümetlere ve meclise duyurmuştur.

Ancak, 1980 darbesinin bir « ürünü » olduğu iddia edilen, Turgut Özallı yıllarda iktidarın politikalarıyla ters düşen komutanlar istifa etmek zorunda bırakılmamış da değildir.

TSK, Güney Amerika ülkelerinden Şili ve Arjantin örneklerinde görüldüğü gibi, uzun süreli olarak iktidarda hiçbir zaman kalmamıştır. 1960 müdahalesini dahi beğenmeyenlerden, asker denetiminde sürekli bir rejim tesis etmek için yola çıkanlarını, yine ordu önlemiştir. Elbette CHP ile İsmet İnönü’nün asker üzerindeki etkileyici rolü de unutulmamalıdır.

Kim ne derse desin, özellikle 12 Eylül 1980 darbesine yol açan koşullarda sadece siyasetçilerin değil, darbeye uzanan sürecin tohumlarını içteki maşalarıyla eken dış güçlerin etkin rol oynadıkları da yadsınamaz. Kimi yazarlara göre bu, bir tür « komplo teorisi » sayılsa da…

Bir süre önce fransız ‘Le Monde’ gazetesince derlenen ve ‘Askeri bir darbe nasıl hazırlanır ?’ sorusunu soranların yanıt vermelerini kolaylaştıracak içerikte bir dosya/kitap okunduğu takdirde, 12 Eylül müdahalesiyle noktalanan süreçte ‘km taşları’nın nasıl yerleştirildiği bariz biçimde anlaşılır.

Fakat, askeri siyasete müdahale etmekle suçlamadan önce siyasetçilerin kısır politikalarının, günün koşullarına at gözlükleriyle bakmalarının, geleceği görmeye çalışmadan yola çıkmalarının, inadına devam eden ve iktidarda ne pahasına olursa olsun kalma çabalarının ve her seferinde Cumhuriyet Devrimleri’nin yıkılacağı endişesi yaratmalarının etkili olduğunu kabul etmek de gerekmektedir.

Çok partili demokrasiye geçiş yıllarında Demokrat Parti’nin, Vatan Cephe’leriyle ‘tek tip’ seçmen yaratmaya ve İnönü liderliğindeki CHP’yi ezmeye kalkışmasının « liberalleşme » veya çoğulcu demokrasinin ilke ve kurallarını yerleştirme süreciyle yakından, uzaktan ilgisi olduğu söylenebilir mi ? Demokrat Parti, dini kullanarak, devrim karşıtlarını da yanına alarak, tek başına mutlak iktidar olabilme hırsı ile Türk siyasetine « düşmanlık » tohumları ekmekle de kalmamış, aynı zamanda milletin bölünmesine yol açan süreci de başlatmıştır.

İster, « demokrat » acemiliğinin bir sonucu olarak algılayalım ; istersek, iktidarı eline geçirenlerin, Atatürklü yıllardan kalan bir takım ezikliklerinin etkisiyle öç almaya kalkışmalarının cezalandırılması şeklinde adlandıralım, orduyu müdahaleye zorlayan, zemini hazırlayan yine siyasetçiler olmuşlardır.

Çoğulcu demokrasiye geçiş sonrasında din sömürüsünü temsil ettikleri cemaatleri için hem kazanç hem de siyasette varolma aracı olarak kullanan Milli Nizam Partisi, Türk milliyetçiliğinin ve Turancılığın tohumlarını serpen, ve sonraları MHP’nin de kurulmasında etkili olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, Demokrat Parti’nin emekli bir asker başkanlığındaki devamı olan Adalet Partisi, İnönü’nün liderliğinin bir « iç darbe » sonucu bitirilmesinin ardından sağ kesimde, ‘Ortanın solu, Moskova yolu’ sloganlarının atılmasına yol açan CHP, liderlerinin Türkiye’nin yakın tarihindeki çalkantılı, kanlı ve mezalime dönüşen dönemlerde hiç mi sorumlulukları yoktur ?!

Çoğulcu demokrasiye geçiş sürecini sadece milletin değil, aynı zamanda ordunun da bölünmesine yol açacak şekilde hiç mi etkilememişlerdir ?!

« Devrimlerin Bekçisi » üniforma ve şapkasını çıkarıp, « Kemalist ideoloji » zırh ve kalkanı ile donandıktan sonra, yurt savunması dahil her alandaki görevini dış güçlerin « görev yönergeleri » doğrultusunda sürdürmeye başlayan TSK’nın « siyasileştirilmesi »nde, yukarıdaki liderlerin dışa bağımlı politika izlemelerinin, kimi vakit tahrik edici, bazen de çanak tutucu davranışlarının rol oynadığını inkâr edebilir miyiz ?

Kıbrıs’a çıkarken « mücahit » sıfatıyla omuzlar üzerinde taşınanların, iktidara geldiklerinde yerin dibine geçirildiklerini ama, buna karşılık « İslâm karşıtı » İsrail ile stratejik işbirliği anlaşmalarının altına imza atmak zorunda bırakıldıklarını da nasıl unutabiliriz ?!

Yine yukarıdaki siyasi parti ve liderlerinin, ülkedeki millet yetmiyormuş gibi, yurtdışındaki Türklere de el atıp, nifak tohumları serpmelerinin yanısıra, yıllarca « inek » gibi sağıp, âdeta « dolaylı vergilerle » zenginleştiklerini söylemek, onlara karşı bir haksızlık olarak mı algılanmalıdır ?!

Kuvvetler Ayrılığı kavramına dahil olan güçlerden Yargı’nın siyasileştirilmesinde veya asker dahil çeşitli güç merkezlerinin etkisi altına sokulmasında Mustafa Kemâl’in emaneti olan Cumhuriyet Devrimleri ve rejimi mi yol açmıştır, yoksa O’nu izleyen yakın tarihin siyasileri mi ?

Asker, Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinden başlamak üzere, siyasetin içinde her zaman varlık göstermiştir ve Kuvvetler Ayrılığına dahil olan güçler arasında resmen bulunmasa da, her zaman için siyasal bir güç olmayı sürdürmüştür. Atatürklü yıllarda devrimin ve rejimin (içeride) koruyucusu, silahlı gücü olarak kullanılmıştır. Sonrasında ise, yine siyasilerce, ülkenin iç ve dış politikasında, dış güçlerin emir-komutası altına sokulmuştur. Bunun sonucunda, üst ile astlar arasındaki dengesizlik ve disiplinsizlik ortaya çıkmıştır. « Genç Subaylar » sadece rahatsızlık duymakla kalmamışlar, kimi vakit Atatürk Devrimler’inden uzaklaşıldığı gerekçesi ile darbe yapmaya dahi kalkışmışlar veya hazırlanmışlardır.

Peki, yakın geçmişte ve günümüzde NATO’nun askerî ve sivil karargâhlarındaki yabancı « Başkomutanlar »ın talimatları ile hükümetlerin aldıkları ortak kararlara uymak zorunda bırakılan TSK, serbest seçimle iktidara gelmiş, egemenliğin kayıtsız ve şartsız tek sahibi olan millet tarafından getirilmiş, Türkiye’nin Milli Hükümeti’nin emrine girmekten niçin rahatsız olmaktadır ?

Türkiye’nin çıkarlarını NATO mu daha fazla korumaktadır, yoksa, milletin, yine sandık başında değiştirmediği sürece iktidarda bırakmayı uygun gördüğü siyasetçiler mi ? Türkiye, çalkantılar içinde bulunduğu bölgesinde, ihtiyaç duyduğu an NATO’nun destek vermekte zorlandığını ne çabuk unuttu ?

Başkomutan, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı mıdır, yoksa yabancılar mı bu görevi üstlenmişlerdir ?

Başbakan Erdoğan, Başkomutan Gül’ün de desteğiyle son Yüksek Askeri Şurâda gerektiği şekilde davranmıştır.

Çağdaşlaşma sürecinde, Atatürk ve arkadaşları tarafından temelleri sağlam atılmasına karşın, ardından gelenlerce harabeye dönüştürülen Cumhuriyet’in onarılması zorunludur. Onarma çalışmaları da ne yazık ki, iç çıkar güçlerine siyasî iktidar tarafından tek başına gem vurulamadığından dolayı, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi kuruluşların mimar-mühendis ve taşeronluğu altında başlatılmıştır.

Atatürk gibi Tek Adam liderliği günümüzde olmadığından, olamayacağından dolayıdır ki, zaman zaman « havuç ve sopa » politikasına başvurulmaktadır. Sadece askerin değil, yargının da siyasî denetim altına girmesi zorunludur. Kimi vakit demokrasisine imrendiğimiz ( ! ) ABD’deki uygulamalarda, yüksek yargı mensuplarının, komutanların atanmasında veya görevden alınmalarında Başkan ve yasama görevini yapan Kongre-Senato mu karar vermektedir, yoksa başkaları mı ?

Türkiye’nin bölgesinde « savaş tamtamları »nın sıkça çaldığı bir ortamda ordunun tüm düşüncesini yurt savunmasına vermesi gerekmez mi ! Yoksa aslî görevi olmayan siyasetle uğraşmayı yeğleyip, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan nüfusun güvenliğini tehlikeye sokacak davranışlar içine mi girmelidir ? İki görevi bir arada yapmaya kalkışması tehlikeli değil midir !

Acı olan husus, Atatürk sonrasında çağdaşlaşma çabalarını sürdürmekten aciz sivil ve asker bürokratlar ile siyasilerin eline terkedilmesidir Türkiye’nin…

Bunda da ekseriyeti okur-yazar olmayan, din ve milliyetçiliği sömürenlerin tuzağına düşen, ‘hökümet bizden iyi bilir’ sözleri ile sorumluluğundan kaçan, ağaların zulmü altında yaşamaya mahkum edilen, ama, Anayasa’ya göre de egemenliğin kayıtsız ve şartsız sahibi kılınmış olan « Millet » unsurlarının, diğer deyişi ile Türkiye Cumhuriyeti « eşit » vatandaşlarının da hiç mi suçu yoktur !

AKP iktidarı demokrasi oyununu kurallarına uygun biçimde oynamaktadır. « Devrim karşıtı » bir güç olup olmadığına da yine sandık başında oy hakkına sahip seçmenler karar verecektir.

Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye veya Güçlü Türkiye, Güçlü Ordu’nun yolu da, sade vatandaş dahil olmak üzere, herkesin üzerine düşen görevini eksiksiz yapması ile mümkün olabilecektir.

Türkü ile Kürtü ile, dini, dili, ırkı, inancı ne kadar farklı olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan kadın ve erkeği ile ya bu « onarım » çalışmalarına eksiksiz her birey katkıda bulunacaktır. Ya da, « onarım » depremde yıkılıveren binalar düzeyinde kalacaktır..

AKP’nin önemli hatalarından biri, onarım gereken yerlerde Millet unsurunu gözardı etmesi ve ‘bizi seçtiler, talip olduğumuz görevi biz tek başına yapacağız’ inadını sürdürmesidir. Oysa, Meclis içi ve dışı bir muhalefet vardır, sendikalar ve işverenler gibi baskı grupları vardır, milletin çeşitli kesimlerini temsil eden STK’lar vardır ve Anayasa gibi hayatî « onarım » gerektiren çalışmalar öncesinde istişarî toplantılar – tıpkı Avrupa Birliği’nin Anayasasını yaparken, düzenlediği konvansiyon gibi – yaptıktan, görüş, eleştiri ve hatta iktidarın aklına gelmeyen kimi fikirleri de dinledikten sonra değişikliklerin referanduma sunulmasına kim itiraz edebilir ki ! Edecekler – tıpkı Avrupa’da olduğu gibi – mutlaka çıkacaktır ama azınlıkta kalacaklardır.

Azınlıkta kalanların da, beğenmeseler de demokrasinin kurallarına uymaları zorunlu değil midir ?

Yine Lord Acton’dan bir özlü sözle noktalayalım :

- ‘Demokrasinin kötü olan bir yönü, çoğunluğun tiranlığına dönüşmesi tehlikesinin varlığıdır’

©Nusret Özgül,

Brüksel, 5 Ağustos 2010

Nusret Özgül’ün diğer yazıları

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 289 other followers

%d bloggers like this: